Referanduma dair: Barzani’nin başkanlığı mı, Kürtlerin bağımsızlığı mı?

Hamide Yiğit / 01-10-2017

Referanduma dair: Barzani’nin başkanlığı mı, Kürtlerin bağımsızlığı mı?

Hamide Yiğit

Ortadoğu’da altı yılı aşkın süredir devam eden emperyalist kuşatma, dengelerin günübirlik değiştiği bir sürece evrilmiş durumdadır. Bu aşamada gündemi asıl belirleyen, Suriye’deki savaşın “sona doğru yol almaya başladığı” anlamları yüklenebilecek iki cepheli savaştır. Bunlar, doğuda Rakka-Deyrul Zor ve batıda İdlib cepheleridir. Bu süreçte küresel güçler ve müttefiklerinin, bu iki cephe üzerinden Suriye denkleminde pozisyon alma yarışına girdiklerini görüyoruz.

Suriye açısından siyasi çözümün ufukta görüldüğü bu aşamada çözüm masasına gidilirken, küresel ittifakların her birinin kendi elini güçlendirme yarışına girdikleri bir süreçte Barzani’nin “Bağımsızlık Referandumu” gündeme damgasını vurdu.  Referandum arifesinde yükselen itirazlar ve ABD’nin “erteleyin” çıkışına kadar dile getirilmeyen tepkiler eşliğinde oylama gerçekleşti. Şimdi “Referandum sonrasında neler olacak?” konusu gündemin ilk sıralarında varlık gösterecek.

Ancak algı alanına “Kürdistan referandumu ve sonrası” girmişken, gündem dışına itildiği zannedilen diğer realiteler de var. Gölgelenen (ya da gölgelenmek istenen) esas gündem, Suriye savaşındaki gelişmeler ve referanduma dair ABD’ye “şimdi sırası değil” çıkışı yaptıran sıkışmışlık halidir. Bu sıkışmışlık hali değil midir ki, ABD’ye bölgede Katar merkezli bir savaş kışkırtıcılığı yaptıran ve yeni savaşların dilini Kuzey Kore üzerinden kurduran? ABD’nin Suriye savaşındaki çıkmazlarına dair birkaç kelam etmeden, son günlerde gündeme oturtulup ardından tepkilere boğulan Barzani referandumu ve sonrasına dair olası gelişmelerle ilgili yapılacak her analizin bir yanı eksik kalır.

Barzani Referandumuna ABD’nin karşı çıkışı: “Zamanı değil!”

Suriye’de projeleri iflasa uğrayan ABD’nin yalnızca Kürtlerin konumu üzerinden bir kazanım elde etme peşinde olduğu ve Suriye’nin kuzeyinde, tıpkı Kuzey Irak’taki gibi bir Kürt oluşuma odaklandığı bilinmiyor değil. İçinde YPG’nin de olduğu “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) gibi karma bir yapı bu ihtiyaçtan doğmuştur ve ABD’nin Suriye’deki varlığına “meşruiyet” kazandıran tek şey, “IŞİD’e karşı bu yapıya öncülük etme” gerekçesidir. “IŞİD’e karşı” Rakka operasyonuna öncülük eden ABD’nin SDG üzerinden Suriye topraklarında kendine alan açma gayesi taşıdığı biliniyor. Ama esas olarak gayesi Rakka’yla sınırlı değil, keza IŞİD’i yok etmek de değil.

Esas hedef,  IŞİD militanlarını Deyrul Zor’a sürüp peşi sıra ilerlemek ve Suriye-Irak sınırına bir IŞİD yığınağı yapmaktır.  Çünkü Büyük Ortadoğu Projesi’nin esas hedefi İran’ı kuşatmak iken, Suriye direnişi karşısında başarısız olan ABD ve müttefikleri için, projenin “kurtarılabilir” tek yanı, İran’ın direnişe uzanan elini kesmek, bunun için de Suriye ile Irak arasındaki bölgeyi elde tutmaktı. Fakat Suriye ordusu Deyrul Zora’a girerek bu kurguyu da bozdu. Bu anlamda Deyrul Zor zaferi ABD stratejilerine vurulan bir darbedir. Bu aşamadan sonra ABD’nin Rakka’daki IŞİD militanlarına koridor açma şansı olmadığı açıktır. Keza Suriye ordusuyla birlikte Deyrul Zor’a giren Rusya’yla karşı karşıya gelme riskini göze alacak durumda değildir.

Bir manevra olarak Suriye ordusu ve Rusya’yı SDG ile karşı karşıya getirme hamleleri gözlenmeye başladı.  İlkin Rusya’dan, ABD destekli SDG'nin, Fırat'ın batısındaki Suriye Ordusu pozisyonlarını iki kez bombaladığı açıklaması geldi. Açıklamayı yapan Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, ayrıca Rus gözetim ve istihbarat İHA'larının IŞİD ile SDG arasında herhangi bir çatışma kaydetmediğini, kendilerine ateş açılan mevzileri yok edeceklerini söyledi. Bu açıklamadan iki gün sonra Deyrul Zor’daki IŞİD mevzileri Rus uçakları tarafından bombalandı. Fakat ortada bir gariplik vardı. SDG, Rusya'nın Deyrül Zor'da kendilerini hedef aldığını ve bazı SDG üyelerinin bu saldırıda yaralandığını duyurdu. Rusya ise iddiayı yalanladı ve doğrudan IŞİD mevzilerini hedef aldıklarını açıkladı. Bu arada SDG’nin Suriye ordusuna yönelik saldırıları nedeniyle Rusya tarafından sert bir şekilde uyarılan ABD ise suskun kaldı…

Oysa ki, ABD’nin manevralarının bu şekilde yansımaları görüldüğünde PYD’nin Temmuz 2017’de ilan ettiği “yerel meclis seçimleri” başlamış, Barzani’nin de Haziran 2017’de ilan ettiği bağımsızlık referandumu gelip çatmıştı.  ABD’nin “şimdi sırası değil, referandumu erteleyin” biçiminde ortaya çıkan tepkisinin altında Suriye’deki bu sıkışmışlık yatıyor. Trump da sadece şu zamanda kendisine “nur topu” gibi yeni bir krizin müjdelenmesini istemiyor. Ama ABD’nin referanduma dair bu çıkışının aynı anda zincirleme tepkilere kapı açtığını söylemek gerekir. Bu tepkiler zincirindeki Türkiye halkası ise başlı başına analiz edilmeye değer. Ama bundan önce Barzani’nin “Bağımsız Kürdistan” hamlesinin ne anlama geldiğini irdelemek önemlidir.

Barzani’nin Referandum hamlesi ve iç muhalefetin itirazları

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani 7 Haziran 2017 tarihinde  “bağımsızlık referandumu” kararı aldıklarını açıkladı ve referandum için  25 Eylül tarihini verdi. Bu ilanın ardından ilkin bu hamlenin emperyalist kurguların bir parçası olduğuna işaret eden “niyet Sünnistan, kısmet Kürdistan” yorumları yapıldı.  Ardından kararın alınış biçimi tartışıldı ve bu hamle, “Barzani’nin kendi konumuyla alakalı bir atraksiyonu” biçiminde yorumlandı. Bu süreçte dile getirilen eleştiriler “birinci evre” olarak değerlendirilmelidir. İkinci evre ise, referandum tarihi yaklaştıkça ve özellikle ABD’nin “erteleme” talebinden sonra referanduma yönelik yoğunlaşan ve dili sertleşen tepkiler evresidir. 

Daha çok içten yükselen birinci evre eleştirilerinin maddi temelleri şunlardı: Öncelikle uzatmalı görev süresi biten Barzani’nin kendi başkanlığını oylatmak yerine, Kürtlerin tarihsel özlemi olan bağımsızlık seçeneğini oylatarak prestij kazanma peşinde olduğu dile getirildi.  Barzani, on iki seneden beri Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkanı. Bu göreve 2005’de Parlamento tarafından, 2009’da halk tarafından seçildi. Görev süresinin bittiği ve yeniden halk oylamasıyla başkanlık seçimlerinin yapılması gereken 2013’de ise, seçime gidilmedi ve Barzani’nin görev süresi parlamento kararıyla iki yıl uzatıldı. Bu karar Muhalefet partileri Goran, Yekgirtu ve Komala'nın itirazlarına karşın KDP ve KYB’nin oylarıyla (yani oy çokluğuyla) kabul edildi. Muhalefetin itirazına rağmen kabul edilen bu uzatma 19 Ağustos 2015’e kadardı. Başkanın halk tarafından seçilmesi gerektiği hükmü Anayasa’da yer almasına rağmen Barzani’nin partisi KDP seçime gitmek yerine bir kez daha Barzani’nin başkanlık görevinin uzatılmasını istedi.

Koalisyonlu parlamentodan itirazlar yükselince Adalet Bakanlığı Komisyonu’nun kararıyla Barzani’nin görevi iki kez daha uzatıldı. Ancak bu kararın parlamentoda görüşülüp onaylanması gerekiyordu. İşte o andan itibaren parlamentonun kapısı açılmadı ve yönetimsel kriz derinleşerek 2017 yılına kadar devam etti. Tekrar 2017 Ağustos’ta başkanlık seçimlerinin yapılma zamanı yaklaşıyordu. Parlamentosu kapalı, başkanlık görevi resmi olarak parlamentoda uzatılmayan ve iki yıldır fiili olarak başkanlığı sürdüren Barzani, Ağustos’ta başkanlığını oylatması gerekirken, Haziran ayında hızlıca bağımsızlık referandumu kararı aldı.

İçeriden yükselen eleştirilerin temelinde bu vardı. Bu hamle, demokratik kurum ve kuralları yok sayan Barzani’nin kendine prestij kazandırma ve Kürtlerin tarihsel özlemini istismar ederek “Kürt önderliğine oynama” olarak değerlendirilip eleştirildi. Örneğin iki yıldır toplanmasına izin verilmeyen IKBY Meclisinin başkanı Yusuf Muhammed,  bu anti demokratik hamleye yönelik itirazlarını şu şekilde dile getirdi: “2012 ve 2013 yıllarında referandum meselesi yine çok kızışmıştı. 2015'e kadar soğudu. 2015'ten sonra yine bu konu kızıştı. Ve şimdi bu yıl da, başkanlık seçimi yapılması gerekirken yine referandum konusu çok kızıştı. (...) Ben Parlamento Başkanı olarak bu referandumu meşru gördüğümü söyleyemem. Çünkü bu karar, Kürdistan'da bütün siyasi taraflar tarafından alınmamıştır. (...) Bu referandum halkı bir araya getirmek yerine, halkı bölmüş durumda.

Kaldı ki,  2005 yılında zaten bağımsızlık referandumu yapılmıştı. Bu referandumda “Bağımsız Kürdistan” için yüzde 98 evet oyu veren Kürtlere,  Mesud Barzani başkanlığındaki yönetim ne bağımsızlık getirdi ne de getirmeye yönelik bir adım attı. Ve her başkanlık seçimi gelip dayandığında Bağımsız Kürdistan teorisini ortaya atan aynı Barzani, görev süresini uzattırınca da Kürtlerin bu talebini bir dahaki başkanlık seçimlerine kadar hep rafa kaldırdı.  Bu yüzden, özellikle kurulduğu günden bu yana, önüne bağımsız bir Kürdistan devleti hedefi koyan Goran (Değişim) Hareketi başta olmak üzere, geniş yelpazedeki iç muhalefet referanduma karşı bir tutum sergiledi.

Temel gerekçeleri, Barzani’nin koltuğu kaptırmak istemeyişinin yanı sıra, siyasi ve ekonomik sorunlar (yolsuzluk, maaşların ödenmemesi vb.) ve uluslararası konjonktürün uygun olmayışına dayanıyor. Ancak referanduma yönelik dışarıdan gelen tepkilerin yoğunlaşması, özellikle KDP’nin en yakın müttefiki gözüyle bakılan AKP’nin “tehdit” içerikli itirazları, Barzani’nin elini güçlendirdi ve referanduma muhalefet eden gruplar, üyelerini serbest bırakarak “Hayır” çağrısı yapmaktan imtina ettiler.

Barzani önderlik yarışına mı girdi?

Bilindiği gibi PYD’nin 2018 yılının başında yapılacağını ilan ettiği Federal Kuzey Suriye Kurucu Meclisi seçimler süreci başladı. En düşük kademe yönetici sayılan muhtarlık seçimleri 22 Eylül tarihinde gerçekleşti. Ardından sırasıyla köy ve kasaba yerel yönetim seçimleri ile federasyon yerel meclis seçimleri geldi. Bu seçimlerin ardından Kürt Ulusal Konferansı’nın toplanması için yeniden çalışmaların başladığını biliyoruz. Tam da bu zamanda Barzani’nin bu atraksiyonu,  Kürt Ulusal Konferansına giderken “Liderliği PYD’ye kaptırmama”  hamlesi olarak görüldü.  Zira Kürt Ulusal Konferansına, “Bağımsız Kürdistan’a önderlik eden bir lider” olarak katılmanın “özgün” bir anlamı olacaktır!

Fakat desteğini açıktan sunan İsrail dışında, ABD’den Irak, İran’a kadar geniş yelpazede Barzani’nin bu refleksine karşı itirazlar yükseldi. ABD’nin itiraz gerekçesine değinmiştik. Ancak bu yelpazenin içinde yer alan AKP’nin karşı çıkışı özel bir anlam taşıyor. Aslında “sözde karşı çıkış” demek daha doğru olur. Çünkü bilinen geleneksel Kürt karşıtı reflekse göre AKP’nin -deyim yerindeyse- “ortalığı yıkan” bir tutum sergilemesi beklenirdi. Ama naif tepkiler ortaya çıktı, hatta AKP’lilerde bu konuda bir görev bölüşümü olduğu algısına yol açan “birinin devirdiğini diğerinin düzelttiği” refleksler ortalığa döküldü.  Yaptırım uygulama tehditlerinde görüldüğü gibi… Örneğin AKP Genel Başkanı Erdoğan, “Tırlar Kuzey Irak'a çalışmadığı anda bunlar yiyecek, giyecek bulamayacaklar” diyerek sınır kapılarını kapatmakla tehdit etti,  fakat ardından Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci’den durumu idare eden şu açıklama geldi: Şu anda kapatma yok. Gelişmeler neticesinde açık da tutulabilir, kapana da bilir.

AKP Barzani’ye yaptırım uygular mı?  

Açıkça biliniyor ki, AKP’nin Kürt kartında Rojava asla yoktur ve Kürt meselesinin çözümünde muhatap almak zorunda kaldığı PKK’yi ilk fırsatta devreden çıkararak, Kürt sorununu “Barzani’yi merkeze alarak çözme” arzusunda olduğunu, IKBY ile yaptığı anlaşmalarla göstermiş oldu. Barzani, AKP kongresine davet edilip genel başkanın yanına oturtulduğu an,  AKP ile siyasi müttefiklik rolünü çoktan benimsediğini ilan etmiş oldu. Bu rolün gereğini de yerine getirdi. Genel seçimlerde HDP yerine AKP’ye oy verilmesini istedi, 16 Nisan başkanlık referandumunda da “Evet” oyu verilmesi çağrısı yaptı. Keza Irak merkezi yönetimini bypass ederek Türkiye’yle petrol anlaşması imzaladı. AKP’nin açıktan imtiyaz sağladığı ve sahiplerinden birinin Berat Albayrak olduğu iddia edilen Powertrans şirketiyle Kürt petrollerinin taşındığı biliniyor.

Bütün bu derin siyasi ve ticari ortaklığa rağmen AKP’nin IKBY’ye yaptırım uygulamasının mümkün olmadığı ortadadır.  Birincisi, iç siyasete dönük mesaj niteliğinde bir restleşmeye girmesi, “MHP ile ortaklığı devam ettirmek” açısından bir zaruriyettir. İkincisi, “vanayı kapatma” tehditlerinin havada kalan yönü açıktır ki, Kürt petrollerinin transferini durdurmanın Kürtlerden çok, imtiyazlı aile şirketi olan Powertans’ın zararına olacaktır. Üçüncü ve hepsinden önemlisi ise, Barzani’nin bütün Kürtler nezdinde bir prestij kazanması, AKP’nin de hayalidir ve 2014’ten bu yana Kürt sorununun “Barzani merkezli” çözümüne yatırım yapmaktadır.

Referandum bitti. Ya sonra!

Barzani’nin tek taraflı ve “tek güç” olarak referandum kararı, uzun bir süre sıradanlığını korudu. Bunun en büyük sebebi, Barzani’nin partisi KDP dışındaki Kürt muhalefetinin bu hamleye büyük anlamlar yüklememesi ve aslında bir nevi yok saymasıdır. IKBY’deki muhalif oluşumlar karşıt duruşlarını sergilediler, muhalefet gerekçelerini açık bir dille ilan ettiler. Bunun yanı sıra Kandil’den bu referandumun “gereksiz (zamansız) ve etkisiz” olduğuna dair açıklamalar yapıldı. Keza PYD’nin ne olumlu ne de olumsuz herhangi bir açıklama yapmamasından, referandumu gündemine dahi almadığı anlaşılıyor.

Durum bu şekilde devam etseydi Barzani’nin bütün hesapları boşa çıkacaktı. Fakat sona doğru yükselen tepkiler durumu Barzani’nin lehine çevirdi. Karşı çıkışların dili sertleşip tehditlere varınca Barzani açısından referandumun sonucu belli olmaya başladı. Neticede kazanan Barzani oldu diyebiliriz. Ancak bu referandumun Kürt halkına bağımsızlık getirip getirmeyeceği konusu tartışmalıdır. Zira baştan itibaren niyet, salt prestij kazanmaya odaklıydı. Şimdi de bu mesele, “en prestijli” olanın elinde her açıdan bir “pazarlık aracı” olarak duruyor. 

Sonuç yerine

Barzani’nin bağımsızlık referandumu bu ölçütlere göre eleştirildiğinde, özellikle sol-sosyalist kesimlere yönelik liberal bir saldırganlıkla bunun “Kürt düşmanlığı” olarak lanse edildiğini gördük.

Liberallerin yeni tabusu olarak ortaya çıkan tablo şu oldu: “Vaziyet ne olursa olsun Kürtler eleştirilemez, eleştiren ise “Kürt düşmanıdır”!..  

Özellikle bu süreçte “Kürtlerin hassasiyetleri” araçsallaştırılarak, her zaman hayata emekten yana bakan sol/sosyalistlere liberal bir gömlek giydirilme çabasının alenen ortaya çıktığını ve bu kalıba girmeyenlerin de -kısa yoldan- “Kürt düşmanı” olarak  ilan edildiğini gördük. 

Neyse ki, KYB’nin, Goran hareketinin, PYD’nin, Kandil’in vd.  “Kürt düşmanlığını” ilan eden bir liberal görmedik!..