Prof. Dr. Aziz Konukman ile vergi soygunu üzerine: Vergi düzenlemesi sınıf mücadelesinin ta kendisi!

Prof. Dr. Aziz Konukman ile vergi soygunu üzerine / 01-11-2017

Söyleşi: Esra Tokat

Türkiye geçtiğimiz ay yeni vergi paketini tartıştı. Bir kez daha Türkiye ekonomisinin yükü emekçilerin üzerine yıkılırken, sermayenin kazançlarını korumak ve artırmak amacıyla önemli düzenlemeler Meclis’ten geçirildi. Deyim yerindeyse, sermayenin vahşi biçimde sömürdüğü ve soyduğu emekçi halk, bir de üstüne sermayenin ödemesi gereken vergileri ödemekle yükümlü kılındı.

Vergi soygunu kuşkusuz geçen ay başlamadı. Bir kapitalist ülke olarak Türkiye, çok uzun yıllardır, kamu maliyesinde emekçilerin ödediği vergilere sırtını dayamış durumda. Az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi şeklinde işleyen bu modele göre, yurttaşlardan alınan dolaylı vergiler türlü mekanizmalarla sermayeye aktarılıyor ya da sermayenin Türkiye ekonomisinde yarattığı açıkları kapatmak için kullanılıyor. Son vergi düzenlemesi bu uygulamaları biraz daha perçinlemiş oldu.

Konuyu açıklaması ve sorularımızı yanıtlaması için Prof. Dr. Aziz Konukman’a başvurduk. Aziz Konukman hocamız birçok boyutu sadeleştirerek okurlarımıza sunarken, tüm bu model ve işleyiş biçiminin altında yatan nedenleri de sarih biçimde gözler önüne serdi. Sonuçta, Konukman hocamızın dediği gibi, yaşadıklarımız bir sınıf mücadelesinin ta kendisi.

Yön: Öncelikle yürürlükte olan vergi sistemini biraz açıklamanızı isteyeceğiz. AKP döneminde cumhuriyet tarihi boyunca yapılanın tümünden daha fazla özelleştirme yapıldı. Bu durumda gelirleri azalan devlet, kamu bütçesini neredeyse bütünüyle vergilere dayandırmış durumda. Ancak vergilerde de doğrudan vergiden çok dolaylı vergiler, yani yurttaşların tüketiminden alınan vergiler büyük bir paya sahip. Bu durumu nasıl anlamamız lazım, bu tablo bize ne anlatıyor?

>Aziz Konukman: Mevcut durum dolaylı vergi ağırlıklı, dolayısıyla çok adaletsiz. Oran yüzde 70’e yüzde 30 civarlarında. Yüzde 70 dolaylı verginin ağırlığı, yüzde 30 da doğrudan vergi. Bu OECD ülkelerinde tam tersi, hatta Türkiye, Meksika ile birlikte en fazla dolaylı vergilerin ağırlığı olan ülke. Bu şundan kaynaklanıyor: Üst gelir gruplarının üstüne gidilmiyor, yani çok kazanandan çok, az kazanandan az olması gereken model yerine bu tercih ediliyor. Kayıt dışı ekonomi ve çeşitli nedenlerden dolayı da doğrudan vergileri arttıracak ciddi bir reform yapamıyor. Biraz da tabi sermaye çevrelerinin desteklediği iktidarlar yüzünden dolayı böyle oluyor. Önceki hükümetler de şimdiki hükümet de sermayeyi vergilendirecek bir model kullanmıyor. Dolayısıyla, sonuçta adaletsiz olan ve başta orta sınıf olmak üzere geniş halk yığınlarının ödemek zorunda bırakıldığı dolaylı vergilerin ağırlıklı olduğu bir model uygulanıyor. Ben buna “vur abalıya” yöntemi diyorum, yani garibanın tepesine binme yöntemi. Ama artık bu sürdürülemez bir duruma geldi. Ve gördük ki torba yasa ile beraber gelen yeni vergi paketi inanılmaz bir şekilde bu yükü daha da artıran adımlar atıyor. Şunu da söylemek zorundayız; bu vergi yasasının getiriliş biçimini de eleştirmek durumundayız. Normalde çağdaş demokrasilerde bu vergi yasaları meclise gelir ve her düzenleme tek tek ilgili yasanın içinde yapılır ve haliyle her yasa ayrı ayrı görüşülür. Bu süreç hazırlık aşamasında ve karar görüşmesinde tüm tarafların katılımı ve görüşü gerekeceği için biraz da uzun sürer ancak uzlaşı böyle sağlanabilir. Ama bizde nasıl oluyor? Anayasaya da aykırı biçimde, torba yasanın içine doldurulmuş ve uzmanların bile anlamakta güçlük çektiği maddeleri tek bir kararla geçiriyorsunuz. Torba yasa usulü belki istisnai olarak kullanılabilir, ancak AKP döneminde istisnalar kural haline geldi. Böyle olunca öncelikle kanunların bütünlüğü bozuluyor. Ayrıca uzmanların konuyu incelemesi ve takip etmesi imkansızlaşıyor. Sonuçta olan şey adeta bir gece yarısı operasyonuyla tüm sistemin değişmesi. Ancak bunun sağlıklı bir yol olmadığı açık. Çünkü, vergi dediğimiz konu bir toplumsak uzlaşmayı gerektirir. İkincisi ise, ülkenin mali ve iktisadi politikalarının nasıl sürdürüleceğine de dolaysız etkileri vardır. Örneğin, bu yasayla birlikte bütçe açığının dışında 37 milyar dolar daha borçlanma yetkisi verildi hükümete. Bu yasaya tamamen aykırı bir durum.

“HÜKÜMET YASADIŞI BORÇLANMA İLE YURTTAŞLARI BORÇLU GETİRİYOR”

Yön: Konunun bir de borçlanma ile ilgili boyutu var yani?

Aziz Konukman: Elbette. Normalde öngörülen bütçe açığı 47,5 milyar, fakat kamu finansmanı ve borç yönetimi düzenlemesi hakkında kanun diyor ki, eğer bu öngörülen rakam yetersiz kalırsa ilgili bakan bunu yüzde 5 arttırabilir. O da yetmezse Bakanlar Kurulu kararıyla bir yüzde 5 daha arttırılabilir. Şimdi Resmi Gazete’de 7 Ekim 2017 tarihinde yayınlanan bir yasayla bu yetki kullanıldı, yani ikinci yüzde 5’lik artırım yapıldı. Birinci yüzde 5 ise, zaten baştan yapılmış gibi kabul edildi. Sonra bir de bunun üzerine 32 milyarlık daha ek borçlanma yetkisi alındı. Halbuki bütçe hesaplarına göre bu ek 32 milyarı gerektirecek bir şey yok. Peki ne var? Bu borçlar zaten yapılmış ve şimdi geriye dönük olarak bu borçları meşrulaştıracak bir kılıf aranıyor. Yani Bakanlar Kurulu kararı olmaksızın borçlanılmış ve şimdi geriye dönük yetki alınarak bu rezalet tablo düzeltilmeye çalışılıyor. Hatta, geriye dönük yetki alması yeterince yasadışı değilmiş gibi, aldığı bu yetkiyi de aşıyor. İşte deveye sormuşlar neden boynun eğri diye, nerem doğru ki demiş. Bizim durumumuz da böyle. Özetle, sadece vergiler olsa konumuz yine iyi; vergiler dışında mevcut hükümet yasadışı bir biçimde borçlanmaya gidiyor, yani tüm yurttaşları borçlu hale getiriyor. Ayrıca Cumhuriyet’in tüm kurum ve kuruluşlarını satarak devletin gelirlerini ortadan kaldırıyor. Haliyle, bu borçların ödenmesine gelince tüm yük yurttaşların ödeyeceği vergilere bindiriliyor. Yurttaşlar haberleri bile olmayan bir borcun altına sokuluyor ve sonra da vergileriyle bu borcu ödemek zorunda bırakılıyorlar.

Yön: Dolaylı vergilerin oranlarında da enteresan tutarsızlıklar söz konusu. Örneğin kitap alan bir kişi %8 vergi ödemek zorunda, ancak gayrimenkul satın alan bir Katarlı veya Suudi yatırımcı sıfır vergi ödüyor. Otomobilde vergiler %160’a kadar varırken, lüks mücevher veya yat, gemi gibi servet tutarındaki araçlara da sıfır vergi uygulanıyor. Bu durumun bir izahı var mı?

Aziz Konukman: Biliyorsunuz gelen tepkiler üzerine motorlu taşıtlar vergisinde bir düzeltme yaptılar sonradan. Bunu şuna benzetiyorum: İyi polis, kötü polis. Anladığım kadarıyla cumhurbaşkanı ile hükümet arasında bir işbölümü yapılmış. Sanki bu vergi paketi cumhurbaşkanının haberi olmadan torba yasaya eklenmiş gibi bir hava yarattılar. Dendi ki yüzde 40 olacak. Aslında o yüzde 40 değil, bir tablosu var bu hesaplamanın ve bu tablo 20 basamaklı bir tablo. Aracın motor gücü, yaşı, silindir hacmi, fiyatı vb. onlarca kriterin kendi içinde ilişkili olduğu karmaşık bir matrise göre hesaplanıyor. Bu hesaplamalara göre bazı araçlarda yüzde 40, bazılarında yüzde 54, bazılarında yüzde 68 çıkıyor rakamlar. Artış tepki toplayınca cumhurbaşkanı çıktı ve bunun indirilmesi için çalışma talimatı verdi. Bu hikayede iyi polis rolünü oynamak cumhurbaşkanına ait yani. Aynı şeyi toplu sözleşme görüşmelerinde de yaptılar. Memur-Sen toplu sözleşme görüşmeleri yaparken cumhurbaşkanına gidiyor, o da hemen “ilk zammı artırın bakalım” diye talimat veriyor; böyle bir rol var oynanan. Bunlar olamaz, çünkü cumhurbaşkanının bilgisi olmadan olacak şeyler değil bunlar zaten. Sonrasında yeniden değerlenme oranını da acele biçimde açıkladılar. Yüzde 15 dediler. Bu rakam tüketici fiyatları endeksine göre saptanıyor. 12 aylık ortalamaya göre Eylül’de 13,26 oldu ama daha Ekim açıklanmadı bile. Buna rağmen yüzde 15 denildi. Nereden biliyorsun yüzde 15 olacağını, tüm rakamlar gelmeden bu sunuca nasıl varıyorsun? Peki bütün bunlarda ne görüyoruz? Acelecilik, açıklık olmayan, saydam olmayan, gümrükden mal kaçırırcasına işlemler. Yani bu konulardaki işleyişin normal prosedürleri mevcut ama AKP bunları çalıştırmıyor. Biz hepimiz “ne kadar vergi ödüyoruz, ne kadar haksızlığa uğruyoruz”a yoğunlaştık, haklıyız da bu konuda ama bundan daha önemlisi ve daha duyarlı olmamız gereken konu kamuoyuyla paylaşılmaksızın mali ve iktisadi politikalarda kararların alınması. Bunu yerden yere vurmamız lazım. Bu demokrasi kültürünü ayaklar altına alan, Türkiye’deki demokrasinin gelişmesini belki çok ciddi sekteye uğratacak bir tutum. Muhalefetin bunu çok ciddi bir şekilde öne çıkartması lazım.

“TÜKETİCİ AHŞİ KAPİTALİZMİN ÖNÜNE ATILIYOR”

15.10.2017 tarihinde Tüketici Hakları Derneği bir basın açıklaması yaptı. Bu açıklamada sermaye karşısında hükümetin konumunu iyi görebilmek için birçok önemli nokta tespit edildi. Tüketici Hakları Sözleşmesi’nin Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’daki 4, 5, 6, 7. maddeler tüketici sözleşmelerindeki haksız şartlar, satıştan kaçınma, sipariş edilmeyen mal ve hizmetler, cayma hakkında, erken ödeme vb. gibi konularda tüketiciye koruyucu haklar tanıyordu ve şirketler bu şartlara uymazsa ciddi cezalar kesiliyordu. Mesela tüketici erken ödeme yaptığı zaman bunun bir avantaj sağlaması lazımdı, şirket bu avantajı sağlamyıorsa ceza yiyordu. Şimdiki düzenlemeyle bu haklar azaltılıyor, kamusal denetimi de neredeyse tümüyle kaldırıyor. Yani Kurumla Vergisi’ni 2 puan artırarak güya sermayeye karşı halkı koruduğu izlenimi veren hükümet, bir başka uygulama ile şirketleri oldukça büyük cezalardan muaf kılmış oluyor. Bu nedir? Tüketiciyi vahşi kapitalizmin önüne atmaktır. “Buyur kardeşim al, saldım çayıra mevlam tüketiciyi kayıra” demektir. Büyük devasa şirketler küçücük hale gelmiş cezayı ödeyecekler ve bundan müthiş bir menfaat kazanacaklar tüketici üzerinden.

Yön: Doğrudan vergilerin bu kadar düşük olmasının nedeni nedir?

Aziz Konukman: 80’li yıllarda başlayan küreselleşme ile birlikte azgelişmiş ülkeler yapısal uyum programları yoluyla cendereye sokuldu. Buna da Washington Uzlaşması adı verildi. Bu programa göre devlet küçültüldü, bütçeler kısıldı, kurallar kaldırıldı, fiyat kontrolleri tasfiye edildi, çalışma süreleri iki katına kadar çıktı, fazla mesailerin ödenmemesi sağlandı vb. Böylelikle işgücü piyasası esnekleştirilerek iş güvencesi sınırlı olan çalışma biçimleri yaygınlaştırıldı. Tabi bu bir dayatmaydı. Çünkü Washington Uzlaşması’na göre, kredi alabilmek için bu koşulların sağlanması gerekiyor. Krediyi veren IMF ve Dünya Bankası uluslararası sermaye çevreleri adına bu düzenlemelerin yapılıp yapılmadığını kontrol ediyor. Yani deniyor ki, “biz size borç veririz, ama bütçeyi küçülteceksiniz, kamu iktisadi işletmelerini satacaksınız, kuralları kaldıracaksınız. Washington Uzlaşması’na uyanlar, bütçe küçültüldüğü için kemer sıkma politikalarına mecbur kaldılar doğal olarak. Bu program ciddi biçimde yoksulluk ve yolsuzluk yaratınca, bir sosyal patlama korkusu da baş gösterince adına “Post-Washington Uzlaşması” denilen bir revizyon atıldı ortaya. Buna göre, ilk programda sorun yoktu ama programı uygulayan siyasetçiler kend çıkarlarına hizmet ederek kirlilik ve yolsuzluk yarattılar. Bunun üzerine iktisadi süreçlerin ilerletilmesinde siyasetçilerin ağırlığının azaltılmasına, “düzenleyici kurullar” denilen bileşimlerin görev üstlenmesine gidildi. Kimlerde oluşuyordu bu kurullar? Birincisi, bürokratlar. Ama bu bürokratlar da gökten zembille inmiyor, hepsi aslında sermaye tarafından akredite edilmiş bürokratlar. İkincisi, sivil toplum kuruluşları. Ancak burada da TÜSİAD, TİSK, TESEV gibi sermaye kurumlarına yer verilirken, DİSK, KESK, TMMOB gibi emekçi örgütlerine yer verilmiyor. Üçüncüsü ise, özel sektörün kendi temsilcileri. E, bu üçlüye bakınca, sermayenin onay verdiği bürokratlar, sermayenin örgütleri ve sermayenin kendisinden oluşan “yönetişim” mekanizları demek mümkün. Lenin’in sözüne atıf yaparsak, “bütün iktidar sermaye”ye devredilmiş durumda bu modele göre. Bu ne demek? Türkiye’de herhangi bir yasal düzenleme yapıldığında bilinmeli ki, bu sermayenin mutfağından çıkmış da öyle yapılmıştır. Hal böyle olunca, doğrudan vergilerin artırılmasının da bir yolu kalmıyor. Bu mekanizmanın doğrudan vergileri artırarak çok kazanandan çok alması ihtimali yok. Zaten açık biçimde görülüyor, bu tamamen sınıfsal bir mücadele.

“OHAL’İ GREVLERİ BASTIRMAK İÇİN KULLANIYORLAR, YANİ KRAL ÇIPLAK”

Yön: Anladığımız kadarıyla, tüm kamu kaynaklarını satan AKP iktidarı kamu bütçesini yurttaşları vergilendirerek oluşturmaya mecbur. Peki böyle bir vergi karşı ne yapmalı?

Aziz Konukman: Haiti örneğini vermek istiyorum bu konu hakkında. Haiti’de şu an vergi yasasının meclisten geri çekilmesi için mücadele ediliyor. Bizim ülkemiz gibi Haiti de muazzam bir vergi soygunu ile karşı karşıya. Muhalefet lideri şu an sokakta direniş örgütlüyor. Bizde de iyi şeyler olmuyor değil, yürüyüşler yapıyoruz ama hala yürüyüşten direniş durumuna gelemedik, bunu örgütleyemedik.

Yön: Türkiye ekonomisinin ve özel olarak da emekçi sınıfların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Giderek artan yoksullaşma, güvencesizliğin ve işsizliğin artması, iş cinayetleri ekonomimizin gündelik olayları haline geldi. Son vergi düzenlemesinin bu duruma ne gibi etkileri olabilir?

Aziz Konukman: İşçi ve emekçi sınıfı büyük bir kıskaç içinde. Örgütlü kesim çok büyük bir baskı altında. Örneğin grev artık fiilen yapılamaz hale getirildi, hemen erteleme kararı alınıyor daha hiç bir şey yapılmadan, üstelik cumhurbaşkanı tarafından iş adamlarına hitaben söyle deniliyor: “Biz OHAL’i iş dünyasının daha rahat çalışması için getirdik.İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade izin vermiyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i.” Biz önceden bilim insanları olarak olayların perde arkasını yorumlardık. Aslında bu OHAL’in getirilme amacı emekçilerin grevlerini haklarını engellemek için diye anlatırdık. Şimdi öyle bir durumdayız ki cumhurbaşkanı bunu kendisi söylüyor. Yani kral çıplak. Cumhurbaşkanı’nın kendisi sınıfsal görüşünü çok rahat bir şekilde söylüyor. Yakında kamu personel kanunu tamamen değişecek, sözleşmeli olunacak, yani esnekleşecek, güvencesiz çalışma yasa haline gelecek. Zaten satın alma güçleri aşınıyor, reel ücretler sürekli geriliyor. Büyük bir kesim zaten işsiz, iş bulamıyor. Çünkü Türkiye’deki büyüme istihdam yaratmayan bir büyüme. Yani ekonomi büyüse bile yeteri kadar istihdam yaratmıyor. İş cinayetleri var ve bununla ilgili madenlerde tedbirler alınacaktı, yaşam odalarını hep ertelediler. Çünkü bunlar özel sektördeki maden işletmelerine yeni maliyetler getiriyordu. Bu vergilerle zaten çifte kıskaç halinde olacaklar. Dolaylı verginin yüzde 70 olmasından işçi sınıfı büyük bir darbe yiyor, bu da yetmiyormuş gibi doğrudan vergide de payını fazlasıyla ödüyor.

Yön: AKP iktidarı halk için hiçbir yararı olmayan köprü, otoyol, havaalanı gibi “mega projeler”i finanse etmek için de bütçeyi, yani halkın vergileriyle oluşturduğu kaynağı kullanıyor. Ve bu tür projelerin zarar ettiği daha şimdiden belli olmaya başladı. Ancak bu devasa inşaat işlerini üstlenen firmalara bütçeden ödeme yapıldı. Dolaylı vergilerin sermaye sınıfına kaynak aktarmak için de bir mekanizma olduğunu söyleyebilir miyiz?

Aziz Konukman: Büyük projeler, köprüler, yollar vs. yapılırken iki türlü güvence veriliyor. Birincisi, borç alırken hazine garantisi veriliyor; o yetmiyormuş gibi bir de yolcu sayısı, hasta sayısı vb. garantisi veriliyor. Fakat Türkiye’nin çok hızlı büyüyeceği beklentisiyle bu rakamlar çok yüksek tutuldu, oysa fiili durumda küçülmüştü Türkiye ekonomisi. Küçüldüğünde ise, bu performanslar birbirine uymuyor, kriterler tutturulamıyor, aradaki fark ise hazine tarafından garanti edilir diyor. Bunların hepsine koşullu yükümlülük diyoruz, yani risk doğduğunda bütçeyi etkiler olacak ileride, kamu finansman dengelerini bozacak. Sonuçta bunu yine vergi mükellefleri ödemiş oluyor.

“SADECE SERMAYENİN DİKTATÖRLÜĞÜNE DEĞİL, DİNCİ DİKTATÖRLÜĞE DE GİDİYORUZ”

Yön: Yine basına yansıyan haberlere göre, iktidara yakın işadamları vergi affıyla ödüllendiriliyor. AKP iktidarının vergi affı ve vergilendirme konularını aynı zamanda siyasi operasyon aracı olarak kullandığı söylenebilir mi?

Aziz Konukman: Normalde devletin bunları vergilendirmesi lazım, ama tam tersine vergi alacağı yerlere borçlanıyor. Dış borç ve iç borç sürekli artıyor. Ama esas iç borç çok önemli burada. Vergi alamadığı kesime borçlanıyor, yani maddi durumu iyi olana borçlanıyor. Vergi alabileceği kesimden vergi almayı bırak, üstüne borçlanıyor ve muazzam bir faiz ödemesi yapıyor. Bu yüksek faizler üzerinden onlara muazzam bir kaynak aktarmış oluyor. Aslında yapacağı çok basit: borç alacağı kesimlerden vergi almak, demek ki vergi almak onları sıkıştırmayacak. Çünkü genelde kurumlar vergisi arttırıldığı zaman yatırım yapılabilecek olanaklar kısıtlanıyor diye itirazlar edilir iyi de o zaman borç nasıl veriyorlar kaynakları yoksa bunların? Devlete vergi verecek olan kesimler bunlar ise vergi verdikleri zaman neden kaynak bulamasınlar ki? Üstelik devlet bir de bu kesimlere faiz aktarıyor ana para ile birlikte. Oysa bunun yerine onları vergilendirmesi lazım. Ama bu küreselleşen yeni dünyada bunu yapamaz. Yani bütün iktidarın sermayeye doğru gittiği bir ortamda bunu yapmak zor. Bir de bu sadece sermaye yanlısı iktidar değil aynı zamanda da iktidarı kültürel olarak alamadığını iddia eden, dolayısıyla dinci bir yapıyı da kurmaya çalışan bir iktidar. Sadece sermayenin diktatörlüğüne değil aynı zamanda da dinci bir yapılanmaya gidiyor. Dolayısıyla halkın üzerinde çifte baskı var; bir yandan sermayenin baskısı, bir yandan da kültür, eğitim vb. her alanda laiklikten uzaklaşan, iktidarın istediği tarzda insanların yetiştirildiği bir ortama doğru gidiyoruz.

Yön: Peki halihazırdaki olumsuz tabloya alternatif olarak, kamucu ve halkçı bir maliye sistemi nasıl olurdu? Vergilendirme konusunda ne gibi adımlar atılırdı?

Aziz Konukman: Bunun olabilmesi için önce planlı bir kalkınma, bunu yapabilecek bir siyasal iktidar olmalı. Ama biz program düzeyinde şöyle demeliyiz: Yerel ayakları da olan, yerelleri de önemseyen ciddi bir merkezi planlama. Eskisi gibi sırf Ankara’dan her şey belirlensin diyemeyiz. Bunları da dikkate alan, bunların da katılımcı olarak süreçlere katkı sunduğu bir ulusal/merkezi planlama yapısı kurduğumuz zaman ekonomi saldım çayıra mevlam kayıra olmaz. Artık kamusal denetimlere açık olur, tüketici hakları tasfiye edilmez, yaptırımlar sistemi ile o koca şirketler çok ciddi bir kamusal denetime tabi tutulur. Alternatif budur. Artık dünyada da herkes bu planlamayı yeniden düşünmek zorunda, yani piyasaların tökezlediği artık anlaşıldı, son dünya krizi de bunu gösterdi örnek olarak ve hala da toparlanma yok .

“YILGINLIK AŞILABİLİR”

Yön: Son olarak, Türkiye’de vergi soygununa karşı nasıl mücadele edilebilir? Yurttaşların talepleri neler olmalıdır?

Aziz Konukman: Artık bir yılgınlık doğdu, artık bizim demokratik kitle örgütlerimizin eskisi gibi kalabalık toplamadığını görüyoruz, eskisi kadar mitingler yapamadığımızı. Yani örgütlenmede bir düzey düşüklüğü oldu. Bunun da nedeni şu: Hukuki standarlarda her yolu kullanarak mücadele ediyoruz ama sonuçlar hukuki değil. Örneğin bir anayasa oylamasında sonuçlarla oynanabiliyor. Bu yılgınlık yarattı. Kitleler başarıyı görmezse, adım adım bir sonuç alındığını görmezse büyüyemiyor. Bu yüzden şunu yapmak lazım yılgınlık olduğu zaman; örneğin bu vergi tepkisinin sonundan 30’dan 27’ye döndü mesela, bunu görmek gerekli. Demek ki toplumsal duyarlılık mevcut iktidarı bazı konularda sıkıştırabiliyor. Eğer biz mücadelenin sonunda sonuç alınır şeyler görürsek mücadele eden kitlenin sayısı da azmi de artıyor. Laiklik bu açıdan çok önemli. Mesela okul aile birliklerinde velilerin örgütlenmesi lazım, okullarına sahip çıkmaları lazım, direnmeleri lazım. Yani küçük başarılar elde edilirse daha büyük başarıların elde edilebileceği inancı güçlenir. Bugünkü yılgınlık, biraz da çok yakın zamanın gayri meşru yollarla alınan yüksek performansının halk açısından başarısızlık gibi sonuçlanması yüzünden. Şunu görmek lazım. Nasıl Anayasa oylamasında “Hayır” büyük bir çoğunluğa, yüzde 50’den fazlasına ulaştıysa, diğer konularda da bu neden başarılamasın ki?