"OHAL'den istifade": Sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratmak mümkün mü?

Doc. Dr. Hakan Koçak / 01-09-2017

Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade ile anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki hayır, burada greve müsaade etmiyoruz

Öyle ikide bir kalkacak hemen grev, bilmem ne... Kusura bakma arkadaş.

20 Temmuz 2016'da ilan edilen OHAL'in açıkça sınıfsal bir karakteri var ve yukarıdaki ifadeler de bu karakterin ne olduğunu en açık biçimde, tereddüde yer bırakmayacak şekilde anlatıyor.

OHAL döneminde en yaygın ihlal edilen işçi haklarından biri grev hakkı oldu. 2002'de başlayan AKP iktidarında, OHAL öncesi yıllarda toplam sekiz grev ertelenmişken, sadece bir yıllık OHAL uygulaması boyunca beş büyük grev milli güvenlik, genel sağlık ve finansal istikrarı bozucu olduğu gerekçesiyle ertelendi/yasaklandı. Grev hakkına dönük engellemeler sadece grev ertelemeleri ile sınırlı kalmadı. Grev ertelemelerinin (yasaklamalarının) kapsamı da genişletildi. 678 sayılı KHK ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63. maddesine “Karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev veya lokavt; genel sağlığı veya millî güvenliği, büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu nitelikte ise Bakanlar Kurulu bu uyuşmazlıkta grev ve lokavtı altmış gün süre ile erteleyebilir” hükmü eklendi. Böylece Anayasa Mahkemesi’nin 2014 yılında iptal ettiği şehir içi toplu ulaşım ve bankacılık sektöründeki grev yasakları 678 sayılı KHK ile dolaylı olarak geri getirildi. Dahası “finansal istikrarı bozucu grev” ifadesi mevzuata girmiş oldu ve ekonomik nedenlerle grev ertelemenin önü açıldı.

İktidar mensuplarının sürekli olarak tekrarladıkları “OHAL vatandaşa zararlı değil, OHAL vatandaşa/millete dokunmuyor” türü ifadelerin gerçeği yansıtmadığı yalnızca bu örnekte bile görülüyor. Halkın ezici çoğunluğunu oluşturan emekçilerin yoğun bir güvencesizlik atmosferinde, temel çalışma haklarından her an mahrum kalma riski altında işlerine gidip geldikleri, sözleşme, grev gibi haklarını fiilen kullanamaz halde oldukları, sermayenin mutlak hakimiyetine girmek zorunda bırakıldıkları, siyasi görüşlerini, kanaatlerini ifade etmekten çekinir hale getirildikleri bir ortamda vatandaşa/millete dokunmayan, zarar vermeyen bir OHAL’den söz etmek elbette olanaksız.

Sendikal alanda otoriter-korporatist rejim inşası

AKP sendikal alanda, daha önce Aziz Çelik'in tanımladığı gibi, otoriter-korporatist bir rejim inşa ediyor. Kurulan yeni siyasi rejime paralel olarak ilerleyen bu rejimin ana aktörleri ise Hak-İş ve Memur-Sen. Biri işçi, diğeri ise kamu emekçileri sendikası olarak son yıllarda olağanüstü üye artışları yaşayan bu iki konfederasyon kurulan bu rejimde AKP'nin muhatap aldığı asli -ve giderek yegane- sendikal oluşumlar olma yolunda.

Hak-İş 2013’den bu yana (Temmuz 2017) 378 bin yeni  üye kazandı ve üye sayısını 166 binden 545 bine yükseltti. Ocak 2013’ten bu yana Hak-İş’in üye artış oranı % 226 oldu. Bu dönemde Hak-İş’in özellikle kamuda ve taşeron işçiler arasında hızla örgütlendi(rildi)ği görülüyor. Hükümetin açık desteğini alan Hak-İş'in üye sayısı Türk-İş’e yaklaşıyor. Bu hızlı artışın arkasında taşeron şirketlerde çalışan işçilerin toplu iş sözleşmesi yapmasını kolaylaştıran 11 Eylül 2014 tarihinde yayımlanan 6552 sayılı torba yasa ve 17 Mart 2015 tarihinde yayımlanan taşeron şirketlerde toplu iş sözleşmesi yetkisi almayı kolaylaştıran yönetmelik değişikliğinin yarattığı fırsatların kamu idarecilerince Hak-İş'e yönlendirilmiş olması yatıyor.

Yeni Çalışma Bakanı tam da bu operasyonun can damarlarından biri olan kamu hastanelerindeki taşeron işçilerin Hak-İş'te örgütlendirilmesi süreci içinden gelen bir isim. Kendisi Şubat 2014'te kurulduktan iki ay sonra yaptığı genel kurulda oy birliği ile Hak-İş'e katılmaya karar veren Öz Sağlık-İş Sendikası'nın ilk yönetim kurulu üyelerinden biri. Temmuz 2014 istatistiklerinde üye sayısı 2800 olarak görülen sendika bir yılda bu sayıyı 7000'e, 2 yılda 13.400'e çıkartıyor; Ocak 2017'de ise 16.200 üye ile işkolunun en büyük sendikası haline geliveriyor. Türkiye'nin mevcut koşullarında dikkat çeken böylesine hızlı bir büyümenin arka planında ise DİSK'e bağlı Dev Sağlık-İş'in yıllar boyunca sağlıkta taşerona karşı yürüttüğü militan mücadele ile kazandığı üyelerin türlü oyunlarla elinden alınması operasyonu yatıyor.

Bu yıl Mayıs ayında ILO Uluslararası Çalışma Konferansına katılacak olan Türkiye çalışan kesimi delegeliğinin Çalışma Bakanlığı tarafından, en çok üyeye sahip konfederasyon durumuna geldiği için bir oldu-bitti ile Memur-Sen'e verilme girişimi çeşitli itiraz ve tartışmalarla, şimdilik, durdurulmuş bir girişim olsa da bazı ipuçlarını veriyor. Bakanlığın son kamu emekçileri toplu sözleşme görüşmelerinde, eşbaşkanlarının KHK ile ihraç edilmiş olmasını bahane ederek, KESK'i TİS görüşmelerine kabul etmeme tutumu da bir başka ve çok ciddi örnek.

Tüm bunlar önümüzdeki süreçte KESK'in ve belki DİSK'in marjinalleştirilmeye çalışılacağına dair işaretler. Öte yandan içine girdiği derin suskunluğa ve hareketsizliğe rağmen Türk-İş'in, Hak-İş lehine eri(til)mesi de söz konusu. Yayınlanan son istatistikler Türk-İş'in temsil kapasitesinin düştüğünü gösteriyor. Sendikalı işçilerin %55,9’u Türk-İş, %33,5’i Hak-İş ve %9’u ise DİSK tarafından temsil ediliyor. Türk-İş 2013 Ocak ayında sendikalı işçilerin %71’ini temsil ederken bu oran Temmuz 2017’de %55,9’a geriledi. Türk-İş'in üye sayısını artırmış olmasına rağmen temsil gücünde büyük bir erozyon yaşadığı gözleniyor. Türk-İş’te bu gerileme yaşanırken Hak-İş ise 2013’te %16,6 olan temsil oranını Temmuz 2017’de %33,5’e yükseltmiş durumda. 544 bin üyeye sahip Hak-İş, tarihi boyunca en yüksek üye sayısına çıkmış oldu.

Türk-İş 70 yıla yaklaşan tarihinde hiç bu kadar suskun ve etkisiz kalmamıştı. Yöneticilerinin ağırlıklı bölümünün DP'li olduğu 1950'li yıllarda bile Türk-İş hükümetle gerilimler yaşamış, muhalefet etmek durumunda kalmıştı. Diğer yandan Türk-İş içinde her zaman etkili bir muhalefet hareketi de görülmüştü. Birkaç yıl önce parlayıp sönen Sendikal Güçbirliği Platformu'nun ardından bugün konfederasyon içinde belirgin bir muhalefet odağı bile kalmamış durumda. 

Özetle işçi ve memur sendika konfederasyonlarının yeni çalışma rejimine karşı koyma kapasitesi hayli düşük. İçlerinden ikisi ise zaten bu rejimin asli unsuru olacak gibi görünüyorlar. Memur-Sen'in kamu TİS sürecindeki talepleri ve söylemi ve Hak-İş'in referandum, 15 Temmuz, 1 Mayıs kampanya ve mitinglerindeki performansı, bu iki aktörün aynı zamanda çalışma rejiminin muhafazakar-islamcı bir ideolojik zeminde yeniden inşasında da kritik rolleri olduğunu gösteriyor. Neo-liberal saldırganlığın yarattığı güvencesizlik, işsizlik tehdidi ve örgütsüzlüğün yarattığı zemini istismar eden bu iki oluşum, aynı zamanda işyerlerinde, emek sürecinde sermayenin ve devletin denetim aracı olarak da işlev görüyorlar. Bir anlamda hem makro, hem de mikro düzeyde otoriter bir korporatizmin inşası devam ediyor.

Yukarıda belirtilenler kuşkusuz işçi hareketinin bugünkü resminin tamamını anlatmıyor. Emek Çalışmaları Topluluğu'nun yayınladığı 2016 İşçi Sınıfı  Eylemleri Raporu meseleye bir başka açıdan da yaklaşmamız gerektiğine işaret ediyor. Raporda patlayan bombaların, çatışmaların, OHAL'in etkisiyle 2015’ten 2016’ya işçi sınıfı eylemlerinde yaklaşık olarak üçte birlik bir azalma yaşanmış olsa da, geçtiğimiz yıl 729 eylem gerçekleştiği tespit ediliyor. Bunların 420'si işyeri temelli eylemlerdir ve yaklaşık 50 bin emekçinin katıldığı hesaplanmaktadır. Yasal grevlerin neredeyse olanaksız hale geldiği bir ortamda fiili grevlerin artma eğiliminde olduğu gözleniyor. En örgütsüz işkolu olan inşaat işkolunun aynı zamanda en çok işçi eyleminin gerçekleştiği işkolu olması da dikkate değer. Yıl içinde gerçekleşen işyeri temelli eylemlerin 2015'te %40'ının, 2016'da ise %28'inin sendikaların çatısı dışında örgütlenmiş olması ve sendikaların organize ettiği eylemlerde de KESK, DİSK gibi görece düşük üye sayısına sahip ama mücadeleci sendikal yapılarla, İnşaat-İş gibi bağımsız, militan sendikaların öncülük etmesi yine dikkatle değerlendirilmesi gereken verilerdir. Günümüz OHAL Türkiye'sinde emek hareketi üye istatistiklerinden daha fazlasına bakarak anlaşılabilir ve daha fazlasına yönelerek güçlendirilebilir.  

AKP'nin gündeminde emekçiler yok: Tüm mesai sermaye için

Artık Çalışma Bakanlığı, kuruluş mantığında yatan sosyal siyaset esprisini tamamen yitirmiş durumda. İşçi-işveren ilişkilerini belli bir denge ve uzlaşı içinde tutma, hakemlik rolü oynama ve zayıf taraf olan işçiyi koruma işlevlerini, geçmişte görece zayıf ve eleştirilen biçimde bile olsa, yerine getirmekten uzaklaşmış görünüyor. Sermayenin uzun süredir rüyasını gördüğü tam esneklik ütopyasının uygulayıcısı, koçbaşı olmuş durumda. Çalışma yaşamı ile ilgili olarak yapılan son yasa ve yönetmelik düzenlemeleri, OHAL de fırsat bilinerek, sermayenin önündeki küçük dikenlerin bile ortadan kaldırılmaya çalışıldığını gösteriyor.

394 sayılı Hafta Tatili Kanunu’nun kaldırılması ile hafta tatili değil ama, sanayicilerin hafta tatilinde çalışmak için belediyelerden her yıl izin alma ve harç yatırma yükümlülükleri ortadan kaldırıyor. Böylece işverenlerin hafta tatilinde çalışma yaptırması nispeten kolaylaşmış olacak ve pazar günleri çalışan işçiler ise hafta tatilini diğer günlerde kullanmak zorunda kalacak. 18.06.2017 tarihinde “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve KHK’larda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” içerisine konulan bir madde ile, kamuda ve 50’den az çalışanı olan az tehlikeli sınıftaki işyerlerinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetleri 2020 yılına ertelenmiş oldu. Ardı ardına uygulanan ertelemeler 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun bir göstermelik adımdan ibaret olduğunu da ortaya koymuş oldu. Ertelenen son yasal düzenlemeyle, milyonlarca kamu emekçisi ve özel sektörde çalışan işçi, işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerinden mahrum olacak ve iş kazaları, meslek hastalıkları artmaya devam edecek.

Yine geçtiğimiz günlerde yayınlanan Postalar Halinde İşçi Çalıştırılarak Yürütülen İşlerde Çalışmalara İlişkin Özel Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik de sermayenin bir başka engelini ortadan kaldırmak için düzenlenmiş. Bu değişikliğin yürürlüğe girmesi ile birlikte, işçilerin geceleri 11 saate kadar çalıştırılmaları, 1 saatlik ara dinlenmesi ile birlikte gece vardiyalarının 12 saate kadar uzatılması yasal hale getiriliyor.

Diğer yandan Çalışma Bakanlığı son dönemde bir dizi şovla, kaynağı belirsiz rakamlara dayalı manipülasyonlarla yeni rejimin emekçiler karşısındaki durumunu idare etmeye çalışıyor. Hiçbir eylem planına dayanmayan Sıfır Kaza Kampanyası, resmi rakamların başarısızlığını açıkça ortaya koyduğu İstihdamı Seferberliği, art arda grev ertelemeleri yapılır, KESK başkanları TİS görüşmelerine alınmazken ironik biçimde büyük paralar ve gösterişli toplantılarla sürdürülen Sosyal Diyalog Projesi bazı örnekler. Üstelik bu şovların, seferberliklerin, teşviklerin başlıca kaynağı da emekçilerden kesilen primler ve işsizler için oluşturulmuş bulunan İşsizlik Sigortası Fonu havuzu.

Bugün AKP'nin emekçilere sunabileceği hiçbir şey yok, içinde bulunduğu sıkışmışlık nedeniyle sermayenin önünü açmak için elinde geleni yapacak, Cumhuriyet tarihinin en açık ve pervasız sermaye yanlısı iktidarı olmaya devam edecek.

Mesele bu durum karşısında emek cephesinin ne yapacağı. Burada her mevziyi güçlendirerek işe başlamak gerekiyor kanımızca. Tüm engellere rağmen Düzce'de metal, Bursa'da Aroma işçilerinin sürdürdüğü grevleri desteklemek, Soma'da giderek cılızlaşmış mahkeme önünü kalabalıklaştırmak, belki de yeni metal fırtınalara gebe metal grup sözleşmelerini izlemek, kendilerine verilen sözlerin tutulmayacağı açıkça ortaya çıkan taşeron işçilerinin kadro taleplerini politikleştirmek ve güçlendirmek, KHK'lar, sürgünler ile zulme uğrayan kamu emekçilerinin farklı biçimlerde süren direnişlerini etkin ve görünür kılmak vb.

Artık kimsenin yalnız yürümeyeceği değil, daha ötesi, herkesin kalabalık yürümesi gereken zor ama umutlu zamanlardayız.