Temel sorun işçi sınıfının politik perspektifinin üretilmesi

Sosyal-İş Sendikası Genel Başkanı Metin Ebetürk ile söyleşi: / 01-09-2017

Sosyal-İş Sendikası Genel Başkanı Metin Ebetürk ile söyleşi: Temel sorun işçi sınıfının politik perspektifinin üretilmesi

Türkiye’de Saray Rejimi’nin iktidarı toplumsal yaşamın her alanında karşılığını bulsa da ister istatistiki olarak, ister siyasal veya ideolojik ölçütler bakımından değerlendirildiğinde, Saray Rejimi’nin saldırılarının ve tahribatının en yoğun olduğu, en fazla zarar verdiği ve en hukuksuz biçimlere büründüğü alanların başında emekçi sınıfların iş ve yaşam koşulları geliyor.

Ancak aynı anda, ülkemiz işçi sınıfının parçalı veya kısa vadeli de olsa hakları için direndiği, direnme imkanlarını zorladığı, deyim yerindeyse içinde bulunduğu kuşatmayı yarmaya uğraştığı da görülüyor. Üstelik, Tekel işçilerinin ya da metal işçilerinin daha yakın zamanlardaki büyük direnişleri, işçi sınıfımızın kararlı ve dirençli bir örgütlülük ile harekete geçtiğinde ne kadar sarsıcı sonuçlar yaratabildiğinin örnekleri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

Böylesi bir tabloda, kuşkusuz, gözlerin çevrildiği ilk yer işçi sınıfının tarihsel olarak en önemli özörgütlenme deneyimi olan sendikalar oluyor. Türkiye’de güçlü, dirençli ve birçok kazanımın altında imzası olan bir sendikal mücadele geçmişinin var olması da günümüzde işçi ve emekçilerin yaşadığı ağır koşullar karşısında sendikal mücadelenin görevlerini tartışmaya açık hala getiriyor.

Bu sayımızda, oldukça geniş bir çerçeveden başlayarak, hem kapitalizmin dünya ölçeğindeki işçi düşmanı uygulamalarını hem de Türkiye’de Saray Rejimi eliyle yürütülen vahşi saldırıyı, DİSK’in en büyük ve etkin sendikalarından olan Sosyal-İş Sendikası Genel Başkanı Metin Ebetürk’le konuştuk. Doğal olarak, bu söyleşide Türkiye’de emek hareketinin ve sendikal mücadelenin sorunlarına, görevlerine ve önümüzdeki mücadele başlıklarına da değindik.

Bu keyifli ve bilgilendirici söyleşi için Metin Ebetürk’e teşekkür ediyoruz.

Yön: Kolaylıkla ulaşılan birçok çalışmaya ve gündelik hayatta da karşılaştığımız deneyimlere bakılırsa, dünyada ve Türkiye’de emekçi sınıflar günden güne daha da yoksullaşıyor, daha ağır sömürü koşullarına mahkum ediliyor, güvencesizlik ve işsizlik gibi başlıklarda daha fazla baskı altına alınıyor, genel olarak söylersek işçi sınıfının durumu bir felaketi andıracak ölçüde kötüleşiyor. Bu tabloyu bizim için özetler misiniz? Dünyada işçi sınıfının güncel durumuna baktığınızda ne görüyorsunuz?

Metin Ebetürk: İşçi sınıfımızın bugün içinde bulunduğu durumu anlayabilmek için öncelikle dünya kapitalist sisteminin ve sürmekte olan sınıf savaşımlarının doğru kavranması gerekmektedir. Toplumsal hayatta da değişim, değişmeyen temel gerçekse hepimizin ve tüm kurumların “değişeni” görmesi ve optik ayarlarını tarihsel ve sınıfsal bir perspektifle güncellemesi zorunludur. Bu bir optik ayarıdır. Aksi halde işçi sınıfı biliminin bir dogmaya indirgenmesi tehlikesi söz konusu olacaktır.

O halde, öncelikle kapitalist sistemin tarihsel açıdan en saldırgan, en bağnaz ve en baskıcı dönemlerinden birini sürdürmekte olduğunu belirlemek gerekiyor. Bu durumda, kapitalizmin barbarlığına karşı adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin de en kapsamlı biçimde geçerliliğini sürdürdüğü kabul edilmelidir. Emeğin siyasal, sendikal, kültürel, sanatsal, çevresel başlıklarda, yani hayatın her alanında örgütlü ve etkin olmasının gerekliliği konusunda kuşkuya yer yoktur.

Peki değişen nedir ve biz ne yapmalıyız? Temel soru budur. Bunun yanıtlarını üretirken temel referansımız, işçi sınıfı biliminin yol göstericiliği olacaktır.

“KAPİTALİZMİN DURUMUNU ANLAMAK İÇİN OPTİK AYAR GEREKİYOR”

Öncelikle, dünya kapitalist sisteminin 1970’li yıllarda içine girdiği iktisadi kriz derinleşerek devam etmektedir. Kapitalist sistemin, tarihsel olarak krizini çözebilmek için işçi sınıfının savaşımla elde ettiği ekonomik ve demokratik kazanımlara, ulusal kurtuluş savaşımı vererek kapitalist boyunduruğu ret eden ülkelere veya anti-emperyalist demokratik yığın hareketlerine saldırmayı tercih ettiğini biliyoruz. Son aylarda Venezuela’da yaşananları, yarım yüzyılı aşkın süredir başta Filistin olmak üzere Ortadoğu’da yaşananları böyle okumak gerekiyor.

70’li yıllarda türetilen Yeşil Kuşak veya Büyük Ortadoğu Projesi gibi özgürlük, demokrasi soslu ABD operasyonları ise, kapitalist sistemin “algı operasyonlarından” sadece ikisidir. Kan, gözyaşı ve yaratılan savaş bulutları dağıldığında, başta petrol olmak üzere, hammadde kaynaklarının, stratejik toprakların ve pazarların el değiştirdiği görülür. Bu noktada kapitalist-emperyalist sistemin kriz aralıklarının da artık “birkaç yıla” kadar daraldığı, kapitalist sistemin soluk almakta zorlandığı ortadadır. Bu olgu, kapitalist sistemin savaşa, nükleer denemelere, kimyasal silahlara, etnik savaşlara veya din-mezhep savaşlarına başvurmaktan çekinmeyeceğini de gösteriyor.

Yugoslavya’da yaşanan soykırım ve parçalanma, Afganistan-Pakistan bölgesinde durmayan kan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bahar ve özgürleşme diye sunulan terör, Orta Afrika ülkelerinde kışkırtılan etnik ve dinsel soykırımlar, Latin Amerika’da ise demokratik halkın tercihlerine rağmen dayatılan politik ve askersel denemeler kapitalizmin krizini aşmak adına sahneye koyduğu uygulamalardan sadece birkaçıdır. Son yıllarda başta Irak ve Suriye olmak üzere, dünyada yaratılan terör olaylarının çoğunun tetikçisi olan IŞİD-Taliban ve benzeri “din” maskesi kullanan terör örgütlerinin de ABD kontrolünde olduğu artık çok daha açık görülebiliyor. Bu tablo, 2001 yılında Dünya Ticaret Merkezi binalarına uçaklarla yapılan saldırılar hakkında bir fikir vermektedir. Sadece bu bombalamalar “gerekçe” gösterilerek Afganistan’dan Libya’ya kadar birçok ülkeye yönelik işgal ve yağmalama gerçekleştirildi. Dünya 16 yıldır, kapitalist dünya bu yağmalama için bir “gerekçe” mi ısmarladı diye düşünmektedir.

“KAPİTALİZM DEĞİŞMİYOR, DEĞİŞEN BASKI VE KIYIM ARAÇLARI”

Görülüyor ki, kapitalist sistem çıkarları için hedeflediği bölgelerde öncelikle istikrarsızlaştırma politikaları yürütmekte, birlikte ve barış içinde yaşayan kitleleri duygu olarak parçalamakta, düşmanlaştırmakta ve daha sonra da iç savaşlara sürüklemektedir. Bu nedenle ülkede ve dünyada barış talebi doğrudan kapitalizme karşı bir duruş anlamı taşımaktadır.

Günümüzde kapitalist politikalar sonucunda milyonlarca insanın yaşamını yitirmesi, soykırımlar, kimyasal silah kullanımları, milyonlarca insanın yurdunu terk etmek zorunda kalması, yağma, talan ve insan haklarının ayaklar altına alınması sıradan uygulamalar haline gelmiştir. Ülkemiz de emperyalizmin büyük saldırganlığından payına düşeni fazlasıyla yaşadı. Bugün hala hayatımızı direkt olarak belirleyen 12 Eylül Askeri Faşist Darbesinin ABD’nin emir ve yönlendirmesiyle gerçekleştiğini bilmeyen kaldı mı? O halde diyebiliriz ki, kapitalizm değişmiyor. Sadece baskı ve kıyım araçları değişiyor.

Bu tablo, dünya çapında yaşam hakkı başta olmak üzere insan hakları için, barış ve esenlik için, sömürü ve savaşa karşı emek ve insani değerler için ve dünyanın yaşanabilir bir gezegen olarak kalabilmesi için kapitalizme karşı durmak gerektiğini çok açık ve net olarak gösteriyor.

Emek ve sınıf örgütleri optik ayarlarını bu şekilde yapmadığı durumda, küresel kapitalizme hizmet edeceklerdir. Özelleştirmeleri savunmak, kıdem tazminatlarının fona devrini desteklemek, bireysel emeklilik öykülerine inanmak, grev ertelemeleri sırasında kafaları kuma gömmek veya “dünya değişti” gibi süslü sözcüklerle sermaye ve düzen siyasetinin dümen suyunda emeğin savunuculuğunu yapma iddiaları gibi uygulamalar tipik optik ayarı bozukluklarıdır.

Yön: Çizdiğiniz tablodaki karanlığa karşın, Türkiye’de emek hareketinin genel bir durgunluk içerisinde olduğunu söylemek doğru mu, yoksa çok çeşitli işkollarına yayılmış, parça parça direnişlerin gösterdiği şey alttan alta kabaran bir öfke ve arayış mı?

Metin Ebetürk: Belirttiğimiz gibi, ülkemiz 1980’e kadar burjuvazinin temel birikim modeli olan ithal-ikameci modeli tercih ederek gelmiştir. 1980’e geldiğimizde burjuvazi dünya kapitalist sistemine entegre olmak üzere 24 Ocak 1980 tarihinde Demirel hükümeti tarafından yürürlüğe konan ekonomik politikaları hayata geçirmek istemiştir. Bu tercihin karşısındaki en büyük engel DİSK ve DİSK’e bağlı sendikalar ile işçi-sendika hareketi ve yükselen demokratik yığın muhalefetiydi.

Mücadele sertleşirken, burjuvazi ülkede adı konulmamış bir iç savaş senaryosunu hayata geçirdi. Her gün onlarca üniversite öğrencisi, genç, aydın, yazar, ilerici, devrimci, demokrat, komünist sokak ortasında paramiliter güçler tarafından öldürüldü. İşçi-sendika hareketinin ve Maden-İş sendikasının lideri, yoldaşımız Kemal Türkler yine aynı güçler tarafından öldürüldü. İşçi sınıfımızın en savaşkan konfederasyonu olan DİSK ve bağlı sendikaların yöneticileri, işyerleri temsilcileri, militanları işkenceden geçirildi. Sendikamızın Genel Başkanı Özcan Kesgeç’in de aralarında bulunduğu DİSK ve DİSK’e bağlı sendikacıların yöneticileri idamla yargılandı ve uzun yıllar hapishanelerde tutuldular. Konfederasyonumuzun 12 yıl boyunca faaliyetleri yasaklandı. On binlerce DİSK üyesi işçi işini kaybetti. Elbette baskı, işkence sadece DİSK üyeleri ile sınırlı değildi. Ülkenin tüm ilerici, yurtsever, devrimci, demokrat ve komünistlerine karşı büyük bir cadı avı başlatıldı.

Sanayi kentlerinde bilinçli-öncü işçilerin fabrikalara sokulmaması için kara listeler oluşturuldu. Bununla da yetinilmeyerek; demokratik sınıf hareketi ve kitle sendikacılığı anlayışının karşısına “değişim” iddiası ile sosyal diyalog sendikacılığı dayatıldı. Sonuç olarak, işçi-sendika hareketimizin bugün içinde bulunduğu durumu doğru anlayabilmenin yolunun, dünyada ve ülkede son 40 yıldır süren ve bugün de tüm yaşamımızı belirleyen büyük alt üst oluşu sınıfsal olarak anlamak ve yorumlamaktan geçtiğini düşünüyorum.

“YASALAR VARDIR, AMA UYGULAMA YASALARI HİÇE SAYMAKTADIR”

Yön: Özetlemiş olduğunuz tarihsel çerçeveye bağlı ya da ondan bağımsız olarak memleketimiz işçi-sendika hareketinin bugünkü akut problemlerini başlıklar halinde sıralarsak neler söylemek istersiniz?

Metin Ebetürk: Öncelikle yürürlükteki yasal mevzuat örgütlenme, toplu sözleşme ya da grev hakkının kullanılmasının önündeki en büyük engeldir. Üyeliklerin bakanlığa bildirilmesi, çoğunluk tespitlerinin rakip sendika ve işverene bildirilmesi, bunlara keyfi “itiraz” haklarının tanınmış olması ve sürecin kolaylıkla yıllar süren yargı süreçlerine havale edilebilmesi, sadece adı “iş güvencesi” olan fakat gerçekte patronların neredeyse sınırsız işçi çıkarma yetkisine sahip oldukları bir tablo. Ayrıca işkolu ve işyeri sendikal barajları yasalarda yazılı olan kısıtlı hakların dahi kullanılmasına olanak vermiyor.

Bunca engellerin yanı sıra, en son AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı’nın sermaye gruplarına grev ertelemeleri ile ilgili olarak ortaya koyduğu düşüncelere paralel olarak, OHAL gerekçesi ile grev hakkının yasaklanması yürürlükteki baskı ve kısıtlılıkların sadece bir bölümüdür. Ayrıca, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin artması örgütsüzlüğü yaygınlaştırırken, emekçilerin kazanılmış haklarının ve yasal çalışma standartlarının da fiilen ortadan kalkmasına yol açmaktadır. Kayıt dışı ekonomi ile birlikte kaçak işçilik cesaretlendirmektedir.

Konfederasyonumuzun araştırmalarına göre 7 milyonu bulan işsizlik, kayıt-dışı, kaçak ve göçmen işçilik sosyal standartları alt üst ederken, sendikal örgütlenmenin ve toplu pazarlık hakkının önündeki en önemli engelleri teşkil etmektedir.

Yasalar vardır ancak uygulama yasaları hiçe saymaktadır. Ülkemizde sendikalaşma ve toplu pazarlık hakkı ile ilgili olarak ele alınması gereken temel konu budur. Çok somut bir örnek vereyim. Sendikalaşma anayasal bir haktır. Konuyla ilgili olan ILO 87 ve 98 sayılı sözleşmeler de parlamentomuz tarafından onaylanarak iç mevzuata dahil edilmiştir. Buna rağmen sendikalaşma sırasında işçi atılmaktadır. Açıkça anayasa ve yasalar çiğnenmektedir. Ve bu, yapanın yanına kar kalmaktadır. Ülkemizde sendikal örgütlenme yapılmıyor değil. Yapılıyor ancak, işçiler yasal haklarını kullandıkları zaman yasalar çiğnenerek işlerini ve ekmeklerini yitirmektedir. Bu tablo değişmelidir!

Hiç kimse yasal hakkını kullandığı için işsiz ve aşsız kalmaya mahkum edilmemelidir. Bu konuda siyasi irade ortaya konulabildiği dönemlerde sendikal örgütlenmeler etkin olmuş, emeğe ve demokrasiye katkı da sunmuşladır.

“SOL, SOSYALİST SİYASETİN SENDİKAL HAREKETE GÜVENSİZLİK YAYAN ÜSLUBU SORUNDUR”

Bir başka akut problem ise; çok uzun zamandır işçi sınıfı hareketi ile sol, sosyal demokrat, sosyalist ve komünist hareketlerin, kısaca siyasetin ayrı kanallarda akmakta olmasıdır. Yaşanan ve fakat aşılması gereken en temel sorun, emek eksenli politika yapan siyasi çevrelerin sendikal harekete karşı takındıkları ve güvensizliği derinleştiren toptancı üsluplarıdır. Tarihsel olarak biliyoruz ki, sendikal ve siyasal mücadele organik temas kurmamak kaydı ile birbirlerini geliştiren mücadele alanlarıdır. Eleştiri, demokratik ve katkı sunan bir hak olarak kullanılmalı, yol göstermeli ve dayanışma içinde olmalıdır. Yoksa yıkıcı eleştiriyi sermaye örgütleri ve kurumları zaten yapmaktadır. 35 yıldır sadece sendikalara güvensizlik telkin ederek hedefine ulaşabilmiş tek bir siyasal yapı olmadığına göre, bu dil, üslup ve iletişim biçimi değişmelidir.

Yön: Sendikalar ve sendikal hak ve mücadeleler Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük kazanımlarından biri. Ancak bir yandan da günümüzde sendikal mücadelenin ve örgütlülüğün öneminin ve işe yararlığının geçmişe nazaran azaldığı ileri sürülüyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Metin Ebetürk: Kapitalist sistem varlığını sürdürdüğü sürece sendikalar var olacaktır. İşçi sınıfının ekonomik ve demokratik savaşımındaki özörgütü sendikalardır. Bugüne kadar sendikaların yerine daha iyi bir araç yaratılamamıştır. Sendikaların işe yararlılığını işçi sınıfı ile burjuvazi arasında süren savaşımdaki güçler dengesi belirler. İşçilerin eğitim ve mesleki kalifikasyonlarının yükselmesine bağlı olarak çok az sayıda işçinin birikim, eğitim ve vasıflar açısından kişisel pazarlıkla hakkını koruması olanaklıdır. Ancak, çalışanların çok çok büyük bir bölümü halen işçilerin birlikte mücadelesine ihtiyaç duyuyor ve duyacaktır.

Yön: Yukarıdaki sorunun bir uzantısı olarak, Türkiye’de sendika yapısının ve yönetimlerinin sorunsuz olduğu söylenebilir mi? Sendika yönetimleri işçi sınıfının beklenti ve ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabiliyor diyebilir miyiz?

Metin Ebetürk: Elbette, genel olarak sendika yönetimlerinin yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Ama bunu sendikacıların insan olarak yeterli olup olmamasından bağımsız düşünmek zorundayız. Şahısların etkinliği değil, sistem ve kurumsal işleyiş önemlidir. Sendikacıların niteliğini ve mücadelenin şeklini belirleyecek olan, sınıf ve demokratik bilince sahip işçilerin varlığıdır.

Bu kapsamda, eğitim belirleyici bir alan olarak sendikal örgütlenmenin peşi sıra faaliyet üretmeli, işçiler donatılmalı ve örgütler kurumlaşmalıdır. Ülkemizde sendikal faaliyetin görece güdük kalmasının temel nedenlerinden biri, üyeleri çok olan sendikaların eğitim çalışmalarını “öğretici” bir faaliyet olarak örgütlemek yerine gezi, eğlence ve delegasyonu hoş tutma faaliyeti olarak uygulamalarından kaynaklanmaktadır. Öte yandan, daha eğitimli işçi kuşaklarının sendikal faaliyetlere katılımları, ülkede emek eksenli siyasal yapıların daha etkin olabilmesi, eğitimli emeğin “ kapsam dışı” gibi toplu iş sözleşmeleri maddesi ile fiilen sendika-dışı tutulmalarının önlenmesi halinde bu kitleler elbette sendikal harekete “katkı” sunacaklardır.

“BUGÜNÜN TEMEL SORUNU İŞÇİ SINIFININ POLİTİK PERSPEKTİFİNİN ÜRETİLMESİDİR”

Yön: Bugünden başlamak üzere, işçi sınıfının mücadele gücünü de artıracak biçimde sendikal alanda yapılması gereken acil görevler nelerdir? Örgütlenme, direniş ve hak mücadeleleri bakımından hangi işkollarını önemli görüyorsunuz?

Metin Ebetürk: Bugünün temel sorunu işçi sınıfının politik perspektifinin üretilmesinde yaşanan güçlüklerdir. Siyasal perspektif eksikliği sendikal hareketi ekonomizm alanına sürükler. Bu riskin aşılması, siyasal partilerin görev alanıdır. Burada kast ettiğimiz örgütsel-organik bir ilişki değildir. Çünkü sendikalar kitle örgütüdür. Günümüzde temel sorun, emek eksenli siyasal yapıların sendikalarla ilişkide “eleştirmek ve güvensizlik yaymak” şeklinde zarar veren bir yaklaşımı sürdürmesidir. Bu iddiada olanların öncelikle sadece eleştirme kolaycılığından kurtulup elini taşın altına koyma sorumluluğunu üstlenmesi zorunluluktur.

Bunun yanı sıra, mevcut sendikal yapılar hukuksal açıdan 1982 Anayasası perspektifi ile çalışmaktadır. 35 yıllık yapılar, sendikalar için eskimiş yapılardır. Sendikalar örgütlenme ve istatistik, eğitim, araştırma, uluslararası ilişkiler, basın ve halkla ilişkiler, toplu pazarlık, sosyal güvenlik ve hukuk gibi bilinen çalışma alanlarının yanı sıra; genç işçiler, kadın işçiler, emekliler, teknisyenler vb. üye kategorilerine göre; ayrıca örgütlenme alanlarına göre, sorun alanlarına göre, sektörlere göre örgütlenme ve eğitim ekipleri oluşturmalı ve kurumlaşmalıdır. Bu sahada görev alanların gönüllü üyeler olması özellikle tercih edilmelidir. Çünkü, sendikal hareket ancak ve sadece üyelerin faaliyete katılması, görev alması, önermesi ve özgürce eleştirmesi halinde “güncel” ve ihtiyaç duyulan yapılar halini alabilir.

Örgütsel açıdan, emekçilerin en geniş anlamda iş ve güç birliğinin örülmesi tercih değil, zorunluluktur. Çünkü sendikal mücadelenin olmazsa olmaz ilkesi birliktir.

“EMEK EKSENLİ SİYASETLER İŞÇİ MAHALLERİNİ TERK ETTİ”

Yön: Sınıf mücadelesinde ülkenin siyasal gidişatı ile ilgilenmemek gibi eğilimler de her dönemde göze çarpmıştır. Türkiye açısından düşünüldüğünde, ülke tarihinin en karanlık ve acımasız yönetimi sürerken işçi sınıfının siyasetle ve ülke gündemleriyle temas kurmaması mümkün mü? Yoksa işçi sınıfı mücadelesinin aynı zamanda siyasallaşmış bir hareket karakteri kazanması mı gerekir?

Metin Ebetürk: Türkiye işçi ve sendika hareketi ilk şekillendiği günden bu yana her zaman siyasetle iç içe olmuştur. Ancak bu sorunuzu sadece sendikal hareket ve sendika yönetimleri yanıtlayamazlar. Esas olarak, işçi sınıfının politik öncülüğü iddiasında olanların bu soruyu yanıtlaması gerekmektedir.

Sınıfsal değerlerin politik mesaj olarak alınamadığı dönemlerde, sermaye kendi politikasını, kendi iletişim olanaklarını ve araçlarını etkin biçimde kullanarak kitleleri yönlendirmeyi başarabiliyor. İşçi sınıfı güncel politikayı tahmin edilenden çok daha yakından izliyor. Kişisel planlarını ve alacağı siyasi pozisyonu da buna göre belirliyor. Teknik olarak yanlış değil bu tutum. Çevresinde gördüğü siyasi kadrolardan etkileniyor. Siyasal rüzgardan etkileniyor. Anlayabildiği sohbetlerden etkileniyor ve buna göre karar veriyor. Sendikal mücadelede de olanaklıysa DİSK’i ve sol duruşlu temsilcileri seçiyor. Bu, çok yaygın. Çünkü bu kişilerin dürüst ve kararlı mücadele verdiğine inanıyor. Sorun, emek eksenli siyasal yapıların işçi mahallelerini başka kesimlere bırakmış olmalarıdır. İletişim kurulmak zorundadır. Bunu yaparken kullanılacak dil, giyim-kuşam, saç-sakal vs. dikkat edilmelidir. Çünkü biliyoruz ki, iletişim olmadan diyalog, diyalog olmadan etkileşim olmaz.

Yön: Son olarak, bugünden yakın geleceğe bakarken, sendikal hareketiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Metin Ebetürk: Memleketimiz sendikal hareketi bugün dünya sendikal hareketinin yaşadığı sıkıntıları daha derinden yaşamaktadır. Dünya sendikal hareketi de gerek üye bakımından gerekse toplumsal etki bakımından daralmaktadır.

Ama bizler geleceğe umutla bakmak zorundayız.

Memleketimiz sendikal hareketinin yüzyılı aşan bir savaşım deneyimi var. Kökleri 1800’lü yılların ilk yarısına giden işçi hareketimiz; 1872 Tersane İşçilerinin birlikte mücadelesi, 1908 yaygın grevleri, 1920’li yıllarda 1 Mayıs alanlarında yükselen talepler; 1946’da komünistlerin öncülüğünde ivme kazanan sendikal atılım, 1963 Kavel Direnişi ve 1967’de DİSK’in kuruluşu ile başlayan, 15-16 Haziran Genel Direnişi’nde derinleşen ve ruh kazanan mücadele geleneğimiz ve 1980’e kadar süren sendikacılık deneyimimiz bizlerin işçi sınıfına ve onun örgütlerine inanmakta ne kadar haklı olduğumuzu göstermektedir.

Bir başka umut kaynağımız ise şudur: Memleketimiz işçi sınıfı, burjuvazinin karşısına çıktığı ilk günden bu yana işçi sınıfının enternasyonalist ilkeleri ile şekillenmiş bir harekettir. İşçi-sendika hareketimizin ilk şehitlerinden birisi, İzmir-Aydın-Dinar demiryolu hattındaki direnişte şehit düşen bir İtalyan işçidir. Yine Balya madenlerinde 1908’de Fransız işçiler ile Osmanlı tabiiyetindeki işçilerin direnişinin lideri Kürt Mevlüt’tür.

Bize çok şey anlatıyor.

“İŞÇİ SINIFI BİRLİĞİNE VE ÖNDERLİĞİNE GÜVENDİĞİNDE GÖZE ALABİLEN BİR SINIFTIR”

1986 kışında 2650 Netaş işçisinin grevi beklenmedikti… Grev yasaklarına karşı 1987 Petrol-İş yaygın grevleri ile daha da kitleselleşen sendikal mücadelede 1989 Bahar Dalgası beklenmedikti… 1995 yılında 325 bin kamu emekçisinin grevi, ülke tarihinin en büyük grevi oldu. Beklenmedikti… Son yıllarda grev ertelemelerine karşı, işyeri işgali ile cevap vererek toplu iş sözleşmesi özgürlüğünü sökerek alan metal işçilerinin kararlılığı da beklenmedikti..

O halde, bıçak kemiğe dayandığında işçi sınıfının bir şehir olarak ayağa kalkabildiğini ve yüz binler olup Ankara’ya yola düşebildiğini de, özelleştirmeye karşı on binler olup Kızılay’da kalabildiğini de gördük. Ve bu direnişler emek tarihimizde hak ettikleri yeri aldılar. İşçi sınıfı birliğini sağladığında ve önderliğe inanıp, güvendiğinde “göze alabildiğini” her zaman göstermiştir.

Sonuç olarak, işçi-sendika hareketimiz sadece burjuvazinin baskı ve kısıtlarıyla malul değil. Bugün işçi-sendika hareketimiz, bir yanı ile başta şovenizm, gericilik gibi burjuva siyasetlerinin saldırısının hedefi halinde iken, diğer taraftan sol adına kimlikçi, liberal, sınıf dışı akımlar işçi-sendika hareketi içerisinde yer bulmaktadır.

Yapılması gereken ise çok basittir: İşçi sınıfı ve emekçilerin yanında olması gereken herkesin, bütün sorumluluğu sendika ve sendika yöneticilerini eleştirme kolaycılığına indirgemeden ve de ilk iş olarak sendikal yönetimleri ele geçirme hevesine kapılmadan; düşünsel ve fiziksel bakımdan emeğin mücadelesi, direnişi ve umutlarının yanında yer almasından geçmektedir. Bu dayanışmanın üreteceği düşünsel iklim ve mücadele kararlılığına herkesin gereksinimi vardır. Lenin’in dediği gibi “daha az tumturaklı laf, daha çok iş yapmaya” ihtiyacımız vardır.