Yeniden sınıfsallık ve toplumsal mücadelenin yönü

Zozan Baran / 01-08-2017

L’humanité dergisi tarafından İtalyan tarihçi Enzo  Traverso ile yapılan ve versobooks.com sitesinde yayımlanan röportajda Traverso solun gelecek projeksiyonunu kaybettiğinden söz ediyor. Daha önce Metin Çulhaoğlu’nun başka bir bağlamda alıntıladığı röportajdaki bu tespitin Türkiye soluna dair problem tespitinde de önemli bir yere oturduğu kanısındayım.

Gerçekten de bir bütün olarak sola ve özel olarak Türkiye soluna baktığımızda geleceğe dönük bir ütopyanın giderek silikleştiğini görüyoruz. Her ne kadar sosyalizm en soyut anlamıyla hala sol için bir hedef olarak varlığını koruyorsa da sosyalizme nasıl ulaşılacağı, bu anlamda verili toplumsal sınıfların, bu sınıflar arasındaki çelişkilerin nasıl anlam kazanacağı, dahası doğrudan sınıf gündemi ile bağlantısı olmayan problemlerin sosyalizm hedefi açısından anlamı bugün artık hiç de net değildir.

Bunun nedenleri üzerine düşünmek aynı zamanda olası çözüm yolları açısından da ufuk açıcı olabilir. Öncelikle neoliberal çağda kapitalizmin yaşadığı dönüşümden ve bunun sınıf mücadeleleri üzerindeki etkisinden söz etmek mümkün. Fordist üretim çağında yalnızca sendikal mücadelede değil sosyalizm mücadelesinde de zaman zaman etkili olabilen sendikalar, sendikal haklar, grev vb. yollar neoliberalizmin sahneye çıkması ile birlikte büyük ölçüde etkisini yitirmiş gibi görünüyor.

İkincisi elbette Sovyetler Birliği ve sosyalist blokun çözülmesi. Sol içerisinde yarattığı savrulmalar bir kenara Sovyetler Birliği’nin sol açısından en büyük avantajı Traverso’nun da vurguladığı gibi başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermesiydi. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte kapitalizmin yenilmez olduğu düşüncesi sosyalistler arasında bile hakim olmaya başladı. Mark Fischer, “Kapitalist Gerçeklik” kitabında benzer bir noktaya temas ediyor ve kapitalizmin başarısının kendisini başarılı değil, tek seçenek olarak sunmasında yattığını iddia ediyor. Dolayısıyla sol, başka bir seçeneğin mümkün olduğuna inancını kaybettiği ölçüde bu seçeneği nasıl gerçeğe dönüştürebileceğini düşünmekten de vazgeçmiş gibi görünüyor.

Son olarak, bugün sol mücadele açısından belki de 1917’de hayal edilemeyecek kadar fazla mücadele başlığı vardır. İyi ya da kötü 60’lı yıllardan itibaren artık ayrı bir kulvar haline gelen, kendi mücadele başlıklarını bağımsızlaştıran kadın mücadelesi, çevre mücadelesi, azınlık mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi gibi gündemler sosyalist mücadelenin karşısına daha önce var olmayan “zenginlikte” sorunlar çıkarmıştır. Bir yandan bu durum gerçekten de sosyalist mücadeleye zenginlik katacak yönlere sahiptir. Ancak bu güne kadar etkisi, kabul etmek gerekir ki sosyalist mücadeleyi dağıtıcı olmuştur. Sınıf mücadelesinin yerine konmaya çalışılan kimlik mücadelelerinin hiçbiri sınıf mücadelesinin sahip olduğu kapsayıcılığa ve devrim stratejisi anlamındaki öncelikli pozisyonuna sahip olamamıştır. Dolayısıyla hangi kimliğin öncelikli olduğuna dair bitmez tükenmez tartışmalar hala sürüp gidiyor.

Ancak kimlik tartışmalarının etkisi daha önce ne olmuş olursa olsun bugün bu kimlikler ve siyasi mücadele başlıkları bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Bugün solun kadınlar, cinsel azınlıklar, çevre sorunları, kent gündemleri, etnik kimlikler, laiklik sorunu ve dinselleşmeye karşı mücadele yokmuş gibi davranması mümkün değildir. Ancak gerçek bir sosyalist stratejinin bütün bu gündemlerin arasında kaybolmaması ve iktidar perspektifini kaybetmemesi hayati önemdedir. Öyleyse bugün önümüzde duran sorun tam olarak budur.

Sistemin krizi yeni ufuklar açabilir mi?

Aslında yukarıda sözü edilen bütün sorunların ortak noktası sosyalist hareketin uzunca bir süredir iktidar perspektifini kaybetmiş olması. Gerçi, sorun bu biçimiyle çok da yeni değil, yeni olan belki de soldan çok sistemin yaşadığı kriz. Yani, aslında solun 60’lı yıllardan bugüne öyle ya da böyle yaşadığı sorun bugün emperyalist sistemin bir bütün olarak içerisine girdiği kriz bağlamında önem kazanmıştır.

Yeri gelmişken şunu söyleyelim: Türkiye solunda hemen hemen bütün öbekler, hatta Marksist akademisyenler çok sık kriz ihtimalinden söz eder. Öyle ki artık kriz sözünü duymak bıkkınlık yaratmaya başladı. Ancak, bugün işaret ettiğimiz kriz yalnızca bir iktisadi kriz değildir. Uluslararası boyutları olan, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik bir krizdir; bu anlamda bugün sistemin bir bütün olarak krize girdiğini söylemek mümkündür. Kriz dönemleri ise büyük yıkımlara ve acılara sebebiyet verdiği gibi kitlelerde yarattığı hoşnutsuzluk ve değişim isteği ile devrimci bir karaktere de sahip olabilmektedir. Öyleyse, solun yıllarca içerisinde devindiği sorunlar artık geçiştirilemeyecek noktadadır.

Yukarıda sözünü ettiğimiz, sistemin bütünsel krizi ile bağlantılı olarak yalnızca sosyalist siyaset değil kapitalist sistemin kendisi de gelecek projeksiyonunu yitirmiş durumdadır. Bugün Ortadoğu’da yürütülen müdahaleler, Avrupa ve Amerika’da sağın yükselişi de bu anlamda bütünlüklü bir planın parçaları olarak değil sistemin krizine verilmiş güncel cevaplar olarak okunmalı. Elbette bu cevapların kalıcı bir “planın” parçası haline gelip gelmeyeceği mücadelenin konusudur.

Ne yapmalı?

Öyleyse önümüzdeki soru ve sorun sistemin böylesine büyük bir kriz yaşadığı bir dönemde kitlelere başka bir seçeneğin mümkün olduğunu gösterebilecek sosyalist siyasetin nasıl ve hangi gündemlerle yapılacağıdır.

Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, sol için bugün siyaset sahnesinde verili olan “kimlik sorunlarını” görmezden gelmek bir seçenek değildir. Ancak, özellikle son yıllarda tüm dünyada sınıfsallığın yeniden sahneye çıktığından da söz etmek mümkün. Avrupa ve Amerika’da yoksul kitlelerin yaşadığı yoksulluk ve gelecek kaygısı bugüne kadar yabancı düşmanı söylemler ile birlikte aşırı sağın işine yaramış durumda. Ancak İngiltere’deki Corbyn örneğinde gördüğümüz gibi neoliberal ekonominin yarattığı yoksullaşma ve gelecek kaygısı sol bir söylemin de parçası haline getirilebilir ve getirilmelidir.

Öyleyse bütün bu sorunları görmezden gelmeyen ama merkezine sınıfsal mücadeleyi koyan, bu sistemin yıkılmaz olmadığını, başka bir dünyanın mümkün olduğunu kitlelere pratikte de gösterebilen bir sosyalist hareketin başarı şansı vardır. Her ne kadar bugün bütün dünyada rüzgarın sağdan estiğini hissetsek de bu dalganın terse döndürülmesi mümkündür.

Kapitalist sistemin de geleceksizleştiği bir momentte bu olasılık her geçen gün güçlenmektedir. Solun yapması gereken ise bir an önce bir gelecek perspektifine kavuşmak ve bu anlamda kitlelere gerçek bir seçeneğin olası olduğunu göstermektir.