İlhan Cihaner ile söyleşi: Yeni bir felaketin ipuçları görünüyoru

İlhan Cihaner / 01-07-2017

“Türkiye’de Cemaatler ve Tarikatlar” başlıklı dosyamız için geçmişte Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapan milletvekili İlhan Cihaner Yön’e konuştu. Türkiye’de çok sayıda faili meçhul cinayetin arkasında olan JİTEM’i ilk kez dava konusu eden savcı olarak tanınan ve dini cemaatlerin AKP ve devlet içindeki bağlantılarını soruşturduğu için hedef haline gelen Cihaner, cemaatlerin ülkemiz için oluşturduğu tehdide ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

“Tutuklanmama giden süreç Fethullah operasyonuydu” diyerek Gülen Cemaati’nin geçmişte devletin farklı kurumlarını yönlendirecek ölçüde güçlendiğini ve bu durumun AKP iktidarı tarafından yıllarca teşvik edildiğini belirten Cihaner, durumun bu cemaatle sınırlı olmadığını, devlet kurumlarının çeşitli dini cemaatlere teslim edildiğini belirtiyor. 16 Nisan referandumunda mühürsüz oyların geçerli sayılması gibi skandal bir karara imza atan Sadi Güven’in de Gülen Cemaati mensubu olduğu şüphesine dikkat çeken Cihaner’e bu önemli söyleşi için teşekkür ediyor, okurlarımıza keyifli okumalar diliyoruz.

Yön: Erzincan’da Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığınız dönemde İsmailağa Cemaati’yle ilgili sizin yürüttüğünüz bir soruşturmada bazı sanıkların Tayyip Erdoğan’la bağlantısı ortaya çıkınca hedef gösterilmiştiniz. İsmailağa-AKP bağlantısı hakkında ne söylemek istersiniz?

Önce biraz hatırlatma; o soruşturmayı, daha sonra AKP iktidarı tarafından suç olmaktan çıkarılan “Kanuna Aykırı Eğitim Kurumu” açma suçundan başlatmıştım. Ancak soruşturmanın ilerleyen aşamalarında, söz konusu cemaatin adeta paralel bir Diyanet ya da Milli Eğitim gibi örgütlendiğini, ülkemizi 13 bölgeye ayırarak her bir bölgeye sorumlu atadığını, içine kapalı ve keskin bir hiyerarşiye tabi bir örgütlenmesinin olduğunu, teftiş benzeri mekanizmasının olduğunu, örneğin İstanbul’dan Ağrı’ya eğitici ya da sorumlu atadıklarını, kurs/kreş/medrese adı altında laiklik ve cumhuriyet karşıtı bir eğitim verdiklerini, nüfuz alanlarını sürekli büyüttüklerini tespit ettik. Ağırlıklı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olanaklarını da kullandıkları anlaşılıyordu. Gene yurttaşlardan değişik gerekçelerle (Kuran kursuna yardım, Filistin’e yardım, vs.) topladıkları bağışların cemaatin elitlerinin lüks yaşamlarına aktarıldığı yolunda delillere ulaştık ki, bu zimmet suçu anlamına geliyordu. Zaten bu cemaatin önde gelenlerinin müritlerine tevekkül ve fakirlik vaaz ederken yaşadıkları lüks yaşantı her şeyi ortaya koyuyor. Tam bu aşamada Adalet Bakanlığı müfettişleri, Erzurum Özel Yetkili Savcılığı ve Emniyet soruşturmayı cemaate sızdırdı. Bakanlık dosyayı Erzurum Savcılığı’na göndermem için baskı yapmaya başladı. Bu arada mahkeme kararı ile yapılan iletişim tespitleri devam ediyordu. AKP-İsmailağa Cemaati-Ticaret bağlantıları tam burada açığa çıkmaya başladı. Zorunlu eğitim çağındaki kız çocuklarının okula gönderilmemesi için Milli Eğitim bürokratlarına baskı, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi aracılığı ile cemaate destek, ihale kovalamalar, bakanlar ve milletvekilleri ile soruşturmaya müdahale çabası, ortak ticari faaliyetler, başta Yeni Şafak gazetesi olmak üzere medyanın adeta yağma, sömürü ve yolsuzluk düzeninin propaganda mekanizması olarak kullanılması ve tabii ki tamamına hakim olan hukuk dışılıklar ortaya çıktı. Yazık ki bu soruşturma tüm toplum için -başta muhafazakar kesim olmak üzere- bir şeffaflaşma ve temiz siyaset/ticaret ilişkisi için fırsat olabilirdi. Ama bu hukuk ve ahlak dışı ilişkilerden faydalanan medya patronları ve AKP elitleri ile soruşturmanın kendilerini de kapsadığını gören Fethullahçı yapılanma her alanda saldırdı. Böylelikle tüm bu ilişkiler yumağı hukuk ve ahlak zemininden koptu. Açık suçlar AKP ya da cemaatler lehine ise kınanabilir bile olmaktan çıktı. O kadar ki medreselerdeki çocuk istismarı suçları bile görmezden gelinir oldu. Sorunuza cevabın özeti; kirli ekonomik ilişkileri sürdürmek için geniş ve yoksul kesimlerin dini hassasiyetlerinin kullanıldığı üçkağıtçı bir siyaset-tarikat ilişkisi, birlikteliği diyebiliriz.

 “Kumpasları ortaya çıkarabilecek bulgulara ulaşmıştık”

Yön: Tutuklandığınız dönemde avukatınız Turgut Kazan, elinizde İsmailağa Cemaati’nin yanı sıra Fethullah Gülen Cemaati’nin de dosyasının bulunduğunu söylemişti. Nitekim sizi makamınızda gözaltına aldıran Osman Şanal bugün Fethullahçılık gerekçesiyle tutuklu. Tutuklanmanıza giden süreci bir Fethullah Gülen operasyonu olarak mı yoksa daha farklı bir biçimde mi adlandırırsınız?

O sırada AKP elitlerini ve Fethullahçıları rahatsız edecek birkaç soruşturma vardı yürüttüğüm. Tabii ki esas olan Fethullahçı yapılanmaya yönelik olandı. Bu soruşturma kamuda yasadışı olarak örgütlenme, kara para aklama (himmet paraları), cemaate ait yurt dışı okullarda başka bir ülke lehine casusluk, başta üniversite ve Polis Akademisi sınavları olmak üzere sınav yolsuzlukları (soruların önceden kendi yandaşlarına dağıtılması) gibi başlıkları soruşturmaya başlamıştım. Hatta o dönem çokça rastladığımız, önceden gömülen silahlar ve mühimmatlar “bulunarak” açılan davalardaki kumpasları ortaya çıkarabilecek bulgulara ulaşmıştık. Askeri Savcı Albay Zeki Üçok’un önemli bir soruşturması vardı. O soruşturmanın evraklarını istemiştim. MİT Müsteşarlığı’ndan ellerindeki tüm belgeler ve önceki müsteşarın tanıklığı için izin istemiştim. Henüz ayrışmamış olan AKP-Fethullahçı yapılanma soruşturmayı durdurmak için malum komploları hayata geçirdi. Nitekim tutuklanınca tüm bu soruşturmalar kapatıldı. Ama bunlar dışında benzer suçları işlediğine dair deliller ortaya çıkan başka yapılanmalara da genişlemişti soruşturmam. Bunun dışında İliç'te bulunan Çöpler Altın Madeni ile ilgili bir soruşturma açmıştım ki; eski bir Adalet Bakanı’nın avukat olan oğluna ve sonradan müfettişlerin gizli tanık yaptığı bir savcıya kadar dayanan rüşvet iddiaları vardı. Bu soruşturma da o kadar açık delile rağmen kapatıldı. AKP elitleri ve cemaat akçeli suçlarda (17/25 Aralık hariç) hala aralarındaki "omertaya" uymaktadır. Yargı ve ülkemiz adına utanç vericidir. Bu soruşturma dışında Madımak Katliamı sonrası bazı köylere -muhtemelen Gladio- tarafından silah dağıtıldığına dair delillere ulaşmıştım. O soruşturma da etkin bir şekilde sürdürülmedi. Devralan Fethullahçı savcılar üstünü örttüler. Ama açıkça söyleyebilirim tutuklanmama giden süreç Fethullah operasyonuydu. Ancak siyasi destek ve medya desteği ağırlıklı olarak AKP tarafından yürütüldü. O dönem Fethullahçı savcı ve hakimlere destek veren Başbakan, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet Müdürleri, yüksek yargıçlar, TV ve gazetelerde propaganda yapanları şimdilerde hala AKP içindeler. Sorunuzda yok ama 15 Temmuz’un siyasi ayağının aranmasına buradan başlanabilir.

Sadi Güven’in döneminde yargıya giren Fethullahçılar

Yön: Referandumdan sonra YSK Başkanı Sadi Güven’in geçmişte işgal ettiği mevkilere atanmasının ve oralarda tutunmasının Gülen Cemaati’nin desteği olmaksızın mümkün olmadığını söylediniz. Güven geçmişte tam olarak hangi mevkilerde bulundu ve bu mevkiler gerçekten de tamamen cemaatin kontrolünde miydi?

Fethullahçı yapılanmanın altın dönemlerinde adeta karargah olarak kullandığı Adalet Akademisi’nde görev yaptığını biliyoruz. Gene çoğunluk Fethullahçı yapılanmanın elindeyken YSK’ya seçilip teamüllere aykırı olarak Başkan olduğunu da biliyoruz. Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı iken bakanlık adına hakim savcı mülakatlarına girdiği ve o dönemlerde en çok Fethullahçı hakim-savcı adayının mesleğe girdiği de açık. Bazı itirafçı savcıların ifadelerinde adının geçtiği de ortaya çıktı. “Bu kadar tesadüf ancak delil olur” der bir hakim arkadaşım! Tabii ki bu dediklerimin kriminal anlamda bir sorumluluğu getirdiği iddiasında değilim. Ancak bunların yüzde birini yapmamış birçok kişi ihraç edildi. Tüm bunların dışında, 15 Temmuz sonrasında şunu öğrendim: Bir kişi eğer açıkça hukuka aykırı olarak bir iş yapıyor ve iktidardan yana tutum alıyorsa yüksek olasılık geçmişinde bir cemaat bulaşığı vardır! İşte hala mühürsüz pusula olgusunu anlamlandıramıyorum. Kumpas davalarında da böyleydi. Yasa açıkça “Dinlenir” dediği halde tanık dinlemiyorlardı ve tek açıklaması vardı: cemaat angajmanı!Bu mevkiler gerçekten cemaatin kontrolündeydi. Tartışmaya bile gerek yok bence. Sadece 2010 HSYK’sı sonrası 140 yüksek yargıcın nasıl seçildiğine dair itirafı hatırlayalım; Cemaat ve bakanlık adına racon kesenler bir evde toplanıyorlar, Fethullah Gülen'le telefonla konuşup -sanırım- 120’de anlaşıyorlar!

Yön: OHAL KHK’larında tüm kamu kurumlarında çok sayıda tasfiye yapılırken YSK’nın büyük ölçüde muaf tutulduğunu gördük. Burada ve belki başka kurumlarda kayırılan ya da iktidar tarafından devşirilen Fethullahçılar olduğunu düşünebilir miyiz?

Bu tespit aslında YSK’nın yapısı göz ardı edildiği için böyle yapılıyor. YSK üyeleri Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşuyor. Asli sıfatları bu olduğu için yapılan “tasfiyeler” gözden kaçabiliyor. Benim bildiğim kadarıyla 15 Temmuz sonrası 3 YSK üyesi tutuklandı. Çok sayıda seçim müdürü ve çalışanı da ihraç edildi. İlçe Seçim Kurulu Başkanlıkları hakimler tarafından yerine getirildiği için o husus da gözden kaçabiliyor; ihraç edilen/tutuklanan hakimlerden 150’den fazlası İlçe seçim Kurulu Başkanı’ydı. Yani diğer kurum ve kuruluşlarda ne kadar “tasfiye” oldu ise YSK’da da üç aşağı beş yukarı o kadar oldu. Burada yanlış anlaşılmak istemem: Bu etkin bir mücadele yapılıyor anlamına gelmesin. Uzun ve belki başka bir röportajın konusu olmalı. Ama kayırılan ve devşirilenlere başta AKP’yi dahil edebiliriz sanırım. İşte eski bakanlar, müsteşarlar... Belki bir de gizlilik ve istihbarat konusunda bu kadar “mahir” olan bu suç örgütünün MİT içerisinde daha fazla varlığı olmalıydı. Ama her kuruma yerleştirilen ya da sızan bir yapılanmanın her kurumda ayağının olması doğaldır. Ancak bazılarına sızma şeklinde bazılarına açıkça yerleşme/yerleştirilme şeklinde olmuştur.

 “Yeni bir felaketin ipuçları görünüyor”

Yön: Yargıda Fethullahçılar tasfiye edilirken bu kez de Hakyol, Menzil ve Süleymancılar gibi cemaatlerin hakimiyet kurmaya başladığı iddiaları dile getiriliyor. Bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence bu bir gerçeklik. İşte bir ispatı "Fethullahçı değil Nurcuyum” diye mektup yazıp mesleğe iade edilen hakim örneği! Emin Çölaşan dile getirmişti. Son alınan hakim/savcıların AKP’ye yakınlık hatta üyelik geçmişleri ve AKP’nin bu cemaatlerle bağı göz önünde tutulursa bu çok açık. İşte Fethullahçı yapılanma/FETÖ ile mücadelede en büyük engel ve ülkemizin önündeki en büyük tehditlerden birisi bu yaklaşım. AKP, Fethullahçı hakimleri hukuku katlettikleri, ABD’de oturan bir meczuptan emir aldıkları vs. için tasfiye etmiyor. Ya da Fethullahçılar ülke yönetimini ele geçirmek istiyorlar diye değil, kendileriyle kavga ettiği, çıkarları çeliştiği için tasfiye ediyor, etmeye çalışıyor, öyle görünüyor. Oysa hakim, sadece hukuk ilkelerine ve vicdanına müntesip olabilir. Bağlı olduğu meczubun nerede oturduğu ya da kim olduğu hatta ve hatta mükemmel bir kişi olup olmamasının önemi yoktur. Ama maalesef yeni bir felaketin ipuçları görünüyor.