Hapisteler, firardalar, kayyumdalar ama...

Deniz Ali Gür / 01-07-2017

Dershane krizi, 17-25 Aralık, MİT tırlarının durdurulması, Zaman gazetesine kayyum atanması vs. derken 15 Temmuz Darbe Girişimi ile yılların “Hizmet Hareketi” bir anda “FETÖ/PDY” oldu.

Peki, Gülen Cemaati’nin nasıl bir ideolojik yapısı var? Historia 1923 dergisinin “İslâmcılık: Asrın İdeolojisi Olabilir mi?” dosyasıyla çıkan son sayısına yazdığım “Gülen Cemaatinin İdeolojik Formasyonu” başlıklı makalede meseleyi derli toplu ele aldığımı sanıyorum. Burada ise görece kısa bir özetle yetineceğim.

Gülen Cemaati’nin ideolojisinin temel unsurları Sünni İslâm itikadı, bilimin ilimleştirilmesi, devletin ve otoritenin kutsanması, neoliberalizm, antikomünizm ve “altın nesil” idealidir. Şimdi bunları sırayla ele alalım.

Sünni İslâm itikadı

Sık sık verdiği hoşgörü vaazlarıyla kimi Batılı akademisyenlerin dikkatini çekmeyi başaran Fethullah Gülen’in cemaati “Sufi İslâm geleneği içinde ılımlı ve demokratik bir hareket” olarak tanımlanabilmekte, cemaatin şekillenmesinde önemli bir rol oynadığı varsayılan hoşgörü erdemi üzerine düşünmenin başta çağdaş Batı kültürü olmak üzere tüm kültürler için zihin açıcı olacağı savunulabilmektedir. Hatta 15 Temmuz 2010 tarihinde (yani darbe girişiminden tam 6 yıl önce) Leeds Metropolitan Üniversitesi eğitim, barış ve kültürlerarası diyaloga katkıları nedeniyle Gülen’e fahri doktora vermiş, fahri doktora töreninde yapılan konuşmalarda “Fethullah Gülen’in bizlere önce insan, ancak ondan sonra Müslüman ya da bir başka din yahut kültürün mensubu olduğumuzu öğrettiği” söylenmiştir. Gerçekten böyle midir?

Zaman gazetesinin 1989 tarihli bir sayısında yer alan bulmacada “Ehl-i sünnet dışı sapık bir mezhep” sorusu yer aldı ve ertesi gün yanıt Alevilik olarak verildi. Bu hata değil, cemaatin nefret dolu ideolojisinin basit bir yansımasıydı. Nitekim bundan 19 yıl sonra, henüz partisinin genel başkanı olmayan CHP milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu Şaban Dişli, Dengir Mir Mehmet Fırat ve Melih Gökçek gibi önde gelen AKP’lilerin yolsuzluk dosyalarını gündeme getirecek ve yine Zaman gazetesi tarafından “Dersim isyanı ile meşhur Tunceli’de doğan Kemal Kılıçdaroğlu” diye anılacaktı.

TDV’nin (Türk Diyanet Vakfı) İslâm Ansiklopedisi’nde “İtikadî meselelerin yorumunda akla ve iradeye öncelik veren kelâm mezhebi” olarak tanımlanan Mu‘tezile akımı, dinin akla aykırı hükümler içermesi mümkün olmadığı için akıl ile nassın, yani dogmanın çeliştiği düşünülen noktada aklın ışığında karar verilmesi gerektiğini savunur. Adını kurucusu El-Eş‘arî’den alan Eş‘ariyye akımı ise İslâm inancını İslâm dışı unsurlardan temizleme amacını taşır. İtikadî meselelerin akıl süzgecinden geçirilmesini küfür olarak gören Eş‘ariyye akımı temsilcileri vahiy ile sünnetin sorgulanmaksızın kabulünü salık verir, Kur‘ân’ı tarihsel bağlamı içinde anlamaya dönük girişimleri mahkum ederler.

Kur‘ân’ı bir kutsal kitaptan öte bir Kelâm-ı ilâhî ve bir kâinat kitabının tefsiri olarak tanımlayan Gülen, elbette Eş‘ariyye akımını takipçilerindendir. Örneğin Yeni Ümit dergisi Genel Koordinatörü ve Editörü Ergün Çapan, Kur‘ân’da hırsızlık için belirtilen cezanın “illeti yerine hikmetiyle ele alınamayacağını” yani Kur‘ân’da belirlenen cezanın ilelebet geçerli olduğunu ve tarihsel koşullara bağlı olarak yeniden düzenlenemeyeceğini savunur. Çapan’ın burada her nedense belirtmediği ceza, elin kesilmesidir.

Bilimin ilimleştirilmesi

Hoşgörülü, modern değerlere açık, dinler arası diyaloğu savunan bir cemaat olarak parlatılan Gülen Cemaati, “Sünni İslâm itikadı” başlığı altında açıklananlardan da anlaşılacağı gibi, tipik bir İslâmî cemaattir ve bu nedenle modern değerlerle ve bilimle özünde kavgalıdır. Cemaate ait bir yayın organında yazılan şu satırlar bunu tartışmasız olarak ortaya koymaktadır:

“Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, din-ilim tenakuzunu iddia eden kişilerin bahsini ettiği şey, ‘ilim’ değil, ‘bilim’dir. İlim, ‘aydınlık’ kokan ‘din’ kokan bir kelimedir; hakikat soluyan ve kişiyi Sırat-ı Müstakîm’e götüren bir ışık kaynağı, bir gerçekler manzumesidir. ‘Bilim’ denilen şey ise, kendisine biçilen elbise, yüklenen fonksiyon ve kazandırılan ma’nâ ile karanlıklar, kaos ve karadelikler manzumesidir. İlim, bizde doğup büyümüş, aslını ve çekirdeğini bizden almışken, bilim, rasyonalizmiyle, pozitivizmiyle batının mahsulüdür. Bu bilim, hakikatı ve bütün hakikatlerin kaynağı mutlak hakikatı inkârla işe başlar ve hatalar, yanlışlar, ihtimaller üzerinde gide gide güya doğruya varmaya çalışır. Oysa, elde bütün yanlışların vurulacağı, bütün gerçekdışıların tartılacağı bir hakikat olmadan, doğruya nasıl varılabilir?”

Burada kavgalı olunan bilimin tamamen reddi değil, dinselleştirilerek içinin boşaltılmasını savunan bir anlayış vardır. Nitekim Yavuz Çobanoğlu, özellikle Sızıntı dergisinde ilim ve imanın ayrı şeyler olmadığını açıklamaya çalışan yazılar çıktığını belirtir ve bu bakış açısına göre örneğin doğumun biyolojik bir olay olarak açıklanmasının eksik olduğunu, canlıyı dünyaya getiren ve ona ruh veren Allah’ın da unutulmaması gerektiğini vurgular. Bu anlayışa göre “ilim, temelde Allah’ın Dünya üzerindeki izlerini bulma yolunun adıdır.”

Cemaatin dinselleşmiş bilim anlayışının temel referanslarından biri Said Nursi’dir. Said Nursi, depremlerin nedenlerini tartıştığı bir yazısında depremleri “teravih vaktinde (…) heveskarâne (şehvet kusan) şarkıların, bazan kızların sesiyle” her yerde işitilmesine bağlarken, depremlerin Batı’da değil Müslüman ülkelerde olmasını ise kâfirlerin bu dünyada cezalandırılamayacak kadar büyük günahlar işledikleri için cezalarının ahirete kalmasına yoruyor. Bunun hemen ardından ise, dini tamamen terk eden Rusların, mensuh (hükmü kaldırılmış) bir dini terk ettikleri için o kadar da günahkar olmadıklarını, cezalandırılmalarının şart olmadığını söylüyor. İzmir ve Erzincan’daki depremlerin ise dinsizliğin (laiklik diye de okuyabilirsiniz) buralardaki temsilcilerinin büyük günahlarından mı yoksa buralardaki Müslüman halkın ufak tefek günahlarından mı kaynaklandığı konusunda ise kafa karışıklığı yaşıyor. Bu saçmalıkların geçmişte kaldığı sanılmasın çünkü Said Nursi’nin bu yazısını Yeni Ümit 1992’de tekrar bastı. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü doğa olaylarını bilimle değil ilahi kudretle, neden-sonuç ilişkisiyle değil illet mefhumuyla anlamaya çalışan yobaz kafalardan daha fazlası çıkmaz.

Fazlası çıkmıyor, ama zorluyorlar. Akıl ve vahiy arasında, her ikisinden de vazgeçmeden bir orta yol arıyorlar. Nitekim cemaate bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Abant Platformu toplantılarının ilk ikisinde akıl-vahiy ilişkisi tartışılıyor ve sonuç bildirgesinde bunların arasında uyum olduğu vurgulanıyor. Bu yaklaşım, Yeni Ümit’in önde gelen yazarlarından Yusuf Alan’ın 1995’te yayımlanan bir yazısında yer alan “Elimizi çabuk tutabilirsek postmodernizm akımı bizim için bir Hudeybiye olabilir” vurgusuyla paralellik taşıyor. Hudeybiye Antlaşması’nın İslâm tarihindeki yerini ve postmodernizmle kurulacak ilişkinin bu metaforla açıklanmasının önemini başka bir yerde vurgulamıştım.

Devletin ve otoritenin kutsanması

Gülen “‘her kafadan çıkan ayrı ses, her kafadan çıkan farklı farklı düşünce’nin yığınları şaşkına çevirdiğini ve huzursuzluk unsuru olduğunu düşünmektedir.” Hatta farklı düşüncelerin kabulü bir yana, kölelerin efendilerine mutlak itaatini savunmaktadır:

“Bu üç misalde görüldüğü gibi, efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapılmadan toplum fertleri arasında getirilen esaslarla bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlanıyor. Şimdi bu esaslara bağlı bir toplumda işçinin patronuna, kölenin efendisine ne reaksiyonu olur, ne isyanı, ne sabotesi, ne de başkaldırışı.”

Cemaatin otoriteyi kutsama anlayışı, toplumun potansiyel suçlu olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. İnsan klonlamanın mümkün olup olmadığının ve üretilen insanın kobay olarak kullanılmasının etik boyutunun tartışıldığı bir yazıda “Ya kobay olarak üretilen insan zina yaparsa?” sorusunun sorulması, bunun aşırı örneklerinden biridir:

“Farz-ı muhal kobay olarak üretilen insan kendisine ait bu statüyü kabul etse bile, daha farklı problemler ortaya çıkabilecektir. Mesela şayet o evlense ve muhsan konumda zina yapsa, üzerine de şer’î ceza olan haddin tatbiki gerekse; bu durumda varlık sebebinin ortadan kalkması söz konusu olacaktır.”

Bir başka cemaatçi yazar Muhittin Akgül de şehvetin şiddetli bir duygu olduğunu, “çirkinliği meydanda olan bir hayasızlık” olarak adlandırdığı zinaya yaklaşıldığında ondan kaçınmanın güç olacağını savunuyor. Örneğin, zinadan uzak durmak için “bir kadınla erkeğin tek başlarına kalmalarına, kadının yabancı erkeklere karşı süslenip püslenmesine” izin verilmediğini belirterek İslâm’ın “durumu müsait olanların derhal evlenmesi, müsait olmayanların oruç tutmak suretiyle kendini frenlemesini” emrettiğini ekliyor.

Toplumu potansiyel suçlu olarak gören cemaat, bununla uyumlu olarak gençliği toplumsal düzen için tehdit olarak görmektedir. Örneğin Durmuş Tatlılıoğlu’na göre “gençlik dönemin en başta gelen psikolojik özelliklerinden bazıları şunlardır: Kişilik bunalımı, isyankârlık, hayatta gaye edinme, sorumluluk duygusunun gelişmesi, hayattan tatmin arama, macera ve hareket isteği.” Tatlılıoğlu’na göre gençlik, tüm bu olumsuz özellikleriyle günahlardan en büyüğüne, yani devrimciliğe de teşnedir:

“Yaşı gereği değer yargıları hızla değişen genç, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin de hızla değişmesi karşısında bunalıp bocalamakta, ya hiçbir değere inanmayan, idealden yoksun, günübirlik uğraşlar ve maddi zevklerle oyalanan, kendine ve çevresine yabancılaşan bir tip haline gelmekte, ya da aşırı ideolojik bağnazlığa düşmektedir.”

Yine Tatlılıoğlu’na göre “gençleri zina ve fuhuş bataklığından korumanın yolu evlenmelerini sağlamak, bu mümkün oluncaya kadar da onları oruca teşvik etmek, ayrıca zina ve fuhşa götürücü yerlerden, yayınlardan uzak tutmaktır” ve muhafazakâr kalıplara uyan bir gençlik, ya da “dindar gençlik” yaratmanın yolu ise “ailede sevgi ve güven ortamını temin etmekten” geçmektedir. Cemaat, aileyi birçok toplumsal sorunun çözümü olarak görmektedir ve bu konuda 12 Eylül döneminin psikolojik harp örgütü olarak çalışan TİB (Toplumla İlişkiler Başkanlığı) kurucusu Ertuğrul Zekai Ökte ile hemfikirdir. Ökte, 1982’de Aksiyon dergisine verdiği mülakatta ailenin önemini anlatarak yeni bir döneme girildiğini belirtmiştir.

Dahası var. Darbe öncesinde defalarca TSK’yı “göreve çağırdığı” bilinen Gülen, Sızıntı dergisinin darbeden sonraki ilk sayısında yazdığı “Son Karakol” başlıklı yazıda “Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” ifadelerine yer veriyor. Üstelik darbeciler de Gülen’e karşı boş değil. 12 Eylül döneminde Genelkurmay Başkanlığı’nda ATASE (Askeri Tarih ve Stratejik Etüd) Başkanı olarak görev yapan Tümgeneral Mahmut Boğ­uş­lu, toplumsal düzenin korunmasında dinin işlevsel olacağını düşünüyor ve “Türk tarihinde, disiplini en ucuza imal edebilen düzenlerden biri ise İslâmiyet’tir” diyor. Devamında ise cemaatin sözcüleri gibi konuşuyor:

“Din adamı tipinde değ­işikliğ­e gidilmeli, her türlü meslekten, hakimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından yeni din adamları yetiştirilmelidir. Bu arada sayıları son yıllarda artan imam-hatip okulları reorganize edilmeli, bu okullara endüstriyel, ticari, turistik vesaire hüviyetler de kazandırılmalıdır.”

Burada imam, vaiz, müezzin, müftü gibi meslekten din adamları yetiştirilmesi değil, farklı mesleklerden kimselere din adamı niteliği kazandırılması kast ediliyor. Sayılan mesleklerin (hakim, savcı, avukat, lise öğretmeni, doktor ve gemi kaptanı) tümünün (Cumhurbaşkanlığı gibi) yüksek öğretim diploması gerektiren vasıflı meslekler olması, toplumsal yaşantıda göz önünde olan kişilere dinî önderlik vasfı kazandırılması hedefini açığa vuruyor. Eğitim alanına yaptığı yatırımlarla gençler arasında taban bulan ve bürokraside, ticarette, medyada, akademide, beyaz yakalılar arasında güçlü bir damar yakalayan Gülen Cemaati’nin misyonu da tam olarak buydu zaten.

Neoliberalizm

“Müteşebbislerimiz, sanayicilerimiz, Batı ile entegrasyon neticesi dış dünyayı bilen tüccarlarımız, hatta esnaflarımız ve işçilerimiz, imkânları ölçüsünde mutlaka Asya’ya gitmeli ve oradaki istihdam problemini de halletme yolunda, sınaî ve ziraî yatırımlarda bulunmalıdırlar. Aslında içinde bulunduğumuz süreç itibarıyla ülke olarak böyle bir şeye de çok ciddi olarak ihtiyacımız var. İç piyasanın doyum noktasına ulaştığı günümüzde, bizim yeni yeni mahreçlere ve dünya ile rekabete girebileceğimiz dış pazarlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte tam bu aşamada Orta Asya bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şayet yatırımcımız akıllı davranıp, aramızdaki din, dil, kültür, tarih birliği gibi dinamikleri de değerlendirerek bu fırsatı kullanabilirse, içinde bulunduğumuz ekonomik çıkmazdan kurtulmamız ve dünyanın sayılı zengin devletleri arasına girmemiz işten bile değil... Ben bu ve buna benzer hususları Rusya’nın çözülmeye başladığı 1989 yılında cami kürsilerinde anlatmaya başladım.”

Gülen tarafından sarf edilen bu sözler, dincilikle neoliberalizmin kusursuz uyumunu örnekliyor. Cemaat bu uyumu gerekçelendirecek ideologlardan hiç mahrum kalmadı. Örneğin Ali Bulaç, cemaatlerin bir nevi işletme olduğunu ve liyakate dayalı bir işleyişin verimliliğini artıracağını savunuyor. Hatta Selim Sencer daha da ileri giderek Osmanlı döneminde faaliyet gösteren vakıfların günümüzün ticaret anlayışına uygun bir tarzda çalıştığını ve “bugün yeni yeni telâffuz edilen “Toplam Kalite Yönetimi”nin ecdâdımız tarafından o günlerde uygulandığını” iddia ediyor.

Yeri gelmişken, dinciliğin neoliberalizmle sentezi, Gülen cemaati ile sınırlı değildir. Örneğin Siirt’in Şirvan ilçesindeki bakır madeninde 16 işçinin göçük altında kaldığı facia sırasında yakınlarının kurtarılmasını bekleyen insanlara dönüp “Bakın Allah isterse kurtulurlar, ama Allah istemezse onlar oradan kurtulamazlar. Var mı itiraz?” diye soran dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay da aslında farklı bir şey yapmamıştır.

Antikomünizm

Gülen, 1960’lı yıllarda Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği Erzurum Şubesi’ni açanların arasında yer almıştır. Bu şube, dikkat çeken çalışmalarıyla derneğin genel merkezi tarafından “örnek şube” ilan edilmiştir.

Gülen’in komünizmle mücadelesi salt siyasal değil, aynı zamanda “ilmî”dir. Gülen bu konuda sosyalizm, işçi hareketi ve proletarya diktatörlüğü gibi kavramların şeytan işi olduğunu, Marx ve Engels’in insanlığa önerdiği çözümün şeytana ait birer hile ve oyundan ibaret olduğunu söyleyecek kadar uçuklaşabilmiştir. Üstelik Gülen, materyalist düşünce ile hesaplaşmak adına, kendi zihinsel dünyasının ürünü olan uçuklukların yanında, kendi inancına ters olan kimi metafizik inanışlara göz kırpmayı da meşru saydığını itiraf etmektedir:

“Benim buraya kadar telepatiden, telesteziden, medyumdan, yogiden deliller getirmem ve sizlere bunları intikal ettirmeye çalışmam da tamamen bu gayeye matuftur. Yani maddeci zihniyeti, materyalist düşünceyi yıkıp, nazarları tabiat ve fizik ötesi alemlere çevirebilmektir.”

Bu antikomünist zırvalıkların Cumhuriyet düşmanlığını besleyen ve onun üzerini örten bir ideolojik işleve sahip olduklarına ve komünizm karşıtlığıyla gericiliğe verilen tavizlerin Cumhuriyet rejimi için intihar anlamına geldiğine Yön ve İleri Haber’deki yazılarımda daha önce değindiğim için burada tekrara düşmek istemiyorum.

“Altın nesil” ideali

Gülen’in bilinen ilk kitabı, 30 Nisan 1976’da İzmir’de verdiği konferansın metninden derlenen Altın Nesil’dir. Çobanoğlu’na göre fikrî bir tasarım olan altın nesil idealinin cisimleşmiş hali cemaatin mensuplarınca hayata geçirilmektedir. Cemaate bağlı okullar, dershaneler, üniversiteler, medya kuruluşları, meslek örgütleri, yardım kurumları ve Işık Evleri (günümüzde bunların adı Hizmet Evleri olmuştur) bu ideali hayata geçirmekle görevli kurumlardır. Altın nesil, başta Asr-ı Saadet olmak üzere kutsallarla çevrili bir tahayyüldür ve “bu nesil, tıpkı başlangıç zamanı’nda yaşandığı gibi, yeni bir varoluş öyküsüne de öncülük edecektir.”

“Altın nesil”i bir nevi sosyal ahlak ideali yahut tahayyülü olarak tanımlayan Çobanoğlu, devamında Gülen’in yaptığı işin modern zamanlardaki ahlaki boşluğu saptayarak inananların inanç sistemlerini kendi ideal tipi çerçevesinde yapılandırmaya çalışmaktan ibaret olduğunu savunuyor. Oysa altın nesil ideali daha iddialı ve daha saldırgan çağrışımlara sahip.

Gülen, İslâm’ı bir aksiyon dini olarak görür ve onun tahayyülündeki altın nesil, Asr-ı Saadet’i bugüne getirmek için aksiyonda bulunan nesildir. Burada cemaatin din anlayışının daha görünür ve etkili kılınmasından ziyade, toplumsal ve siyasal yaşantının bütününe egemen kılınması hedeflenmektedir. Cemaat tüm faaliyetlerini bu hedefe uygun biçimde yapılandırmış, örgütsel yapısını da bu doğrultuda tahkim etmiştir. Bunu doğrulayan fazlaca veri ve gazetecilerin, hukukçuların ve geçmişte cemaat tarafından tasfiye edilen subayların katkılarını içeren ciddi bir külliyat bulunmaktadır.

Burada ilgili külliyata ilişkin detaylara girmektense, cemaatin eski yöneticilerinden Nurettin Veren’in 2006 yılında Merdan Yanardağ tarafından hazırlanıp sunulan televizyon programlarında anlattıklarına değinmekle yetinebiliriz. Cemaatin yatılı okullarında cemaate insan kazanmak için gece eğitimleri yapılması, cemaat tarafından okutulan öğrenciler mevki sahibi olmaya başladıklarında onlarla gizli yöntemlerle haberleşilip mevkilerini nasıl kullanacaklarına ilişkin talimatların verildiği gizli toplantıların yapılması ve özellikle subay olanların mevkilerini Gülen’in emrine vermeleri ve teğmen olan cemaatçilerin kendilerine verilen kılıçları Gülen’e teslim etmeleri, bürokrasideki Fethullahçıların başına imam atanması ve yatay ilişkinin olanaksız olduğu hücre tipi örgütlenmeye gidilmesi, Türkiye’nin Darü’l-Harp ilan edilmesi, Gülen’in İsa ve Muhammed Peygamberlerin misyonlarını kendi şahsında birleştiren Kutbu’l-Aktab sıfatına haiz görülmeye başlanması gibi uygulamalar, cemaatin ülkenin yönetimine el koymak için savaş hazırlanan bir örgüt olarak faaliyet gösterdiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Çobanoğlu da Gülen’in altın nesli “ışık süvarileri”, “hakikat erleri”, “irfan ordusu”, “gönül erleri” gibi militarist ifadelerle tanımladığına dikkat çekmektedir. Burada cemaatin toplum tahayyülünün ötesinde ülkenin yönetimine el koyacak, tüm siyasal ve toplumsal yaşantıyı kendi meşrebince yeniden dizayn edecek olan örgüt ve onun kadro birikimi işaret edilmektedir. Kısacası, Ahmet Şık’ın yaptığı “imamın ordusu” adlandırması isabetlidir.

Türkiye’nin yakın tarihine damga vuran bir örgütün siyasal-toplumsal bir fenomenden ziyade kriminal özellikleriyle tartışılması sığlıktır. FETÖ/PDY adlandırması, ölen darbeciler için Hainler Mezarlığı inşası ve Diyanet’in dini hizmet vermeyi reddi… Tümü bu sığlığı yaygınlaştırmak, söz konusu örgütün adlı adınca bir dini cemaat olduğunu unutturmak içindir. Oysa 12 Eylül günlerinde MHP’lilerin söylediği “Bizim fikirlerimiz iktidarda, ama biz hapisteyiz” sözü bugün en fazla Fethullahçılar için geçerli. Hapisteler, firardalar, kayyumdalar ama fikirleri iktidarda.