Sinemanın şair babası:Andrei Tarkovsky

Berkay Akbudak / 01-11-2017

Bilim önce akla sonra duyguya, sanat önce duyguya sonra akla, toplamda ikisi de aynı kavramlara, insana, doğaya hizmet eder. Sanat ve bilim (şimdilik) bu gezegenin en büyük iki derdi olmalıdır.

Bilim ve sanatın önemini ve değerini, başlangıcı esas alınarak sinema sanatı üzerinden örneklerle anlatmaya çalışan yazıyı bir önceki sayıda bulabilirsiniz. Yazıda bahsedilen eski ustaları ve ustaların yazdığı eserleri, sinema tarihi içinde en iyi anlayan ve uygulayan filmci hemşehrileri Andrei Tarkovsky olmalı.

Ülkesinden ve babasından öğrenen çocuk

Saygın bir şair ve entelektüel, ayrıca döneminin en önemli aydınlarından olan Arseniy Tarkovsky’nin oğlu olarak 1932 senesinde SSCB’de doğan Andrei, ileride doğduğu memleketten, hatta doğduğu gezegenden çıkan en büyük filmci olacaktır. Moskova’da müzik ve Arapça okuduktan sonra ünlü Sovyet Film Enstitüsü’nde (VGIK) sinema okur.

Eğitiminin büyük bir kısmını babası inşa eder. Çok genç yaşlarda Rus ve diğer ülke edebiyatları ile tanışan Andrei eve misafir gelen dönemin büyük sanatçılarıyla babasının yaptığı sohbetlerin de sessiz bir dinleyicisi, gözlemcisi, kaydedicisi olur ve bu sayede ufkunu daha da genişletir. Ağırlıklı olarak edebiyat konuşulan ve şiir okunan bir evde büyür. Sanata olan yaklaşımını ülkesinin devrimle gelişen kültürüne hizmet eden saygın sanatçı büyükleri ile arkadaşlık ederek ve başka kültür ve dillere olan merakı sayesinde yaptığı araştırmalarla, okuyarak daldığı bu dünyaları mümkün olduğunca gezip görerek çok daha ileri seviyeye taşır.

Başta çok iyi bildiği Arapça sayesinde bu dilde yazılmış kadim eserleri zihin damarlarına pompalayarak tüm eserlerinde çok net görülen, hissedilen sabır, içe dönme, içerde kalma, sadakat, kurban olmak/vermek, bilinmeyeni beklemek, bilineni affetmek... gibi kavramları batılıdan çok daha önce dert eden, söze ve kağıda döken, efsanevi ustalarından öğrenen Tarkovsky’nin, aldığı üst seviye akademik eğitime doğuştan sahip olduğu zeka ve yeteneğini de katınca dünyanın en iyi filmcisi olması şaşılacak bir durum değildir. Filmlerindeki şiirsellik ve edebiyata özgü atmosfer kurmasının en kaçınılmaz etkileri bu yıllara dayanır. Şiir incedir, düşüncelidir, derindir, çok yakıştırıldığı gibi kırılgan değildir, tam tersi çelik gibidir, eğilip bükülmez, paslanmaz, eskimez. Bu inanca herkesten fazla iman eden Andrei şiir gibi, kaya gibi filmler yaparak ölümsüz, kirlenmez olmuştur.

Ülkesinin kendisine sağladığı imkanlar ve çalışma alanı sayesinde, başka devletlerin başka sinemacılara verip de pişman olduğu gibi vatandaşlarının parasını çarçur etmemiş ya da başka devletlerin başka filmciler üzerinden paralar akladığı, rantlar aparttığı gibi çirkin, çürümüş, adi bir sistemin işlemesine izin vermemiş, devletin parasını iyiye güzele kullanmış, kainata birbirinden güzel, değerli, önemli, tüketmesi maliyetine kıyasla çok ucuz (bir bilet parası), üretmesi bir servete malolan sanat eserleri bırakmıştır.

Tarkovsky okulu

Andrei Tarkovsky’nin her filmi bir okuldur. İyi bir sinemasever olarak teker teker sırasıyla bu filmleri izlerseniz lisans, yüksek lisans, doktora derken tamamını izleyince profesör bile olabilirsiniz. Tarkovski filmleri izlemiş olmak CV’lere yazılmalı. Nasıl ki aşılama, hastalığa sebep olan yaratığın vücuda azar azar verilmesiyse, Tarkovsky filmleri de sinema severler için aynı şeydir. Eğer bu filmleri izlemişseniz uzun ve “sıkıcı” filmlere irade ve sabır gösterebilir, bağışıklığınız taş gibi olacağından zarar görmeden bu filmlerden geçebilirsiniz. Hele de Andrei Rublev (1966) filmini izlemiş bir kişi gerçekten bir daha grip de olmaz, başı bile ağrımaz.

Yönetmen bütün filmi tasarlayan, yani izlediğimiz, dinlediğimiz her şeyden sorumlu kişidir. İyi film, bunu iyi yapabilenlerin filmlerine denir. Tarkovsky, filmleriyle birbirinden derin hikayeler anlattı, bu hikayeleri mükemmel fotoğraflarla anlattı. Çok yüksek tekniğe sahip; kamera hareketi, kurgu, mizansen (sahneleme, yerleştirme) yetenekleri sayesinde üzerine tezler yazılan eserler üretti. Filmlerine uzun sürede hazırlanması, çok düşünmesi, kendini iyi bir ürün yaratmak için zorlaması iyi bir izleyicinin çıkan sonuçtan rahatlıkla görebileceği özelliklerdir. Bu özelliklerin bir filmi “ruhsuzlaştırma” riski vardır. Bu kadar hesap kitabın içinde ölümsüz ve kusursuz filmler çekmesinin sebebi ise sanatın bütün diğer dallarıyla kendini geliştirmiş bir sanatçının üstün hikaye anlatma yeteneğine sahip olmasıdır. Teknik ve duygu ayrıcalığı, büyük sanatçı olmak için gereken şartlardır.

Herhangi bir hikaye anlatılmaya değerdir. Hepimiz biliyoruz ki hikayenin nasıl anlatıldığı onu değerli kılar. Tarkovsky, filmlerini, herhangiden daha iyi olan hikayeleri hepimizden daha iyi fotoğraflayıp, görsel estetiğin (ışık, kadraj, renk vd.) en üst seviyelerinde  dolaşırken, bir yandan sembolizm diğer yandan felsefeyle besleyerek yarattığı için en büyüktür. Bu filmlerde felsefenin tam yanında tarih, resim, müzik, şiir, mimari, sosyoloji, fizik gibi ana-baba dalları derinlemesine kullandığı için olsa gerek bu dalların hepsi ya da herhangi birinde zayıf olan kişiler (ki malesef çoğunluk) bu filmleri izlemekten uzak duruyor ve toplum sağlığını olumsuz etkiliyor. Burada durup “yetişemeyen izlemesin kardeşim” demek yerine yetişmelerini sağlayacak strateji ve motivasyonu üretmek hepimiz için daha doğru olacaktır.

Başta Theodor Angelopoulos ve Nuri Bilge Ceylan olmak üzere çok başarılı bir dolu taklitçi yönetmen yetiştiren Andrei, çoğu başyapıt olan filmlerin üretildiği 1920’lerde zirve yapmış daha sonra zamanla yavaşlamış, geriye düşmüş Sovyet Sineması’na, 1960’lı yıllarda V2 füzesi gibi düşer. Andrei, birbiri ardına iyi yönetmenlerin ve iyi filmlerin çıktığı yeni Sovyet Sineması dönemini büyük ölçüde tek başına başlatmıştır.

Her hikayenin en güzel anlatanı

Sinema profesyöneli olduğu film 1961’de çektiği Katok i Skripka adlı 46 dakikalık filmdir. Film, keman çalmakla uğraşan ama bunda zorlanan bir çocuğun bir işçi çocukla tanışıp onun üzerinden hayatını şekillendirmesi ve kendine güven inşa etmesi üzerine saf bir arkadaşlık hikayesidir.

Bu filmdeki çocuk ve temsil ettiği masumiyet, suçsuzluk (günahsızlık) ana temasını koruyarak ertesi sene ilk uzun metraj filmi olan Ivanovo Detstvo’yu çeker. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Naziler’le iyice burun buruna gelen Sovyet ordusunda “görev yapan”; Nazi kamplarına gizli gizli sızıp bilgi toplayan ve bu bilgileri arkadaş olduğu üç Sovyet subayına bildirip vatani görevini yerine getiren 12 yaşındaki kimsesiz Ivan’ın hikayesiyle daha ilk filminde festivallerin (bence) en prestijlisi olan Venedik Film Festivali’nden en büyük ödülü (Altın Aslan) alınca yolun en başında dünya çapında bir sanatçı olur. Ivan’ın girdiği Nazi kampı için orada bulunan hemen hemen bütün Museviler’in öldürüldüğü Minsk’deki gerçek bir kampı filme alan Tarkovsky’nin bu filmi 1964 senesinde SSCB’nin Oscar için resmi seçkisi olur.

Daha sonraki filmi 1966’da çektiği 3 saat 25 dakikalık epik Andrei Rublev olur. 15. yy.’da yaşayan bir ikonograf (demek ki bir sanatçı ve din adamı) olan adaşının hikayesi olan filmin senaristliğini Ivanovo Detstvo’da da kalem oynatmış büyük filmci Andrey Konchalovskiy yapmıştır (Kendisi, yaşları denk gelen hemen herkesin hayranı olduğu Tango and Cash [1989] filminin yönetmenidir). Film Cannes Film Festivali’nde FIPRESCI ödülünü alır. Bu filmle ilk kez oyunculuk yapan ve unutulmaz bir güçle Rublev’i canlandıran Anatoliy Solonitsyn, birçok Tarkovsky çalışanı gibi (Tarkovsky’nin kendisi de dahil) akciğer kanserinden 47 yaşında ölür, büyük kayıp.

Bu upuzun filmin birçok akıldan çıkmayan ve vurucu olan sahnelerinden birinde cayır cayır yanan bir inek, bir diğerinde ise merdivenlerden aşağı yuvarlanıp bacakları kırılan bir at görürüz. Bu iki sahne de etki ve görsel güç adına muhteşem sahnelerdir. İşte tam buraya koskoca bir “ama” koymak gerekiyor. Sanatın muhteşemliği için doğaya, özünde (herhangi bir) canlıya kıymak nereye kadar kabul ediliyor? Yaşam elbette ki sanattan değerlidir. Sanat yaşama hizmet eder, onun faydasına çalışır, hayata zarar veren bir yapıt sanat eseri olarak kabul edilebilir mi?

Savunma iddiasına göre inek ateşten etkilenmesin diye bir kimyasalla kaplanmış ve “hiç” zarar görmemiş. At ise zaten ertesi gün mezbahada vurulmayı bekleyen bir atmış. Onun yerine çekim günü sahne bittikten sonra bizzat yönetmen tarafından vurulmuş. Yerseniz.

Yönetmenlik seti faşizmle yönetmektir, yönetmenler çekim sırasında faşisttirler. Ne derlerse o olur, muhalefete çok açık değildirler, zalimdirler. Tarkovsky Andrei Rublev’de yaptığı tercihle faşizmde sinemanın Mussolini’si, Pinochet’sidir. Sanatçının eserinin çıkarı uğruna gözünün dönmesi affedilir, kabul edilir değildir. Faşizm sadece siyasi karşılığı olan, iktidar üzerinden yürütülen bir devlet politikası değildir, tam olarak kişisel ve ölümcül bir kanserdir.

Tarkovsky bu filmle ülkesinin gelenekleri, kökleri, alışkanlıkları üzerine çokca kafa patlatıp ulusal kültürünün bir parçasından işe koyulmuş ve muhteşem, izleyeni güzelliğiyle kendinden geçiren bir anlatım koyarak (tüm ahlaki kusurları dahil olarak) ölümsüz bir miras bırakmıştır. Hikaye gerçek bir hikaye, Andrei Rublev gerçek bir kişidir. Başta Kurosawa olmak üzere Japon epik sinemasına yakın akraba olan film, çekilmesi de izlemesi kadar zorlayıcı birçok başka sahne de içeriyor, izleyiniz (Özellikle çan yapımı, çanı kiliseye asma bölümünü izleyen bir daha bunu unutamaz).

Sonraki filmi için 6 yıl geçmesi gerekecektir. Polonyalı büyük yazar Stanislaw Lem’in 1961’de yayınladığı Solaris kitabını yazarla birlikte uyarlayan Tarkovsky, yazarla yaşadığı tartışmalar sonucu bu ortaklığı projenin başında bitirir. Sonunda ise kafasına göre, neredeyse uyarlama bile denemeyecek kadar bambaşka bir film çekmiştir.

Kitap, dindar Yahudi bir ailede yetişen ama sonra ateist olan, ölüm kamplarından kıl payı kurtulup, psikoloji alanında doktora sahibi olan Lem’in insan varoluşu üzerine kafa patlattığı bir bilim kurgu kitabı oluşu ile metin olarak filme çekilmeye pek uygun değildir. Tarkovsky ise zorlayarak bu kitabı filme çekmiş, filmi kendi dahil kimse anlamamıştır. Yönetmen, bu filmi için en sevmediğim demekte haklıdır.

Bazı gereksiz sinema yazarları tarafından soğuk savaşı sinema zemininde körüklemek için Kubrick’in 2001: A Space Odyssey (1968) filmine Sovyetler’in cevabı denen, Tarkovsky’nin dünya çapında en çok izlenen bu en sevmediği filmi Solaris’le Tarkovsky, Cannes Film Festivali’nde bir FIPRESCI daha kazanır, üzerine Jüri Büyük Ödülü’nü alır, Altın Palmiye için ise adaylıkta kalır.

Film 2 saat 47 dakikalık süresi ile önceki filme göre seyirciye daha merhametlidir. “Çocuklar filmlerimi yetişkinlerden daha iyi anlıyor” diyen Andrei’e “her biri Manas Destanı gibi olan bu filmleri hangi çocuklar anlamış, hocam bunlar nasıl çocuklar” diye sormak isterim.

Uzay istasyonu odalarında Andrei Rublev’in eseri olan ikonaları görmenin mümkün olduğu bu film, Don Quixote’tan Rembrant’a, Brueghel’den, İncil’den, Yunan mitolojisine çok temel damarlarla kökleri sulanan bir eserdir. Yaratıcısının sevmediği bu eser tarihin gelmiş geçmiş en önemli filmlerinden biridir.

Filmleri arasına uzun yıllar koymasına rağmen çalışkan bir sanatçı olan Andrei 1968 senesinde, devrimci lider Sergey Lazo’nun (1894-1920) hayatını anlatan filmin ve Kazakistan’da Beyaz Ordu’ya düzenlenen bir saldırıyı konu alan Konets Atamana (1971) filminin senaryolarını yazar. Bunlar da yetmez Solaris’i çektikten sonra ikisi de 1974 yılına ait Hndzan ve Lyutyy filmlerinin senaryosunu yazar. İlki babası ölünce annesinin sonradan evlendiği adamla yaşamaya çalışan bir çocuk üzerinden toplumsal eleştirel bir filmken, diğeri devrim zamanı Kazakistan steplerinde bir kurt yavrusu bulup yetiştiren bir başka çocuğun hikayesidir. İkinci film Sovyetler adına yarışması için Oscar ödüllerine gönderilir.

Bu sefer arayı fazla açmaz ve üç sene sonra Zerkalo (1975) adlı eserini çeker. Ölmek üzere olan bir adamın tüm geçmişini hatırlaması üzerinden koca SSCB’nin o tarihe kadar geçirdiği süreci (başta Ekim devrimi ve İkinci Dünya Savaşı olmak üzere), bireyin “aynasından” toplumun özetini geçen bir filmdir. 1 saat 47 dakikalık süresiyle insalığa merhamet eden yönetmen görsel anlatımdaki gücünü, ezoterik hakimiyetini bu filmle çok yüksek seviyelere çıkarır. Biraz okuyan, merak eden herkesi derin sulara çeker ama nefessiz bırakmaz.

Muhteşem renkler, resimler, atmosfer, dingin bir duygu ve yüksek sabır ile bilge bir adamın sanat eserlerini izleriz, izler doymayız. Seyircisini zorlasa da Andrei Tarkovsky’i sevmemizin nedeni bu özellikleridir. Sanatçının eser yaratma gücünü görünce hayranlık, büyülenme, hipnotize olma kaçınılmazdır. 9. Senfoni’yi sağır bir adamın yazdığını unutmayalım.

Yine Flemenk ressam Brueghel’den esinlenerek kurduğu görsel dünyasını güçlü sinematografik anlamlara dönüştürmek için Çehov’un öykülerini aralara serpiştirip ekinlerin deniz gibi rüzgarda dalgalanmalarını filme çekmesi bilmem size de benim gibi birilerini hatırlatıyor mu? Dostoyevski’den (ağırlıkla Cinler’den) esintiler de içeren bu derin ve duygulu film şiddetle tavsiye olunur. Ayrıca Sovyetler bizdeki kadar Dostoyevski ve Çehov uyarlamadığı için Sovyet filminde bu yazarları görmek ilgi çekici olmalı.

1979 senesi gelince çektiği Stalker adlı başyapıtla çok zorladığı Altın Palmiye’yi yine alamaz. Cannes Film Festivali’nin Ekümenik Jüri Ödülü’nü alır. Kaçak bir rehberin girilmesi yasak bir bölgeye para karşılığı gizli gizli insan sokması ve o insanların orada dileklerini gerçekleştiren bir odayı aramaları üzerine gayet gizemli, gerçeküstücü, hatta tasavvufi bir filmdir. Film akıl ve ruha doğrudan hitap eden dünyanın en güçlü ve en iyi filmidir. Burada Arapça’yı iyi bilmesinden sebep orijinal dilinde okuduğu eserlerden dolayı yakından tanıdığı bu dilin geçmiş kültürünün, mistisizminin, buradan gelen içe dönük dinginliği kendi coğrafyası ve iklimiyle birleştirebilmesinin çok faydasını görmüştür. Sanatçının yetiştiği coğrafya ve iklim eserini büyük ve derin izler bırakarak etkiler. Belki de bu yüzden Tarkovsky’nin filmleri uzun, geniş ve büyük, dışardan durgun gibi gözüken ama farklı iklimleri aynı anda coşkuyla da yaşayabilen yaylalardan, aşırı soğuk vadilerden oluşuyor. Neden olmasın? (Bknz. ilk 10 dakikasında tek bir konuşma olmayan fakat tek bir karesinde bile gözünüzü kırpmayacağınız bu filmin süresi 2 saat 42 dakikadır).

Yönetmen bu filmle saf sinema arayışını yıldızlara, gezegenlere taşımış; yüksek görsel anlatım ve grafik estetik barındıran bir başyapıt yaratmıştır. Stalker, sinemayı sanatın (özellikle ABD’de) seyirciyi şaşırtma ve sadece para kazandırma üzerine kurulu eğlence aracı halinden kurtarmayı, seyirciyi bilinçlendirmeyi, geliştirmeyi, cahilleştirenden uzaklaştırmayı amaçlayan bir manifestodur.

Babasının şiirlerinden en fazla esinlendiği bu eserdeki duygu durumu değişikliğini vurgulamak adına renk yapısının aynı resim içinde değişebilmesi için negatif filmin laboratuvar çalışmasında farklı ısılardan geçtiği bir makine yaptıran Andrei önceki büyük üstadlarının hepsinden feyz alıp yollarından ilerlediğini ispatlarcasına, sanatın bilimle iç içe hareket ettiğinde mucizeler yaratabileceğini götermiş, sinema sanatı üzerine çok emek vermiş ve onu ileri taşımıştır.

Filmin kendi kadar ünlü anısına göre yönetmen Tarkovsky’nin kendisi dahil bir kaç çalışanı hemen hemen aynı zamanda akciğer kanseri olmuş, buna sebep olarak da filmin Estonya’da, kimyasal atık dolu karantina bölgesinde çekilmiş olması gösterilmiştir. İnsanlık tarihinde sanat eseri yaratabilmek için ölümcül bir hastalığa yakalanmak kadar büyük, romantik örnekler çok az olsa gerek.

1983 yılında çektiği Nostalghia filmiyle yine Altın Palmiye’yi kaçırır. Jüride ayrılıklara sebep olan tartışmaların sonunda ödülü dünyanın en iyi filmlerinden olan, Shohei Imamura’nın yönettiği başyapıt Narayama Bushiko’ya kaptırır. Aynı yarışmada En İyi Yönetmen palmiyesini dev Robert Bresson’la paylaşır ve yine bir adet FIPRESCI, bir adet de Ekümenik Jüri palmiyesi kazanır.

Son yıllar ve Kurban

Sağlığının bozulmasını bahane ederek ülkesinden ayrılıp hayalini kurduğu İtalyan dağlarına yerleşen Andrei burada, bambaşka bir yazının hatta kitabın konusu olan tanrısal senarist Tonino Guerro ile tanışır. Nostalghia’nın senaryosunu birlikte yazarlar. Antonioni’nin La Notte (1961), Fellini’nin Amarcord (1973), Taviani Kardeşler’in Kaos (1984), Tornatore’nin Stanno Tutti Bene (1990), Angelopulos’un Mia Aioniotita Kai Mia Mera (1998), Nacer Khemir’in Bab’Aziz (2005) filmleri gibi dev başyapıtların yazarı Tonino ile yazdıkları ve Tarkovsky’nin İtalya’da bir Rus şairin ülkeyi gezip 18. yy. bestecisi, memleketlisi bir adamın izini sürmesi hakkında olan film, aramak, kaybolmak, bulamamak, bulunmamak, yaşlılık, yalnızlık ve hepsinin toplamı olan delilik üzerine çok etkili, yoğun duygulu ve inanması güç güzellikte resimlerle dolup taşmaktadır.

Tarkovsky’nin Rus manzara resimlerinin geleneksel perspektif yapısına sadık kalarak kurduğu görselliği ile ülkesinin dilini ve ulusal ciğerini asla terk etmeyip aksine bunların üstüne koymaya çalışarak çektiği bu film, Bergman filmlerinden tanışık olduğumuz muhteşem aktör Erland Josephson’un canlandırdığı gerçek mi, melek mi belli olmayan Domenico karakteriyle ölümsüz filmler arasında sağlam bir yere sahiptir.

Stalker filmi yüzünden yakalandığı iddia edilen akciğer kanserinden öldüğü sene (1986) çektiği manidar isimli Offret (Kurban) filmiyle dünya kültür sanat hizmetçisi olarak sürdürdüğü görevi sona erer.

Cannes Film Festivalin’de Altın Palmiye’yi bu sefer de Roland Joffe’nin utanç verici bir Katolik hükümranlığı ile bilinmeyen dünyanın nimetlerini sömürmeyi ve halkını köleleştirmeyi yücelten propaganda filmi The Mission’a kaptırır. Son bir FIPRESCI ve Ekümenik Jüri ödülü yanında Jüri Büyük Ödülü ile yine Bergman filmlerinden hayranı olduğumuz üstün görüntü yönetmeni Sven Nykvist işbirliği de özel bir ödül kazanır.

Dünyanın en iyi filmlerinden olan Offret, dünyada barış ve huzur olabilmesi için bizlerin çok fazla fedakarlık (kendimiz dahil) yapması gerektiği fikri üzerine kuruludur. Belki de Andrei Tarkovsky dünya barışı ve huzuru için hizmet verirken kendini feda ettiğini, kurban verdiğini düşündüğü için böyle bir film ile veda etti. Kim bilir?

9 dakika 26 saniye süren tek plan açılış sahnesi ile başlayan film arka arkaya toplam 115 uzun plandan oluşan, inanç ve vicdan kavramlarını şiirsel, masalsı anlatımla karamsar bir atmosfer ile içe dönen ve ölmekte olan bir sanatçının bir başka ölümsüz eseri olarak sürekli Rönesans ressamlarına selam gönderen içeriğiyle giderayak tanrı inancını da sorgulayan bu tertemiz, dalga dalga yayılan bulut adama selam olsun.

Gri kavaklar çiçek açar

Okka gülleri çiçek açar

Ve puslu çimen

Ve arkalarında güller yükselir

Dönüş imkansızdır

Ve hakkında konuşmak yasak

O cennet bahçenin

Nasıl da mutlulukla doluydu

Arseniy Tarkovsky (İng. çeviri: B. Akbudak)