AKP’nin akademi karnesi: Üniversiteden geriye ne kaldı?

Dr. Selin Pelek / 01-11-2017

15 yıllık AKP iktidarında akademi dünyası, siyasal islamın baskıcı ve niteliksizleştirici ikliminde en çok erozyona uğrayan alanlardan biri oldu. Bu kısa yazıda sadece nicelik olarak büyüyen yükseköğretim kurumlarının hangi saiklerle üniversite olmaktan uzaklaştırıldığını anlatmaya çalışacağız.

Liste maalesef çok uzun, ne kadar anlatsak hep eksik bir tarafın kalacağı muhakkak. Ancak okuyucuya aktarmak istediğimiz tablonun odağında, sağ popülist AKP iktidarının, olabilecek en az bilimsel kaygılarla sayısını arttırdığı üniversiteleri, gerici karakteriyle nasıl çürüttüğü ve işe yarar bir “diploma fabrikası” bile olmaktan çıkardığı var.

Dindar ve kindar nesiller için üniversite

2017 yılı itibariyle 183 yükseköğretim kurumuna kayıtlı 7 milyon 200 bin öğrenci mevcut. AKP iktidarı 15 yılda 110 üniversite açarak üniversite sayısını iki buçuk katına çıkardı. Örnek olsun, birçok Avrupa ülkesinde son 50 yıldır yeni üniversite açılmıyor. Halkın ödediği vergilerle finanse edilen kamu üniversiteleri ihaleye fesat karıştırmaktan lüks rektör arabalarına kadar çok sayıda yolsuzluk dosyasıyla sık sık gündeme gelirken, bilimsel başarı konusunda gün geçtikçe geriye gidiyorlar. Nasıl gitmesinler? Daha geçen hafta kadın eli sıkmanın ateş tutmaktan daha korkunç olduğunu savunan bir ‘bilim insanı’ gördük. Kendisi hem seçilmiş, hem de atanmıştır. 2011 yılından beri Adıyaman’da rektördür. Günümüz üniversite yönetimlerinin tek sınavı Saray Rejimi’ne biat olduğundan Rektör Talha Bey başarılı bir talebe olarak rüştünü ispat etmiştir ve ateş tutmakla tokalaşmayı kıyas etmesi AKP düzeninin bilim anlayışına ters düşmemektedir.

Herkesin bildiğini bir kez daha tekrar edelim : Evet, AKP’nin altını oyduğu üniversiteler öncesinde de hiç parlak değildi. Göstermelik rektörlük seçimleri yapılırdı. Artık rektörlük seçimleri yapılmıyor, Saray’dan paraşütle atanıyorlar. Solcu hocalar ekseriyetle yükseltilmez, köyün delisi olmak pahasına bir kenarda rant düzenine karşı çıkarlardı. Artık gece yarısı KHKları ile işlerinden atılıyorlar. Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun ucuz ama berbat yurtları vardı, dar gelirli ailelerin öğrenci çocukları hijyenik şartlardan uzak bu yurtlarda barınmak zorunda kalırdı. Artık KYK’ya ait yurtlar İlim Yayma Cemiyeti, TÜRGEV, Ensar, Ahi ve İrfan gibi dinci gerici vakıflara devrediliyor.

Devlet 7 milyonu aşkın öğrencinin sadece yüzde 8’ine barınma olanağı sağlayabiliyor. Hem KYK’ya hem de dinci vakıflara ait yurtlarda AKP iktidarının sembolleri haline gelen fetih şenlikleri, kutlu doğum haftası kutlamaları sosyal etkinlik olarak dayatılıyor. Demokratik hakkını kullanıp basın açıklamasına katılmak Yükseköğretim Kredi ve Yurtlar Kurumu Yurt İdare ve İşletme Yönetmeliği’nce disiplin soruşturması konusu olurken, birbiri ardına düzenlenen panellere Abdurrahman Dilipak, Yavuz Bahadıroğlu gibi yeminli cumhuriyet ve laiklik düşmanları, siyasal islamın ideologları Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın himayesinde ya da başka devlet imkanlarıyla çağırılıyor. AKP’nin elinde üniversiteler hayallerindeki dindar ve kindar nesli yaratmanın aracı olarak kullanılıyor.

Yeni bir meslek olarak ilahiyatçılık

Hiç kuşkusuz ilahiyat fakülteleri  yükseköğretimin siyasal islama uyum sürecinde kilit bir role sahip. AKP iktidara geldiğinden beri dini eğitim almış kişilerin her türlü devlet kademesinde kayırılmasını sağladı. Hem bürokraside hem eğitimciler arasında islami bir rahle-i tedrisattan geçenler hızla yükseltildi, her sene yüzlerce atama yapıldı. 2023 yılına kadar bir tane bile felsefe öğretmeni atamayacağını ifade eden Milli Eğitim Bakanlığı, her şurasında dini eğitimin alanının genişletilmesine vurgu yaptı. İlahiyat fakültelerini bu tabloda özel bir yere taşıyan gerçek ise 15 yıl içerisinde kendilerinden bir meslek icat edilmiş olmasında yatıyor: İlahiyatçılık.

İlahiyat fakültesi sayısı 15 yılda yüzde 500 artarak 100’e ulaştı. 2003 yılında sadece 920 olan yıllık fakülte kontenjanı 2017 yılı itibariyle 14.538. Yüzlerce kontenjan boş kalırken hukuk ile beraber ilahiyat fakültesi yüzde yüz doluluğa sahip iki fakülteden birisi olarak göze çarpıyor. Bu yoğun ilginin altında elbette ki iş garantisi yatıyor. AKP iktidarı toplumu dinselleştirme projesine uygun olarak İslam dini bilgisini gençlerin önüne garantili bir meslek olarak sunuyor. Gelecek kaygısının oldukça yüksek olduğu Türkiye toplumunda, özellikle yoksul ailelerin çocukları diplomalı işsiz ordusuna katılmamak için ilahiyat fakültelerini tercih ediyorlar. Çünkü üniversiteli işsizliği AKP ile had safhada niteliksizleşen üniversitelerin karakteristiği olmaya devam ediyor ve maalesef kısa vadede çözümü imkansız gözüküyor.

OECD’nin 2017 raporuna göre Türkiye’de üniversite mezunu olan her dört kişiden biri işsiz. TÜİK verileri ise üniversite diploması ile iş arayanların sayısının 1 milyona yakın olduğunu söylüyor. İşsizlerin yanı sıra, üniversite mezunları kendi bölümlerinde iş imkanı olmadığı için polislikten kasiyerliğe uzanan geniş bir yelpazede devletin ve piyasanın ihtiyaçlarına göre istihdam ediliyorlar. Bu işlerin genelde düşük ücretli, niteliksiz işgücü gerektiren güvencesiz işler olduğunu ise, sanıyoruz söylemeye gerek yok.

Üniversitede kadrolaşma ve cemaat-tarikat ilişkileri

Öğrenci cephesinde durum buyken öğretim elemanları için de tablo hiç parlak değil. 2016’dan 2017’ye KHK’larla yürütülen olağanlaştırılmış OHAL rejimi altında akademisyen sayısı 156 bin civarından 151 bine düştü. Bu yaklaşık 5 bin kişilik ihraç listesi “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalamalarının akabinde rektörlükler eliyle korkunç bir cadı avına maruz kalan Barış İçin Akademisyenler ve sendikal mücadelelerinden dolayı işlerinden olan öğretim elemanlarını da içerse de, büyük ölçüde cemaat bağlantısı nedeniyle işlerine son verilen binlerce akademisyenden oluşuyor. Rektöründen araştırma görevlisine kadar üniversitelerde Fethullahçı kadrolaşmanın boyutları 15 Temmuz ertesinde açığa çıkmışken bugün o kadroları başka tarikatların doldurduğunu görüyoruz.

Fethullahçı yapılanmaya ait olduğu tespit edilen çeşitli illerdeki 15 vakıf üniversitesi 15 Temmuz’un ardından kapatıldı. Öğrencileri başka okullara dağıtmak suretiyle alelacele  tasfiye edilen bu kurumlar, AKP-cemaat ortaklığı döneminde üniversitelerin nasıl bir al gülüm ver gülüm ilişkisi içinde eğitim faaliyetinde bulunduğunun kanıtı olarak gözüküyor.

12 Eylül ürünü YÖK’ü lağvetme vaadiyle liberallerden destek gören AKP iktidarının idari anlamdaki bir başka marifeti de YÖK’ü direkt Saray’a bağlayarak üniversitelerdeki anti-demokratik yapıyı daha da katılaştırması oldu. Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan her söz YÖK için adeta bir emir telakki ediliyor. Son olarak yardımcı doçentlik kadrolarının kaldırılması için jet hızıyla çalışma başlatılmasından anladığımız kadarıyla YÖK, üniversitelerle ilgili herhangi bir karar alırken üniversitelere değil ceketini iliklemiş vaziyette “yukarıya” bakıyor.

Piyasalaşma kıskacında ‘Üniversite A.Ş.’

15 yılın bakiyesinde zikretmeden geçilemeyecek kadar önemli bir diğer konu da şirketleşen ve kamusal niteliğini tamamen kaybeden yükseköğretim programları. Yoğun işsizlik baskısı altında piyasanın hangi ihtiyaçlarına göre şekillendiği tartışmalı olsa da sertifikalar, özel kurslar, tezsiz yüksek lisanslar ve uzaktan eğitim programlarıyla üniversiteler, öğrencilerin neredeyse iş hayatları boyunca potansiyel müşteri olarak kaldığı, bilimin değil ne işe yaradığı şüpheli diplomalarla metalaşan kuru bilginin hap olarak aktarıldığı dershanelere dönüşüyor. Para etmeyen bilgi üniversiteden kovuluyor. Bu vasatlık ikliminde YÖK, kaliteyi arttırmak adına akademisyenlere akademik teşvik adı altında bir “prim” vermeyi vadediyor. Yazılan makalenin, gidilen konferansın maaşa eklenen bir bonusa dönüştüğü bir sistemde sen ben bizim oğlan konferanslarının sayısı hızla artarken, astronomik başvuru ücretli konferanslar “akademik teşvikte geçerlidir” notuyla pazarlanıyor. 

Geriye temel bilimlerden yoksun, evrim karşıtlığından felsefe düşmanlığına her türlü hurafenin kol gezdiği, binalardan mütevellit bilimsiz bir ‘Üniversite A.Ş.’; yaptığı işe yabancılaşmış, öğrenme merakını ve aydın sorumluluğunu kaybetmiş akademik bir kitle ve gelecek kaygısı altında diplomasının işlevini sorgulayan, toplumsal duyarlılığı siyasi baskıyla törpülenmiş öğrenciler kalıyor.