Borçlanma ve işsizlik kıskacında işçi sınıfı

Serkan Öngel / 01-09-2017

İşsizlik Türkiye’nin en temel meselelerinden biri olmayı sürdürüyor. Ancak siyasal iktidar bu sorunu istatistiksel bir mesele olarak ele alma eğiliminde. TÜİK tarafından açıklanan veriler iki hanenin altında bir noktaya geldiğinde büyük bir saadet yaşanıyor. Bütün mesele sanki bu. İki hane ile savaş sadece işsizlik verilerinde değil enflasyon verilerinde de temel konulardan biri haline gelmiş durumda. Oysa işgücü istatistikleri yaşanan gerçekliği ortaya koymaktan son derece uzak.

Sonuçta istihdam rejimindeki dönüşümle beraber sadece çalışma biçimleri değil, işsizlik biçimleri de çeşitlenmiş durumda. O yüzden işsizlik deyince “nasıl bir işsizlik?” sorusunu da sormak gerekiyor.

İşsizsinizdir ama umutsuz olduğunuz için iş aramaktan vaz geçmiş olabilirsiniz. İşsizsinizdir ama eğitim adı altında çalıştırılıyor olabilirsiniz. İşsizsinizdir ama bir iki saatliğine bir yerlerde karnınızı doyurmak için çalışmış olabilirsiniz. İşsizsinizdir, işsizlik fonundan faydalanarak bu kötü günlerde yaşadığınız zorlukları kısmen gideriyor olabilirsiniz.

Tüm bu kategoriler içinde Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre kah çalışan, kah istihdamda olmayan, kah işsiz olabilirsiniz.

Bu kategorilerin her biri sizin için belirlenmiş kategoriler.

Sonuçta yüksek işsizlik oranları, AKP’li yıllar boyunca, Türkiye çalışma hayatının ayrılmaz parçalarından biri.

TÜİK verilerinden bir hesaplama yaparsak 1990-2002 yılları arasında ortalama işsiz sayısı 1 milyon 764 bindi. İşsizlik oranı yüzde 7,9 seviyesindeydi. Umutsuzların da dâhil edildiği geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 9,9’du.

AKP’li yıllarda bu rakamlar ne oldu?

2003-2015 yılları arasında ise işsiz sayısı ortalama 2 milyon 603 bini buldu. Ortalama işsizlik oranı yüzde 10,6’ya ulaştı. Geniş tanımlı işsizlik ise ortalamada yüzde 16,7 oldu. Yani işsizliğin 2001 krizi ile artan ateşi hiç düşmedi.

TÜİK tarafından Ağustos ayında açıklanan 2017 yılının Mayıs dönemi için işsiz sayısı 3 milyon 225 bin.

Bu veri Mayıs dönemleri açısından bir rekor. 2009 yılının Mayıs döneminde yani krizin etkileri ağır bir biçimde yaşanırken metodolojik düzeltme sonrası işsiz sayısı 3 milyon 29 bindi. Bugün Türkiye’de kriz döneminden yaklaşık 200 bin fazla işsiz var. DİSK-AR verilerine göre ise 2017 Mayıs dönemi için geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 17,3. İşsiz sayısı ise 5,8 milyon kişi.

Yangın sönmüyor

Bu tablo sönmeyen bir yangının iyice alevlendiğini gösteriyor. Üstüne üstlük 2009 kriz döneminden farklı olarak aktif işgücü programlarına katıldığı için istihdamda görünen, yani işsiz sayılmayan 500 bine yakın işsiz var. Bu kişiler işsizlikle ilgili bu tabloya dahil değiller.

TÜİK’e göre istihdamda olmanın koşulu yevmiyeli, ücretli, maaşlı, kendi hesabına, işveren ya da ücretsiz aile işçisi olarak referans dönemi içinde en az bir saat bir iktisadi faaliyette bulunmak.

Bir iş ya da meslekte bilgi veya beceri kazanmak amacıyla belirli bir menfaat (ayni ya da nakdi gelir, sosyal güvence, yol parası, cep harçlığı vb.) karşılığında çalışan çıraklar ve stajyer öğrenciler de istihdam halinde olanlar kapsamına dahil ediliyorlar.

Buna göre istatistiklerde işsiz sayılmamanızı sağlayan programlar şunlar :

  • Mesleki Eğitim Kursları
  • Girişimcilik Eğitim Programları
  • İşbaşı Eğitim Programları
  • Toplum Yararına Programlar

Çünkü düzenlenen faaliyetlerden yararlananlara eğitim ya da katılım süresince yol-yemek gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaları amacıyla ödemeler (günlük 20-50 TL) yapılıyor. Toplum Yararına Programlar’da ise bu ödemeler asgari ücret düzeyinde oluyor.

Üstelik bu kişilerin önemli bir kısmı eğitim adı altında çalıştırılırken kendilerine yapılan ödemeler işsizlik fonundan karşılanmakta. İşverenlere işsizlik fonundan ücretsiz işgücü arzı sağlanmakta.

İstihdam alanında yaşanan krizin işçilere ödettiği en ağır bedel işsizlik. Esneklik uygulamaları kriz dönemlerinde şirketlerin direncini ve aynı zamanda hareket (küçülebilme) kabiliyetlerini artırırken, işçiler açısından daha fazla kırılganlığa neden oluyor.

Milyonlarca işsizin olduğu koşullarda, yaşamak için emeğini satmak zorunda olan milyonlar, kendilerine dayatılan güvencesizliğe teslim oluyor. Tek dayanakları olan dayanışma örgütleri, sendikalar da pek ortalarda yok. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre işçilerin % 90’u sendikasız.

İşçilerin işten atılan arkadaşlarının arkasında durmak bir yana, arkasından bile bakamadığı bir dönemden geçiyoruz.

Dolayısıyla güvence kavramı yeni istihdam rejiminde iflas etmiş durumda. Güvenceli çalışmanın kalesi sayılan kamu sektörü ise büyük oranda taşeron firmaların denetimine terk edilmiş durumda. 2013-2016 (Ağustos) dönemleri arasında kamuda alt işverenler tarafından

çalıştıranların sayısı yaklaşık % 40 oranında artarak 586 binden 823 bine yükseldi. Yani kadro bekleyenlerin sayısı 237 bin kişi arttı (TBMM soru önergelerine verilen cevaplardan hesaplanmıştır). Peki bu dönemde kamunun memur ya da işçi olarak doğrudan istihdam ettiği kişi sayısındaki artış nedir? Kadro istatistiklerine göre Eylül 2013-Eylül 2016 dönemlerinde söz konusu artış sadece 273 bin kişidir. Yani yüzde 8’dir. Buna göre taşerona kadro müjdesi verilirken, kamuya alınan yaklaşık her iki kişiden biri taşeron işçisidir.

Suriyeli işçiler

Bir de resmi verilere yeterince yansımayan Suriyeli işçiler var. TÜİK’in resmi internet sitesinde, İşgücü İstatistikleri Mikro Veri Seti, 2016 bölümünde “Hanehalkı işgücü̈ araştırması sonuçları, nüfus projeksiyonlarına göre ağırlıklandırılmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu, 2013 yılında en güncel nüfus bilgilerini kullanarak nüfus projeksiyonlarını yenilemiştir” denilmektedir.

2013 yılından bugüne öngörülen nüfus verilerinde Suriyeli mültecilerin izlerini bulmak mümkün değildir. Nüfus istatistikleri ve projeksiyonları için referans verilen Adrese Dayalı Nüfus Kayıt İstatistikleri’ne göre yurtdışında doğanların doğum yeri ve cinsiyete göre dağılımı, 2014-2016 verileri bize bu durumu somut olarak göstermektedir. Söz konusu istatistiklere göre 2016 yılında doğum yeri yurt dışı olanlarda birinci sıra 374 bin kişi ile Bulgaristan’dır. Bulgaristan’ı 273 bin kişi ile Almanya, 146 bin kişi ile Irak doğumlular takip etmektedir. Suriye doğumlular ise 98 bin kişi ile dördüncü sırada yer almaktadır. 

Türkiye’de kayıtlı 3 milyon Suriyeli bulunmaktadır. Bunların nüfus projeksiyonlarında ve adres kayıt sisteminde yer almaması TÜİK İşgücü İstatistiklerinin yaşadığımız gerçekliği yansıtmak açısından ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldığını ortaya koymaktadır.

Buna karşın uzun bir süredir düşüş eğilimde olan kayıtdışılık son dönemde ciddi bir artış göstermiştir. Mayıs 2016-Mayıs 2017 döneminde istihdam edilen 621 bin kişinin 327 bini kayıtdışıdır. Yani yeni istihdamın % 52’si kayıt altında değildir. Sonuç olarak istihdam alanında kriz tahmin edilenden de büyüktür.

Borçluluk

Gelir ve istihdam güvencesini yitirmiş olan geniş emekçi kitleler açısından borçluluk da giderek baş edilmesi zor olan bir alan haline gelmiş durumdadır.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun verileri bu sürecin nasıl bir gelişme eğilimi gösterdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

2002 yılının Aralık ayında Türkiye genelinde tüketici kredilerinin toplam tutarı yaklaşık 2 milyar TL düzeyindeydi. Bu tutar 2,5 yıl gibi kısa bir sürede 10 kat artışla, 2005 yılının Temmuz ayında 20 milyar TL’ye ulaştı. Bugün söz konusu tutar 340 milyar TL seviyesinde.

Hane başına düşen ortalama tüketici kredisi borcu 348 TL’den 17 bin TL’ye yükseldi (ortalama 4 kişilik hane esas alınmıştır; nüfus verileri TÜİK verisidir). Kredi kartları ile birlikte hane başına düşen güncel ortalama borç miktarı 21 bin TL’dir. Bu borcun yaklaşık bin TL’si takiptedir.

Bu çerçevede Birleşik Metal İş Sendikası tarafından Aralık 2016’nın son haftası ile 2017 yılının Ocak ayının ilk haftası uygulanan üye kimlik araştırmasının sonuçları çarpıcıdır. Bu verilere göre işçilerin yüzde 84’ü borçlu olduğunu ifade etmiştir.

Üyelerin üçte biri 10 bin ile 30 bin TL arası borca sahiptir. Yüzde 30’unun ise 30 bin ve üzeri borcu vardır. Ortalama borç miktarı 30 bin civarındadır. En çok borç yüzde 42 ile kredi kartınadır. Kredi kartını yüzde 41 ile tüketici kredileri takip etmektedir. Konut kredisi borcu olanların oranı yüzde 17’dir.

Buna karşın kendi evinde oturanların oranı yüzde 39’dur. Kiracıların oranı ise yüzde 28 düzeyinde kalmaktadır. Sendika üyelerinin üçte biri ailelerinin evinde kalmaktadır. Tasarruf yapabilen sendika üyelerinin oranı sadece yüzde 14’tür.

Borçlar, sendika üyelerinin yarısını, hayatını idame ettirmekte zorlanır hale getirmiştir. Dahası üyeler arasında köyden gelir getiren, toprağı olan ya da köyden erzak getirenlerin oranı yüzde 5’i bulmamaktadır.

Ancak işçilerin borçlara karşın mücadele eğilimi azalmamaktadır. Nitekim “borçlar çok zorluyor” diyenler arasında “sonunda grev de olsa mücadelede kararlıyız” diyenlerin oranı (% 76) “borçlar zorlamıyor” diyenlere göre (% 64) daha yüksektir.

Sendikanın örgütlü hareket edebilme becerisi de mücadele eğilimini artırmaktadır.

Bu nedenle özellikle metal sektöründeki TİS süreçleri açısından grev olgusu olağanlaşmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı bir konuşmada; “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i” demesi boşuna değildir. Metal sektörü, başta otomotiv olmak üzere, Türkiye açısından en ihracatçı sektör konumundadır.

İşçilerdeki mücadele eğilimindeki artış, ayakta kalma stratejisini yabancı sermayenin beklentilerini karşılamak, onlara daha fazla taviz vermek üzerine kuran bir siyasal iktidar açısından ciddi bir tehdittir.

Yatırım ortamını iyileştirme adı altında sürdürülen politikalar, vasfın değersizleşmesi, iş ve gelir güvencesinin ortadan kalkması, işsiz kalmakla çalışmak arasındaki ayırımın belirsizleştiği esneklik uygulamalarının yaygınlaşması, işçi sınıfındaki hoşnutsuzluğu artırmaktadır.

Bu hoşnutsuzluk referandum sürecinde özellikle sanayi kentlerinde somut bir tepki olarak kendini ifade etmiştir. Ancak işsizlik, ağır çalışma koşulları ve düşük ücret dayatması altında işçilerin artan hoşnutsuzluğu, örgütlü bir güce dönüşememektedir.

Bunun temel nedenlerinden biri siyaset zemininin kimlik temelinde şekillenmesidir. İşçinin siyasal tercihlerini belirleyen üretim sürecindeki konumu değil, tehdit altında gördüğü dinsel, etnik vb. kimliğidir.

Mevcut siyasal iktidara karşı gerçek bir alternatif işçi sınıfının giderek mayalanan öfkesini örgütlemek durumundadır. Aksi taktirde işçilerin kendi gerçekliklerinden bağımsız bir biçimde, dinsel ve etnik kimlikleri etrafında ördükleri siyasallaşma biçimleri, mevcut siyasal iktidarın yansımalarını alternatif diye karşımıza çıkaracaktır.