Sevdalınız komünisttir: ‘Mesele’lerin şairi Nazım

Onur Behramoğlu / 01-06-2017

Nâzım Hikmet’i “güzel günler göreceğiz, güneşli günler” coşkusuyla yaşamak saf mutluluk ise, heyecanımızı bilgiyle, kültürle yoğurup somut devrimci bilince erişme çabası sevgiye asıl yaraşanıdır. Şöyle böyle yirmi yıldır şiirle nefes alıp veren birisi olarak, geleceğin insanının dünyaya erken gelmiş seçkin bir örneği saydığım Nâzım’ı tekrar tekrar düşünmek, Marx’ı, Lenin’i sevmek gibidir benim için. Kararan yanlarımla yüzleştirir, gönül aynamı sildirir, sendeler gibi olduysam ellerimden tutup ayağa kaldırarak yeniden doğmama vesile olur şair.

Hapishane mektubunun arkasına yazılmış ‘Tahirle Zühre Meselesi’ni kim bilir kaçıncı kez okurken ‘mesele’ sözcüğünü daha evvel fark etmediğimi görürüm. Aşk, sevda, ayrılık…. insana dair ne varsa, kafayı çatlatırcasına sorgulanıp hesabı verilerek yaşanacak meselelerdir Nâzım için. Böyle bakıldığında, ‘Kan Konuşmaz’ romanındaki bölüm başlıklarından biri -‘Bir Politika Meselesi ve Zübeyde Hanımın Mirası’- daha bir boyutlanır örneğin. “İttihatçı mısın İtilafçı mısın?” sorusu, bezirgân politikacılar kadar kolu savaşta parçalanmış Ahmet de hesaba katılarak sorulmalıdır. Mektepte taşı en uzağa atıp tornada en ayarlı iş çıkaran ve şimdi kemiklerinin yarısı Rumeli’de kalmış olan Ahmet’in koluna, ne İttihatçılık ne İtilafçılıktan fayda vardır ve asıl mesele budur. “Israrla, inatla sonuna kadar düşünmek istedi. Düşünemedi. Ona bir şeyi sonuna kadar düşünmeyi öğretmemişlerdi” cümleleriyle anlattığı Gülizar’a düşünmenin yöntemini, diyalektiği öğretebilmektir.

Aşk da, politika da ‘mesele’dir şaire; anlamak ister, inanmayı yitirmek pahasına, sonuna kadar düşünür, düşünür, düşünür. En iyi bilendir şiirle şuurun kan bağını, “Ben işlerimi mümkün mertebe az içgüdü, çok şuurla yapmasını severim” der. ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’ romandır ona göre, “yalnız, biraz onun anladığı manada bir roman.” Bu ne demektir, okurun da düşünmesi gerekir.

1955 yılında Budapeşte’yi ziyaret ettiği sırada Budapeşte Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’nde yayımlanan konuşmasında, kendi ifadesiyle ‘İstiklal Destanı’ndan -“O, saatı sordu. / Paşalar: ‘Üç’ dediler. / Sarışın bir kurda benziyordu. / Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı…” diye devam eden bölümü okuduktan sonraki sözleri yer etmediyse belleğimizde, şairin acısı derinlemesine duyulmaz, duyulamaz: “Ben ne vakit bu İstiklal Destanı’nı okusam anlarım ki, Türk halkı bir kere daha kendi milli kurtuluşu için dövüşmek zorunda kalacak. Ve temenni ederim ki, o kurtuluş savaşının destanını yazacak olan şairler benim şimdi bu söylediklerimi söylemek zorunda kalmasınlar.”

“Çok çok istidatlı çocuk. Çok istidatlı bir sanatkâr” diyerek selamladığı Yaşar Kemal’in, “Gerçek halk edebiyatının ilk kurucularından biri, Türk edebiyatının büyük şehidi” saydığı Sabahattin Ali’nin, “Onu çok severim. Büyük hikâyeci, büyük şair” sözleriyle andığı Sait Faik’in hakkını verebilmeliyiz, bir kez de onun hatırı için. Barbusse, Gide, Gorki, Ehrenburg, Jack London, Upton Sinclair romanlarını çok severmiş, onları bir de bu sebeple merak etmeliyiz.

“İyi şiir yazmak, çok zor bir iştir. Şiir, yoğunlaştırılmış dramaturjidir. Piyes yazarından daha iyi bir şairim ama hem şair ve hem dramaturg olarak zayıfım” der Nâzım, herkesler büyüklenip böbürlenme yarışındayken. Hiçbir şiir ödülüne başvurmuyor, yayımlanan onca manzumeyi şiirden saymıyorsam, ölçüm Nâzım olduğundandır. Onun onurlu mirasına layık olabilme umuduyla zayıflıklarımı açık yüreklilikle belirleyip aşma yolunda emek sarf ederken hangi ırmağın taşı olduğumu kavramak her şeyden önemlidir nazarımda. Diyelim ki, Turgut Uyar, “Sonsuz anısına büyük hayatın / kısacık sanılan büyük hayatın” dizelerini söylerken, “Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, / yani, bu koskocaman dünyamız” dizelerinin Nâzım’ıyla aynı damarın şairi olduğunu fısıldamaktadır, birdenbire duyarım, budur şiir ödülü. “Hızla gelişecek kalbimiz” ile “Yarısı burdaysa kalbimin / yarısı Çin’dedir, doktor” derinde bir ve aynı şeydir. Safları böyle sıklaştırarak okuduğumda yazınsal akımlar, kamplaşmalar ilgilendirmez artık beni. Öze, derdin ne olduğuna, yaraya bakarım.

Şeyh Bedreddin Destanı mı, alır beni bir merak; Bedreddin’i, Börklüce’yi, Torlak Kemal’i öğrenmek isterim. Yetmez, hem destanın hem de Nâzım şiirinin en önemli anahtarlarından toprağa dair düşünmem, araştırmam, bilgilenmem gerekir. “En yumuşak, en sert / en tutumlu, en cömert, / en / seven, / en büyük, en güzel kadın: / TOPRAK / nerdeyse doğuracak / doğuracaktı” dizelerini sağlıklı yorumlamak amacıyla Osmanlı’daki mülkiyet ilişkilerini, o dönemin ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayandığı için de tarımsal artığın üreticilerden alınmasını sağlayan tımar ve iltizam yöntemlerini incelerim. Ancak o vakit somut bilgiye dönüşecektir, Bedreddin ve Börklüce isyanlarıyla toprağın neye gebe olduğu. Bunları irdelemeyen bir zihin, asilerin hep birlikte ekip biçtikleri ovada mevcut üretim ilişkilerinin yerle bir edilip toprağın köylüler arasında bölüşülmekte oluşuna değil doğanın güzelliğine, bereketine övgü okuyup Nâzım’ı derinlemesine kavrayamadan çıkıp gidebilir şiirin kapısından. Oysa 1947’de “Boşlukta çürür kelam / topraktan gelmemişse / toprağa dalmamışsa / kökünü salmamışsa” dörtlüğünü yazacak, 1949’daki bir şiirinde de dünyanın bambaşka bir coğrafyasındaki görünüşte bambaşka sorunlara değinirken aynı metaforu kullanarak sömürünün ve mücadelenin sürekliliğini imgesel düzeyde duyuracak, “Tohumdan ve topraktan korkuyorlar / akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar / ne iskonto, ne komisyon, ne vade isteyen bir dost eli / sıcak bir kuş gibi gelip konmamış ki avuçlarının içine / ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten, / korkuyorlar, kartal kanatlı kanaryam / türkülerimizden korkuyorlar Robeson” diyecektir Nâzım.

Hilmi Yavuz’un ‘Bedreddin Üzerine Şiirler’ini okurum sonra. Bu şiirin altıncı bölümünün başlığı Musa Çelebi’dir madem, üzerinde düşünmem gerekecektir. Osmanlı’nın Timur’a yenilmesiyle devletin erken dönemde yaşadığı en büyük kriz patlak vermiş (“devlet solgundu / güya ki yaprağın biri / düşmüş de, ağaç / kökünden sarsılmış gibi”), pâyitaht Bursa’yı ele geçirip birliği yeniden kurma kapışması başlamıştır. Fetret Dönemi diye adlandırdığımız taht mücadeleleri sürecinin şehzadelerinden biridir Musa Çelebi, hiçbir şehzade sultan sayılmadığından her birine ‘Soylu’ anlamında ‘Çelebi’ denilmektedir. Ve o soylulardan Musa’nın kazaskeridir mutasavvıf Bedreddin, en yüksek yargı makamına atanmış kişisidir zira Rumeli’nin kozmopolit ortamı heterodoks İslam’a açıktır. Peki ne olmuştur da isyan etmiş, Çelebi Mehmed döneminde de idam edilmiştir? Bunu anlayabilmek için Çelebi Mehmed’in neyi temsil ettiğini bilmem gerekir. Mehmed, Timur’a karşı kaybedilen Ankara Savaşı’nda artçı kuvvet komutanı, az kayıpla kurtulmuşken, yaşı henüz on beştir! Kaçmayı başaran şehzade-çelebilerden çoğu Timur’dan berat alıp ona bağlılıklarını bildirerek kendi bölgelerinde bağımsız beyler gibi hareket etmeye başlamış; Mehmed ise, Timur’a boyun eğmeyi reddetmiştir. Benim için şiirin kılıç gibi parıldadığı an budur işte, yazgıya meydan okuyarak diklenen iki kişi bir gün karşı karşıya gelecektir!

Mehmed (aslında o çok genç olduğu için lalası vezir Bayezid Paşa), Amasya-Tokat-Sivas bölgesinde yağma düzenini sürdüren Türkmen beylere karşı mücadeleyi kazanır, batıda Musa’yı da mağlup edip öldürdükten sonra Bedreddin’i İznik’e sürgüne gönderir. 1416’da Börklüce Karaburun’da ayaklandığında Bedreddin de sürgün yeri İznik’ten ayrılarak Deliorman’da ayaklanmaya katılır. Mehmed’in (Anadolu) Musa’ya (Rumeli) üstünlüğünün arka planını anlama çabasında, Attila Aytekin’in konuyla ilgili makalesinden yararlanırım: “Musa, toplumun akıncı ruhunu hâlâ sürdürmeye çalışan alt katmanlarından, alt kademe kullardan ve kimi göçebe gruplardan destek alıyordu. Mehmed ise tekrar kurulmakta olan devletin yerleşik, daha kurumsallaşmış, daha aristokratik yanlarını temsil etmekteydi. Öte yandan, iç savaş, bu iki şehzadenin temsil ettiklerinin dışında da seçeneklerin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Bu anlamda yaşanan toplumsal kalkışma, imparatorluğun ilk dönemindeki siyasal rejime ve egemen toplumsal ilişkilere yöneltilen güçlü kitlesel bir itiraz olarak görülmelidir. Hareketin Ege kanadı daha radikaldir. Ege isyanının Balkan isyanındaki sipahi ve akıncı gibi unsurları içermeyip daha katıksız bir köylü isyanı olduğu düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değildir. Ege, her tür feodal ilişkiyi şiddetle reddediyor, feodal Osmanlı rejiminin tekrar kurulmasını engellemeye çalışıyordu.” Hilmi Yavuz’un, Bayezid Paşa’ya “gün akşamlıdır devletim / elbet biz de ölürüz / gözüm hep o asılmışta kaldı” dedirtmesi boşuna değildir. Devlet Sünnileşip merkezileştikçe gözü hep muhaliflerin üzerinde olacak, baskıyla-sindirmeyle her tür ayrıksı düşünce ve inanç ezilmeye çalışılacaktır. Ve ‘Bedreddin Üzerine Şiirler’ini Nâzım Hikmet’e adadığı şiirle kapatacaktır Yavuz: “Hüzün ki en çok yakışandır bize / belki de en çok anladığımız.”

Oysa hüzün değildir bize en çok yakışan, isyandır, başkaldırı, meydan okuma! Nâzım yazmasa bunca merak etmeyecek, tarihimizin böylesine ilginç süreçlerine bu denli yakından bakmayacaktık belki; meraktır en çok yakışan bize, sevinç, her doğan güne umutlu bir sesleniş: Merhaba! O duygularla, “Yarısı burdaysa kalbimin / yarısı Çin’dedir, doktor” dizelerindeki doktoru arayıp bulurum, doktor Neşati Üster’i. Cahide Sonku’nun hapisteki Nâzım’a iki yüz lira para ve giyim eşyası gönderdiğini öğrenirim ondan, şiirdir. Aydın Aydemir’in ‘Nâzım Nâzım’ kitabında ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan Balcı Nuri’yle karşılaşırım ansızın, şairin yurtdışına çıkışını öğrendiğinde yaşadıklarını anlatır: “Kendimi bir boşlukta hissettim uzun süre. Üstümden başımdan bir şeyler kaybetmişim gibi. Ara sıra ceplerimi yokladığım bile oluyordu. Oysa bir şey düşürdüğüm yoktu.”

Orhan Kemal’in Nâzım’la hapiste geçirdiği üç buçuk yıla dair yazdıklarını, Nâzım’ın mektuplarını, Nâzım’lı anılarını kaleme almış olanları okuduğumda nice ilginç ayrıntı, hayatının ve şiirinin evrelerine ilişkin ipuçları, duygu ve düşünce dünyasındaki devinimleri yakalarım yakalamasına ya, bence en kıymetlisi, en dikkat çekicisi, en benzersizi, onun inanılması güç iyi yürekliliğidir. Bu dünya görüşünden, siyasi düşüncelerinden değil, varlığının derinlerinde bir yerlerden gelmektedir onda, has şairlikten. Kemal Tahir’e Ocak 1941 tarihli mektubunda rastlarım iyiliğinin köklerine: “Yeni Adam mecmuaları koleksiyonunu karıştırken, portreler sütununda, mizah hikâyecisi İlya İlf hakkında bir yazıya rastladım. Bazı satırlarını aynen alıyorum: ‘İlya İlf her şeyden önce namuslu ve prensip sahibi bir insandı. Yalanı hiç sevmezdi. Doğruluk onun başlıca yol göstericisiydi. İlya İlf iyi arkadaştı. Ondan yardım isteyen herkese yardım ederdi. Sözünde durmasını çok severdi. Vaad ettiğini muhakkak yapardı. Çok çalışırdı…’ İlya İlf ile ne rahat arkadaş olabilir insan. Sen de ben de İlya değiliz. Fakat çok şükür ki İlya İlf’in ahlakını anlıyoruz. Biz de biraz daha, biraz daha öyle olmaya çalışalım kardeşim.” Meraklısı, Kemal Tahir’in ‘Kurt Kanunu’nun son sahnesinde, andığım mektuptaki “Ondan yardım isteyen herkese yardım ederdi” cümlesinin somutlanışını görecektir. Nâzım ise, mektuptaki doğruluk-dürüstlük bahsinden kendisinde kalanı beş satırla şiirleştirecektir: “Annelerin ninnilerinden / spikerin okuduğu habere kadar, / yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı, / anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık, / anlamak gideni ve gelmekte olanı.”

Divan şiiriyle hece öğelerinden de yararlanmakla birlikte bütünsel uyuma, ezgiselliğe ve gitgide konuşma dilinin doğal akıcılığına dayanarak Türkçenin gerçek ritmini-estetiğini ortaya çıkaran mucize şairimizi hak etmek için bu dilde yazılmış en yetkin yapıtlara imza atmayı hedefleyeceğiz. Yıllarını hapislerde-sürgünlerde geçirmesine, kalp ağrılarına, memleket hasretine rağmen dur durak dinlemeksizin mücadele eden yoldaşımıza layık olmak istiyorsak çok çalışacak, çok okuyacak, çok düşünecek, namuslu ve ilkeli, biraz daha, biraz daha iyi insan olmaya gayret edeceğiz. Kökümüz memleket toprağında, yükümüz Bedreddin’in yükü, bir de her dem âşık, her dem çocuk tutabilmişsek kalbimizi, hakkımızdır, bir ağızdan haykıracağız sonra:

“Sevdalınız komünisttir”;

Ve bir zafer şarkısı gibi yağacak yağmur,

Ve belki bir parça hatırlatacağız Robespiyer’i,

Ve bir gün mutlaka yeneceğiz!