Paris İklim Anlaşması: Yeni çözüm aldatmacamız

İlke Bereketli / 01-08-2017

Temmuz ayında İstanbul ve çevresinde su baskınlarına ve büyük maddi hasara yol açan, son 32 yılın en yoğunu olarak kayıtlara geçen iki yağış gerçekleşti. Dokuz gün arayla yaşanan bu yağışlara hazırlıksız yakalanan belediyeler durumu “doğal afet” deyip geçiştirmeye çalışsa da son yıllarda sıkça karşılaştığımız kış ortasında aniden bastıran sıcaklar, yaz ortasında çok kuvvetli yağışlar gibi aşırı hava olayları küresel ısınma gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Geçtiğimiz Haziran’da küresel ısınmayla ilgili uluslararası bir girişim gündeme oturdu. Konu, ABD başkanı Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan ülkesinin çekileceğini açıklamasıydı. Fransa’nın taze Cumhurbaşkanı Macron hemen birkaç saat içinde, Trump’ın seçim sloganına atıfta bulunarak açıklamaya tepki gösterdi. Macron’u Kanada başbakanı Trudeau izledi, yaşadığı düş kırıklığını dile getirdi. Çinli yetkililer de ABD’yi umursamaz davranmakla suçladı. Birkaç gün sonrasında ise Türkiye, ABD’nin tavrından güç alarak anlaşmanın meclisteki onay sürecini askıya aldığını duyurdu. Paris Anlaşması’nın ve ABD’nin geri çekilme kararının yankıları hâlâ sürüyor. Peki nedir bu Paris Anlaşması? Söylendiği gibi küresel ısınmayı durdurabilir mi?

Kısa bir giriş: Küresel ısınma

Küresel ısınma nedir, kısaca anımsayalım: Güneşten gelen ışınlar atmosferden geçerek yeryüzüne ulaşır. Bu ışınların bir kısmı atmosferdeki gazlar, toprak ve okyanuslarca emilir, yerküreyi ısıtır, bir kısmı da buz kütlesi ya da bulut gibi yüzeylerden yansıyarak uzaya geri döner. Ancak özellikle insan etkinlikleri (sanayileşme, kentleşme, ormansızlaşma, kömür, petrol, doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımı, vb.) nedeniyle atmosferdeki miktarı git gide artan sera gazları (karbondioksit, metan, vb.) yansıyan ışınların uzaya dağılmasını engeller. Bu durum ısının gezegenimizde hapsolmasıyla sıcaklık artışına, yani küresel ısınmaya neden olur.

Sorunumuz atmosferde doğal olarak belli bir miktarda bulunan sera gazlarının son yüzyılda insan etkinlikleri nedeniyle aşırı miktarlara ulaşması. Örneğin insan sağlığını ve biyoçeşitliliği tehlikeye atmayacak, atmosferdeki güvenli karbondioksit düzeyi 350 ppm (milyonda bir birim) iken 2016’nın Eylül ayında 400 ppm’e ulaşmış durumdayız. Tehlike çanları çoktan çalmaya başladı. Sanayi Devrimi öncesiyle karşılaştırdığımızda ise gezegenimiz artık 1°C daha sıcak bir yer. Bu sıcaklık artışının yaklaşık 2/3’sinin de 1975 yılından sonra gerçekleştiğini hesaba katarsak, dünya üzerinde yıkıcı iklimsel etkiler yaratabilecek kritik 2°C’lik farkın eli kulağında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kritik eşiğe ulaştığımızda eriyen buzullar nedeniyle kıyı kentleri sular altında kalacak, iç bölgelerde çetin kuraklık yaşanacak, orman yangınları başlayacak, birçok bitki ve hayvan türü yok olacak. Bu çevre felaketlerinin yanında büyük toplumsal sorunlar da baş gösterecek kuşkusuz: yaşam alanları yok olan milyonlarca insan evsiz kalacak, kitlesel göçler yaşanacak, su savaşları başlayacak..

İklim değişikliğinden en çok yoksul ülkelerin etkilenmesi bekleniyor. Oysa bu ülkelerin küresel ısınmaya neden olan karbon salımlarına katkısı yok denecek kadar az. Bu noktada “iklim adaleti” kavramı ortaya çıkıyor ve gelişmiş kapitalist ülkelerin tarihsel sorumlulukları gereği Paris Anlaşması’na yoksul ülkelere göre daha çok ekonomik ve çevresel katkıda bulunması bekleniyor. Anlaşmadan çekilme ya da anlaşmayı dondurma kararlarında can alıcı nokta tam da burası: ekonomi.

Paris Anlaşması ve tüccar olarak Trump

Paris Anlaşması’na yakından bakalım. 2015 yılında 195 ülkenin katılımıyla imzalanan bu anlaşma, Kasım 2016’da toplam sera gazı salımlarının %55’ini oluşturan ülkelerin anlaşmayı kendi parlamentolarında onaylamasıyla resmen yürürlüğe girdi. Bugün Paris Anlaşması’nı 154 ülke onaylamış durumda. Türkiye’nin de içinde bulunduğu 41 ülke ise anlaşmayı imzaladı ancak henüz parlamentolarından geçirmedikleri için onaylamış değil.

Anlaşmanın içeriğine geldiğimizde sıcaklık artışındaki kritik 2°C eşiğini 2100 yılına kadar aşmama ve artışı 1,5°C derece dolayında durdurma hedefini görüyoruz. Paris Anlaşması kapsamında ülkeler, kritik 2°C altında kalmayı garantileyen gönüllü karbon salım miktarlarını (Niyet Edilen Ulusal Katkı Beyanı) imzacı taraflara bildirmekle ve her beş yılda bir ulusal katkı beyanlarını daha iyiye doğru güncellemekle yükümlü. Bunun yanı sıra Paris Anlaşması taraf ülkeler arasında gelişmiş ve gelişmekte olan ayrımı koyuyor, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere sera gazı azaltım ve anlaşmaya uyum eylemlerinde (teknoloji transferi, kapasite geliştirme, vb.) yardımcı olacak bir finansal mekanizma öneriyor. Buna göre gelişmiş ülkelerin her yıl en az 100 milyar Amerikan doları kolektif bir finansal katkı tutarı belirlemesi gerekiyor

İstatistiklere göre en çok karbon salımı yapan ülkeler Çin, ABD ve AB-28 ülkeleri. Yalnızca ABD ve Çin dünyadaki karbon salımlarının %45’ine neden oluyor. Ancak hem tarihsel süreçte birikimli karbon salımı hem de kişi başına oranlar düşünüldüğünde ABD açık ara birinciliği elinde tutuyor. Üstelik Çin’e ait görünen karbon salımlarının önemli bir kısmı da Amerikan ve Avrupalı şirketlerin üretimi için harcanan enerjiden kaynaklanıyor. Bunca sorumluluğa karşın ABD’nin Paris Anlaşması’nda yer almayacağını açıklaması şimşekleri üzerine çekmeye yetiyor.

Trump’ın “küresel ısınmanın bir aldatmaca olduğu”na ilişkin sözleri düşünüldüğünde ABD’yi Paris Anlaşması’ndan çekmesi şaşırtıcı değil. Başkan, anlaşma kapsamında gelişmekte olan ülkelere yapılacak mali yardımın “adil” olmadığını, yenilenebilir enerji (rüzgar, güneş, vb.) kullanımına geçildiğinde fosil yakıtlara bağlı sektörlerde çalışan binlerce Amerikalının işsiz kalacağını ve bunun Amerikan ekonomisine çok büyük maliyetinin olacağını öne sürüyor ama pazarlıkçı bir tüccar olarak, ABD’ye daha iyi bir teklif sunulması durumunda anlaşmaya geri dönebileceğini açıklamaktan da geri kalmıyor.

Türkiye de Paris Anlaşması’nda “gelişmiş ülke” olarak tanımlanmaktan şikayetçi. Yenilenebilir enerji yatırımları için özel bir statüyle “gelişmekte olan ülke” kategorisinde konumlanmayı ve finansal destek almayı bekliyor. Türkiye’nin anlaşmayı askıya alma kararında belirleyici öğenin ekonomik çıkar olduğu görülüyor.

ABD’nin ve çekinceli duran diğer ülkelerin tutumu Paris Anlaşması’nın başarısızlığa uğrayacağına ilişkin endişe uyandırdıysa da biraz daha derine baktığımızda anlaşmadaki bu sarsıntıların güncel durumu çok da değiştirmeyeceğini görüyoruz. Bunun bir nedeni ulusal katkı beyanlarıyken bir diğer nedeni kapitalizmin iç dinamikleri.

“Artıştan azaltım” politikası

Önce taraf ülkelerin “küresel ısınmayı durdurma” yönündeki iddialı demeçlerini bir kenara bırakıp sayılara bakalım. Her ne kadar amaç sıcaklık artışını kritik 2°C’nin altında tutmak olsa da ulusal katkı beyanları 2100’e kadar sıcaklığı yaklaşık 3°C arttıracak düzeyde. Birçok ülke, karbon salım miktarlarında net bir azalma sözü vermek yerine “artıştan azaltım” politikası uygulamayı tercih ediyor. Örneğin Türkiye, 2030 yılı için 1175 milyon ton CO2 eşdeğeri gaz salımı öngörüp bu miktarı 929 milyon tona indireceğini söyleyerek %21 oranında azaltım sözü veriyor. Büyük bir azaltım sözü gibi görünse de işin iç yüzü öyle değil. Geçmiş veriler 2013’e kadar Türkiye’nin karbon üretiminde yıllık %3,9 artış yaşandığını gösteriyor. Resmi makamlar ise artışın 2030’da birdenbire %5,7’ye ulaşacağını ama bu oranı çevreci çabalarıyla %4,2’ye düşüreceklerini söylüyor. Yani verilen söz azaltım değil, aslında yıllık %0,3 oranında bir artış. Net bir azaltım sözünün verilememesi kömüre dayalı sanayileşme ile inşaata dayalı ekonomik büyüme politikasına bağlı. Üstelik hükümetin sera gazı salımlarını artıştan azaltacak hangi yenilenebilir enerji türlerine yatırım yapacağı, iklim eylem planının ne olduğu da belirgin değil. Türkiye’nin sunduğu rakamlar taraf ülkelerce de gerçekçi olmayan öngörüler üzerinden zayıf bir niyet beyanı olarak değerlendirildi.

Birçok ülkenin benzer biçimde artıştan azaltım hedefi koyduğu biliniyor. Hukuki yaptırımları ve bağlayıcılığı belirsiz olan anlaşmada gönüllülük esasıyla verilen sözlerin yetersizliği daha şimdiden açıkça ortada. Bugün ABD suçlansa da Paris Anlaşması’nın zaten ölü doğduğu ve çok büyük değişiklikler yaşanmadığı sürece hedefine ulaşamayacağı söylenebilir.

Sermayeye temiz enerji pazarı

Kapitalizmde her kriz bir fırsattır. İklim krizinde de sermaye, kendisine yeni fırsatlar bulduğu ölçüde harekete geçmeye hazırdır. ABD’nin anlaşmadan çekilme kararını eleştirenler yalnızca imzacı ülkeler ile çevreciler değildi. Aralarında Apple, Google, Unilever, Shell ve BP’nin de bulunduğu 16 şirket, 26 Nisan 2017 tarihinde Amerikan başkanına bir mektup göndererek Paris Anlaşması’na bağlı kalınmasını istedi. Şirketlerin anlaşmanın yararlarıyla ilgili başkana sunduğu beş temel neden şöyle: rekabet gücünün artması, sağlam yatırımların desteklenmesi, yeni iş ve pazarların yaratılması ile büyümenin sağlanması, maliyetlerin düşürülmesi, iş risklerinin azaltılması. Görüldüğü üzere şirketlerin anlaşma motivasyonu çevresel sorunlar, sular altında kalacak kentler, evsiz kalacak milyonlar değil, geleceğin temiz enerji pazarlarından ne kadar pay kapacakları. Aynı biçimde taraf ülkeler için de belirleyici olan anlaşmanın maddeleri değil, piyasanın yazılı olmayan kuralları.

Paris Anlaşması gibi uluslararası girişimler dünya kamuoyunun dikkatini küresel ısınmaya çekmede önemli rol üstleniyorlar ama kapitalist sistemde bu anlaşmaların çözüme katkıları devede kulak kalıyor, 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’nde olduğu gibi. Paris Anlaşması’nın öncülü sayılan Kyoto, ülkelere baştan belirlenmiş bir karbon kotası biçiyor ve bu kotaya uyulmasını öngörüyordu ama karbon salımını kontrol altına almayı başaramadığı gibi ardında yeni sorunları miras bıraktı: karbonun metalaşmasını ve uluslararası karbon ticaretini. Peki kağıt üstünde bile hiçbir hukuki yaptırımı bulunmayan Paris’ten miras ne kalacak? Piyasa, sorunları çözmek yerine hangi gereksinimini Paris Anlaşması’yla karşılayacak?

Bu sorulara yanıt vermek kolay değil ama şurası kesin; ne uluslararası anlaşmalar ne de şirketlerin “yeşile boyalı” projeleri derdimize çare olabilir. Piyasanın sözünden çıkamayan anlaşmalara bel bağlamak, çevreci hareketi bir anlaşma ya da bir proje üzerinden sürdürmek boşa kürek çekmek demek. En iyi olasılıkla Paris Anlaşması başarıya ulaşıp 2°C hedefi tutturulsa bile bu geleceğimizi tümden sağlama aldığımız anlamına gelmeyecek. Bugün yaşadığımız sorunlar yalnızca karbon salımından kaynaklanmıyor. Akıl almaz boyutta bir doğa talanı ve emek sömürüsüyle karşı karşıyayız. İnsan gereksinimleri yerine piyasayı doyurmaya çalışan aşırı üretim, doğal kaynakları son hız tüketiyor. Aşırı tüketim başa çıkması zor devasa atık kütleleri yaratıyor. Tehlikeli atıklar, atık üreten gelişmiş ülkelerin (yüksek maliyetli) teknolojik tesislerinde değil, yoksul ülkelerde ucuz işgücüyle sağlıksız koşullarda işleniyor. Daha onlarca örnek sayılabilir. Tüm bu sorunları doğuran kapitalizmken, sistemin içinde kalarak çevreci, toplum yararına, kalıcı bir çözüm bulmak olası değil. O halde iklim krizine de, doğanın ve emeğin sömürüsüne de çare bu sistemi değiştirmekte.