İmre Azem ile son filmi “Uçurumun Kıyısında Türkiye” hakkında söyleşi: Hala bir umut ve mücadele var filmde

İmre Azem / 01-08-2017

Ekümenopolis belgeseli ile tanıdığımız İmre Azem ile referandum ve OHAL sürecini anlattığı yeni belgeseli “Uçurumun Kıyısında Türkiye” belgeselinin galasının ardından güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yön: Uçurumun Kıyısında Türkiye proje fikri nasıl oluştu?

İmre Azem: Ekümenopolis’ten sonra, yine kent meselesi ile ilgili olacak yeni bir film yapma planımız vardı. Kent meselesine biraz daha finansal ve küresel taraftan bakan, sadece İstanbul değil bütün dünya kentlerini kapsayan, birkaç sene sürecek bir projeye başlamıştık. Onun için Amerika’ya gittik, Wall Street’te emlak yatırımcıları ve bankacılarla görüşmeler yaptık. O sıralarda projeyi ilerletmeye çalışırken, bir de fragman hazırlamaya çalışıyoruz. Tam o arada, 15 Temmuz darbe girişimi oldu. Ve öyle bir şey olunca, mecburen onunla ilgili bir şey yapmak gerekti. Planladığımız projeye devam edemedik, rafa kaldırmak zorunda kaldık. Bugün itibariyle neredeyse 1 senelik bir parantez açmış olduk. Şimdi tekrar o projeye dönme çabamız var. Gerçekten hepimizi çok ilgilendiren böyle bir şey karşısında biz hala kent meselesi diyemezdik. Onun için OHAL ile ilgili bir şey yapmamız gerektiğini düşündük.  Ağustos ayında, darbe girişiminden yaklaşık 1 ay sonra, Almanya’dan tanıdığımız bir yapım şirketi bizimle iletişime geçti. O arada tabi, Türkiye mevzusu Avrupa’da çok popüler oldu. Herkes Türkiye üzerine bir şey yapmak istiyor, merak ediyor. Bu yapım şirketi de gerçekten çok kaliteli işler yapan, Almanya içinde muhalif bir duruşu olan, bizim de sevdiğimiz bir yapım şirketi. Onlar bize böyle bir fikirle gelince, beraber Türkiye ile ilgili bir şey yapalım diye. Kafamızdaki projeyi hayata geçirme imkanı doğdu.

Yön: Ekümenpolis filmi için “amacımız kentleşme meselesi üzerine bir tartışmayı derinleştirmek ve genelleştirmek” olarak ifade etmiştiniz. Uçurumun Kıyısında Türkiye filminin amacı nedir?

İmre Azem: Ekümenopolis’te olduğu gibi, burada da yapmaya çalıştığımız, sadece darbe üzerine bir şey yapmak, sadece OHAL ve referandum sürecini anlatmak değil, mevzular arasındaki bağlantıları gösterebilmekti. Yani buna bir bütünlüklü bakış açısıyla bakmak. Daha öncesine de gidebiliriz ama Gezi’den itibaren alıyoruz gelişmeleri. Gezi böyle bir filmin kapsamı için makul bir milat aslında. Çünkü takip eden 7 Haziran seçimleri, barış masasının devrilmesi, tekrar savaşın başlaması; Gezi bütün bunları ilişkilendirebileceğimiz bir milat aslında. Bizim hayal ettiğimiz, şu anda karşı çıktığımız sistem yerine koymak istediğimiz şeyin de ipuçlarını barındıran bir şey aynı zamanda. Örneğin biz referandumda hayır derken, hayır dediğimiz şeyin karşısına aslında Gezi gibi bir fikri koyarak hayır diyorduk. Farklı bir demokrasi anlayışı, farklı bir siyaset anlayışı. Onları yerli yerine oturtması açısından da Gezi’nin filmde olması önemliydi. Onun için Gezi’den itibaren başladık. Ve o süreci ilişkilendirerek; ama tabi film daha çok son bir seneye odaklanıyor. OHAL sürecindeki, en çok etkilenen kesimler üzerinden, demokrasi güçleri üzerinden daha çok bir anlatısı var.

“YAN YANA GELEN İNSANLAR VE NEŞE VAR FİLMDE”

Yön: Belgeselin premieri Almanya’da yapıldı? Tepkiler nasıldı?

İmre Azem: Filmi yaparken, hem yurtdışındaki, hem de Türkiye’deki seyirciyi gözeterek, dengeli bir dil kurmaya çalışıyoruz. Türkiye’deki seyirci için bilinen şeyler olabilir, ama filmin burada da gösterimler aracılığıyla insanları bir araya getirmesi gibi hedefleri var. Ama yurtdışında, 52 dakika içerisinde, Gülen’i bile bilmeyen insanlara darbeyi ve OHAL’i anlatıyoruz aslında. Bir Berlin galası, bir de İstanbul galası yaptık. Berlin’de Türk diasporası ve Alman seyirci yarı yarıyaydı. Avrupa’dan özellikle Türkiye’ye bakıldığı zaman, kayıp ülke imajı var. Biz hani uçurumun kıyısında diye koyduk filmin ismini ama, sanki orada artık düşmüş Türkiye, uçurumdan yuvarlanmış artık geri dönüşü yok, kaybedilmiş bir vaka gibi bakılıyor. Film biraz bu algıyı kırıyor. Onun için yurtdışındakiler önemsediler filmi. Yani hala bir umut var, bir mücadele var, yan yana gelen insanlar ve neşe var filmde. Filmde sadece mağdur hikayeleri yok, filmde neşeli, esprili insanlar var. Avrupa’daki ilk tepki mesela bunlar üzerinden oldu.

Yön: Belgesel, dört karakterin mücadelesi üzerinden bir anlatımı tercih ediyor. İsimleri belirlerken nelere dikkat ettiniz?

İmre Azem: Bu film, benim yönetmen olarak ve kent mücadelesi içinde yer alan biri olarak, aslında durduğum yerden yaptığım gözlemlerden oluşuyor. Bütün bu insanlar benim uzun süredir tanıdığım, beraber mücadele içinde olduğum insanlar. Filmin başında bunu böyle söylüyorum zaten. O anlamda, benim açımdan çok samimi bir film. Tabi, bu insanları belirlerken, örneğin Gül Köksal’ın akademi tarafını temsil etmesini, Fatih Polat’ın gazetecilik tarafını temsil etmesini gözettim. Ama sadece kendi gazetesini değil, gazetecilik dayanışmasını temsil etmesini de gözettim. O anlamda, FETÖ’nün medya ayağı diye yargılanan duruşmayı da takip ediyor, öteki taraftan Cumhuriyet gazetesinin duruşmasına da destek oluyor. Mesleki dayanışma anlamında çok kapsayıcı bir yerde durması önemliydi. Mücella abla, zaten olmazsa olmaz. Gezi’deki birleştirici rolü ile çok önemli. Deniz de zaten kent mücadelesinden tanıdığım, İstanbul Kent Savunması’nda beraber çalıştığım, Beyoğlu Hayır Meclisi’nde koşturan, Demokrasi için Birlik hareketinde bir araya gelme çabalarına omuz veren bir arkadaşım.

Yön: Belgeselde keşke olsa dediğiniz kişiler ya da olaylar var mı?

İmre Azem: 52 dakikalık bir filmde mutlaka hem konu olarak, hem kişi olarak birçok eksik vardır. Hani herkesin bildiği bir kişi olduğu için söyleyebilirim, mesela Ahmet Şık’ın hikayesi gerçekten Türkiye’de son 10 yıldır yaşananların bir turnusol kağıdı gibidir. Onun cemaat tarafından daha önce tutuklanması, Oda TV süreçleri, Ergenekon ve Balyoz süreçleri, ondan sonra yazdığı kitap, şimdi tekrar bu dönemde tutuklanması, aslında Türkiye siyasetinin bir yansıması. Ahmet Şık’ın hikayesini biraz daha derinlemesine anlatmak isterdim.  Ama sonuçta öyle gelişmedi olaylar, başka şeyler takip ettik. Ama bunun gibi bir çok örnek verebilirim keşke olsaydı dediğimiz. Mesela Nuriye ve Semih yok filmde. Çünkü karakterlerimizden hiçbiri Ankara’ya gitmedi. Nuriye ve Semih eylemlerine İstanbul’da katıldılar ama çekimlerin sonlarına gelinmişti o esnada. O konu anlatılabilirdi. Mutlaka çok eksikleri var. Bir de televizyon filmi olmasının iki önemli kısıtı var. Biri süre olarak 52 dakika ile sınırlıyız, bir de zaman açısından belli bir teslim tarihi var. Biz referandum sonunu çekebilmek amacıyla biraz da esnettik bu tarihleri. Son dönemlerde çekmeye başladığımız bir arkadaşımız daha vardı. Kapatılan Jinha haber ajansından Rojda Oğuz diye bir gazeteci arkadaşımız. Maalesef süre kısıtı yüzünden 5 karakteri 4’e indirmek zorunda kaldık.

“TAM İSTİBDAT REJİMİ DEDİKLERİ ŞEYİ YAŞIYORUZ”

Yön: OHAL sürecini anlatıyorsunuz. Bu süreci anlatırken yaşadığınız zorluklar oldu mu?

İmre Azem: Zaten normalde de bir eylem çekerken, sarı basın kartı olmayan bir gazetecinin maruz kaldığı her şeye maruz kalıyoruz. OHAL çok öyle bir şeyi değiştirmedi açıkçası. Hepiniz gördünüz, sokak eylemleri aşağı yukarı eskisi gibi yapılabiliyordu. Ancak OHAL dönemi olmasının şöyle bir farkı vardı, sabah gelip, saat 5’te insanları evlerinden haksız hukuksuz alma dönemi başladı. Onun da görüntülerini gidip çekemiyorsun. Onun için belki, psikolojik baskısı çok daha fazla, sokakta karşılaşacağın engellemeden daha fazla hissediyorsun. Tam istibdat rejimi dedikleri bir şey.

Yön: Belgeselin Türkiye’deki vaziyetine ilişkin görüşleriniz nelerdir? Ekümenopolis’ten günümüze iyileşme mi var, kötüleşme mi?

İmre Azem: Benim hiç yapmak istemediğim bir tartışma. Eskiden de iyi belgeseller yapılıyordu, hala da iyi belgeseller yapılıyor. Sonuçta ülkenin şartları belli. Bu işi yapanlar zaten, tamamen gönüllü olarak yapıyorlar. Belgesel dediğiniz zaman, ticari beklenti zaten yok da, üstüne bir de cebinden para harcayarak yapman gereken bir şey. Onun için ben bu mecrada bir şeyler üretmek isteyen arkadaşları gönülden destekliyorum.

Yön: Filmi izlemek isteyenler filme nasıl ulaşacaklar?

İmre Azem: Şimdi, bu filmin bir televizyon kanalı için yapılmış olmasının dağıtımı anlamında da bazı kısıtları olacak. Bir süre, filmi internete koyamıyoruz. Ama onu devamlı zorluyoruz, bir an önce izlenebilmesi için. Filmin izlenebilmesi için, gösterimler planlıyoruz. Amaçlarımızdan bir tanesi de insanları bir araya getirmek. Bu film, bir araya gelmenin bir aracı aynı zamanda. O yüzden bu özel gösterimleri çok önemsiyoruz. Filmin internette olmasından çok, insanların bir araya geldikleri gösterimler düzenlemek, bizim açımızdan bu aşamada çok daha önemli.

“BAŞARMAK ZORUNDAYIZ, BAŞKA ŞANSIMIZ YOK”

Yön: Son soru; Hayır çalışmalarının sadece Hayır Meclisleri aracılığıyla yapıldığına dair filmi izleyenlerde bir algı yaratıyor. Sadece Hayır Meclisleri değil, CHP, HDP, Haziran vb kendi Hayır çalışmasını yaptı. Bu anlatımı bilinçli olarak mı tercih ettiniz?

İmre Azem: Benim bir hayır gönüllüsü olarak içinde bulunduğum mecra Hayır Meclisleri olduğu için ve kendi kişisel perspektifimden ve Hayır Meclisleri’nin gönüllüsü Deniz üzerinden bir hikaye anlattığım için, doğal olarak oradan kurulmuş bir hikaye var. Kaldı ki, filmde gösterilen her iki Hayır Meclisi de, gerek Kadıköy olsun gerek Beyoğlu olsun, bütün bu saydığınız güçlerin, CHP, HDP, Haziran, ve diğer birçok parti ve mücadeleden gelen insanların bir araya geldiği mecralar oldu. Bu anlamda farklı grupların kendi başlarına yaptıkları kampanyalardansa bu meclislerin yürüttüğü çalışmaları öne çıkarmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Mücella Abla’nın burada söyledikleri, gerçekten çok önemli. Onun filmde söylediği şeyi tekrar edeyim. Hepimizin ayrı bayrakları olabilir. Hepimizin ayrı siyasetleri olabilir. Ama Gezi’nin bize öğrettiği şey; gerçekten bu memleketin meseleleri için, bir arada durmamız gerektiği, bir arada durduğumuzda bir şeyler yapabildiğimiz gerçeği. Ben de kişisel olarak, içinde bulunduğum mecra üzerinden onun mücadelesini veriyorum. Siz de, kendi durduğunuz yerden onun mücadelesini veriyorsunuz. Sonuçta bunu başarmak zorundayız. Başka şansımız yok. Çünkü karşımızda demokrasi derdi olmayan, hukuk tanımayan, kendisi gibi olmayana yaşam hakkı bile tanımayan bir zihniyet var. Mücella Abla’nın filmde olmayan ama çekimlerde söylediği başka bir şey daha var. O da neoliberal ideolojinin bizim sol örgütlere de sirayet etmiş olması, herkesin kendi markası, kendi bayrağını öne çıkartarak bir şey yapmaya çalışması. Bu mücadeleye gerçekten büyük zarar veren bir şey. Hepimiz bunu, şapkamızı önümüze koyup bir kere daha düşünmek zorundayız. Umarım bunu hep beraber aşarız, Gezi’nin talep ettiği o yeni siyaset etiğini ve felsefesini hayata geçirebiliriz.