Tarihten güncelliğe 15-16 Haziran

Doc. Dr. Hakan Koçak / 01-06-2017

15-16 Haziran Direnişinin ortaya çıkmasına neden olan şey, meclisten geçen 1317 sayılı yasaydı. Bu yasayı protesto etmek isteyen işçiler, herkesin -iktidarın, DİSK'in ve kendilerinin- beklediğinden daha kitlesel, daha kararlı ve ürkütücü bir direniş ortaya koyarak emek tarihimizde unutulmaz bir sayfa açmış oldular.

Bu denli güçlü ve beklenmedik protestoya neden olan yasanın hedefi, kurulalı üç yıl olmuş ama sendikal harekete devrimci bir enerji ve açılım getirmiş olan DİSK'i tasfiye etmek olarak özetlenebilir. Tarihsel bir bakışla bunun, kökleri 1946'ya uzanan bağımsız, mücadeleci sendikal geleneğe karşı girişilmiş yeni bir hamle olduğu söylenebilir. Dönemin sosyalist partilerinin öncülüğüne kurulan sendikalar ve yayınlarla, hızla gelişerek CHP iktidarı için tehlike arz etmeye başlayan 1946 sendikacılık geleneği, önce sıkıyönetim ve ardından da 1947 başlarında çıkartılan sınırlı ve güdümlü sendikacılığa zemin hazırlayan ilk Sendikalar Kanunu ile bitirilmiş gibi görünüyordu. Ama 1950'lerin mücadeleci sendikacılarının önce TİP ve devamında DİSK ile geliştirdikleri bağımsız ve militan işçi sınıfı hareketi çizgisi bu geleneğin bir anlamda yeniden dirilişini temsil ediyordu ve kısa sürede iktidarlarla uyumlu sendikacılık geleneğini sürdürmeye kararlı Türk-İş'lileri de, dönemin iktidarı AP'yi de ciddi biçim rahatsız etmeye başladı.

İşte gündeme getirilen ve meclisten geçirilerek direnişi tetikleyen kanun bu rahatsızlığın ifadesi ve 1947'de olanların bir devamı niteliğindedir. Türkiye egemenlerinin gelişen bağımsız sınıf hareketleri karşısındaki politika repertuarlarının değişmediğini gösterir. Baskı, yasaklama; olmuyorsa etkisizleştirme, marjinalleştirme, güdümlü alternatifer kurma veya destekleme gibi yöntemler belli dozlarda ve bir sıralama içinde kullanılır.

DİSK’in temsil yetkisine darbe girişimi

1317 sayılı yasayla bu kez, 46'dan farklı olarak, önce yasayla etkisizleştirme yolu izlendi. Yasada, bir işçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini örgütlemiş olması gerekiyordu. Ayrıca, işçi konfederasyonlarının kurulabilmesi için de Türkiye çapında faaliyet gösteren sendikaların ve işçi federasyonlarının en az üçte birini ve aynı zamanda Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini temsil etmesi zorunlu kılınıyordu. Bunun anlamı henüz yeni kurulmuş bir konfederasyon olarak DİSK'in ve ona bağlı sendikaların temsil yetkilerinin ortadan kaldırılmasıydı. Yasa karşısında gelişen beklenenin ötesinde direniş egemenlerin bu amaca ulaşmasını engelledi.

Ancak 1977 1 Mayıs'ında yaşanan ABD destekli kontgerilla operasyonu ise bitirilemeyen işin devamı niteliğindeydi. Türkiye işçi sınıfı içinde 1960 başlarından itibaren etkili hale gelen ve tarihe mâl olmuş çok sayıda grev ve direnişle belirginlik kazanan mücadeleci bilinç ve arayışların yarattığı kitlesel direnç, 1970'lerde sosyalist hareketle de buluşmuş ve 70 ortalarında egemenler için artık kabul edilemez noktaya gelmişti.

15-16 Haziran'ı öncesi ve sonrasındaki olaylar zinciri içine yerleştirmeden anlamak doğru olmayacatır. Bugünden bakınca, şimdilerde türlü spekülasyonlar yapılarak tarihsel arka planı karartılmaya çalışılan bu büyük katliamın, bir anlamda 15-16 Haziran Direnişi’nde ilk olarak ortaya konan, darbe ve baskılara karşı yükselişini sürdüren, bağımsız, meşru mücadele çizgisindeki işçi hareketi damarını kriminalize/marjinalize ederek etkisizleştirme hamlesi olduğu açıkça görülür. 1970'lerin kitlesel grevleriyle giderek sıkışan sermaye sınıfı temsilcilerinin girdiği otoriter yönetim arayışları sonuç verip 12 Eylül darbesi yapıldığında kapısına ilk dayanılan yerin DİSK olması da, darbeden kısa süre önce tüm bu süreçte militan işçi hareketinin sembolü olarak öne çıkan Kemal Türkler'in katledilmesi de tesadüf  olarak değerlendirilemez.

Özetle 1946'da ancak bir yıl kadar sürebilen ve sıkıyönetimle, tutuklamalarla, kapatmalarla bitirilen bağımsız sınıf hareketinin macerası bu kez 1967'den 1980'e 13 yıl kadar sürer ve yasal müdahalelerle, katliamlarla, darbeyle sona erdirilebilir. 

Politik sınıf hareketinin örneği

15-16 Haziran eylemi sendikal mücadele tarz ve yöntemine ilişkin önemli deneyimlerin yanı sıra demokratik hakların savunusu konusunda da dersler içerir. Direniş, taban dinamikleri üzerinden yükselen militan ve meşru çizgide bir sınıf hareketidir. DİSK'in sözü edilen yasa karşısında yürüttüğü kamuoyu kampanyasının ve meclisteki muhalefetin yetersiz kaldığı ve yasanın çıktığı anda, işyerlerinde bir süredir örgütlenen Anayasal Direniş Komiteleri ile bir anda gelişen geniş bir taban inisiyatifidir. İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğünü korumak adına kendi öz örgütlerini, mücadele araçlarını yaratmasının erken ve güçlü bir örneği olması nedeniyle dikkate değerdir.

Türkiye'de politik bir işçi hareketinin hiç gelişmediği yönündeki  yorumları geçersizleştirecek   derecede politik bir karakter taşır. Hem iş bırakma, hem işgal hem de kentin ana arterlerini kapatan fiili yürüyüşleri içeren eylem son derece radikaldir.  İki gün boyunca fiilen genel grev yapan işçilerin birçoğunun ilk kez sokakla tanıştığı, ilk kez devletin zor aygıtlarıyla karşı karşıya geldiği büyük bir direniş eylemidir. Sonucunda binlerce öncü işçi işlerinden olmuş, yüzlercesi tutuklanmış, birçok yaralının yanı sıra üç işçi de yaşamını yitirmiştir. Ortaya çıkalı daha üç yıl olmuş bir işçi örgütünün varlığının bu düzeyde savunulabilmiş olması, bugün sendikal hakları her yönden saldırı altında olan sendikal hareket için örnek alınacak niteliktedir.

Direniş, DİSK'in oluşturduğu örgütlülük zemininde ve onun sağladığı birikimle ortaya çıksa da sendikal sınırları aşan bir karaktere sahiptir. Dünyanın birçok ülkesinde dönem dönem ortaya çıkan fabrika konseyleri türünden bir deneyimi ortaya koyar. Gramsci'nin fabrika konseyleri ile sendikalar arasındaki ilişkiyi değerlendirirken söyledikleri bu noktada anlamlıdır. Şöyle yazar Gramsci: “Konsey endüstriyel legalitenin olumsuzlanmasıdır: onu hep tahrip etmeye, işçi sınıfını endüstriyel iktidarı fethetmeye doğru yönlendirmeye (...) uğraşır. Sendika legaliteyi temsil eder ve kendi üyelerinin bu legaliteye saygı göstermesini sağlamayı amaçlamalıdır.” Gerçekten böyle olmuş, Direniş giderek yıkıcı bir hâl aldığında DİSK yönetimi işçilere eylemi bitirmek konusunda çağrı yapmak durumunda kalmıştır. Buradan çıkan sonuç konfederasyon yöneticilerinin pasifliği, ihaneti değil, sınıf mücadelesinin düzey ve araçları arasındaki nitelik farkının anlaşılması gerekliliğidir. Bir anlamda mücadelenin yükseldiği kesitte herkes ve her oluşum kendi rolünü oynamış, ortaya çıkan sonuç ise Türkiye işçi sınıfının ulaştığı bilinç ve kapasite düzeyini göstermesi açısından hem sendikal hem de siyasal düzeyde öğretici olmuştur.

Öte yandan Direniş salt DİSK'i sahiplenme eylemi de değildir. Taşınan dövizlere, pankartlara, atılan sloganlara bakıldığında, Fordist bir atılımla gelişen Türkiye kapitalizminin, sayıları hızla artan sanayi işyerlerinde, emek sürecinde patronlara karşı biriken tepki ve öfkenin, sosyal planda devrimci gençlik hareketleriyle yaygınlık kazanan anti-emperyalist motiflerin, açık bir sermaye destekçisi olduğu anlaşılan AP iktidarına karşı oluşan kızgınlığın da caddelere taşındığı gözlenir. Herkesi şaşırtan aslında katmanlı ve derinlemesine bir sınıf öfkesinin bu denli yoğun biçimde birikmiş olmasıdır.

15-16 Haziran’ın yarattığı ufuk

Günümüz sendikal gündemi içinde bakıldığında 15-16 Haziran'ın fiili, meşru ve militan sendikal mücadele konusunda yarattığı ufuk, sendikal hakların korunması noktasında yol göstericidir. O günlerde anayasal bir hakkın yasa yoluyla geri alınmasını namus meselesi olarak kabul eden işyeri temsilcilerinin, mecliste ve cumhurbaşkanı karşısında sendikal özgürlükleri kararlılıkla savunan sendika yöneticilerinin bugün yeniden hatırlanmaları gerekir. Yakın bir zamanda referandum yaşadığımız bu günlerde anayasadaki sosyal hakların işçi sınıfı için ne kadar hayati olduğunu ve bu hakların ne kadar  güçlü bir biçimde sahiplenilebileğini göstermesi açısından da Direniş öncesi ve sonrasıyla öğreticidir.

Direniş her şeyden önce büyük bir coğrafi yoğunlaşmayla ilişkilidir. İstanbul’un 1950’li yıllardan itibaren yaşadığı hızlı ve yoğun sanayileşme süreci 1960’larda daha da hız kazanmıştır. Hem kamu yatırımlarından bu kente ayrılan büyük pay, hem de uygulanan cömert teşviklerin çektiği özel ve yabancı sermaye yatırımlarıyla İstanbul, Türkiye sanayinin büyük bölümünü bünyesinde toplar.  İmalat sanayinde istihdam edilen işçi sayısı 1964’te 108 bin dolayında iken, % 103’lük bir artışla 1972’de 219 bine ulaşır (Bu sayılar aynı zamanda Türkiye sanayii işçilerinin %35 ve %37.5’ine tekabül etmektedir). Bu gelişmeler İstanbul’u ülkenin en büyük işçi sınıfı kenti haline getirmiştir. Benzer bir gelişme komşu kent Kocaeli’nde de yaşanır. İstanbul-Kocaeli kuşağı Türkiye işçi sınıfının dinamik gelişim çizgisini ve sınıflar mücadelesinin fay hattını temsil etmektedir. 1967’de Türk-İş’ten koparak kurulan DİSK tam da bu fay hattındaki dinamizmle büyür, burada gelişen işçi sınıfının taleplerine yanıt verir, mücadelesine öncü olur.

Gösterilerin en özgün yanlarından birisi, öncü yürüyüşçülerin güzergâhlarındaki fabrikaların önlerinde yaptıkları çağrılarla buralardaki işçileri de kendilerine katmalarıdır. Coğrafi yoğunlaşma ve ana yollara ya da merkezlere yakınlık belirleyici bir etken olarak görülür. 1950’lerde oluşmaya başlayan ve özellikle Kâğıthane yönündeki gelişimini o sıralarda da sürdüren Haliç havzası ve 60’lı yıllarda giderek yoğunluk kazanan Kartal-Gebze-Kocaeli hattı, birbirlerine çok yakın onlarca büyük fabrikanın işçilerinin kolaylıkla bir araya gelebildikleri iki ana eylem yatağını oluşturur. Bu bölgelerde eylemlere Türk-İş’e bağlı işyerlerinden de ciddi katılımların olduğu gözlenir.

15-16 Haziran Direnişi Türkiye sosyalist hareketinin işçi sınıfına yönelmesinde, sınıf içindeki örgütlenmesini derinleştirme çabasında ve sınıf eksenli siyasi stratejilerin güç kazanmasında da belirleyici olmuştur. 60'ların ortalarından itibaren giderek Türkiye siyaset alanında belirleyicilik kazanan işçi sınıfı hareketi, deyim yerindeyse, bu güçlü eylemle rüştünü ispat etmiştir. Yakın zamanda yaşadığımız Tekel Direnişi ve Metal Fırtına olarak isimlendirilen metal işçilerinin eylem dalgası gibi örnekler Türkiye işçi sınıfı hareketinin bu türden kitlesel ve radikal kalkışma potansiyellerini bugün de taşıdığını göstermektedir.

Gündemde olan kıdem tazminatı hakkının gaspına yönelik çabalar karşısında bu potansiyelleri geliştirerek yapılabilecek çok şey olduğu söylenebilir. 15-16 Haziran Direnişinin mayalandığı komitelere benzer biçimde bugün de konfederasyon ayrımını aşan, örgütsüz emekçileri de içine alıp hareketlendirebilecek Kıdem Tazminatıma Dokunma meclisleri, komiteleri vb. oluşumlarla derindeki potansiyel mücadele arzusunu dinamik hale getirebilecek, güçlü bir direniş hattı oluşturabilecek bir politik hat gereklidir ve de mümkündür.