Mukaddime’yi nasıl okutacaklar?

Sadık Usta ile söyleşi: / 01-06-2017

“Temel sorun, İbn Haldun’un yok sayılması değil, onun değerinin bilincinde olmamaktır, fakat Tayyip Erdoğan bu eleştiriyi yapacak ve bu sözleri söyleyecek en son insandır. Çünkü 90’lı yıllarda TÜBİTAK tarafından yayınlanan birçok bilimsel eser, onların marifetiyle yayın programlarından silinmiştir.”

Tayyip Erdoğan’ın İbn Haldun Üniversitesi’nin açılışında yaptığı konuşmada Auguste Comte’la İbn Haldun’u karşı karşıya getirerek “En basitinden Auguste Comte gibi sorunlu şahısların fikirleri kabul görürken, İbn Haldun adeta mahkum edilmiştir” sözlerini sarf etmesi tartışma yarattı.

Erdoğan’ın çıkışını düşünce tarihi üzerine önemli çalışmalara imza atmış olan Sadık Usta’ya sorduk. İbn Haldun külliyatı, İslâm düşüncesinin birikimi, bilim ve düşünce tarihi ve ütopya kavramını kapsayan keyifli bir söyleşi gerçekleştirdiğimiz Sadık hocamızla sonraki sayılarda tekrar buluşmak dileğiyle, tüm Yön okurlarına iyi okumalar diliyoruz.

Yön: İbn Haldun Üniversitesi açılışında konuşan Erdoğan, İbn Haldun’un uzun yıllar yok sayıldığını söyledi. Öncelikle, İbn Haldun’un yok sayıldığı iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genel anlamda bu iddia doğru değil, fakat İbn Haldun’un hem ülkemizde hem de İslam aleminde yeterince incelenmediği ve dolayısıyla kıymetinin bilinmediği de bir başka gerçektir. İbn Haldun neredeyse 40-50 yıldır önemli üniversitelerimizde kısmi açıdan hem sosyoloji hem siyaset bilimi hem de İslam felsefesi alanında inceleme konusudur. Ünlü eseri Mukaddime ise Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren (birkaç farklı çeviri olmakla birlikte) yayımlanmakta ve okunmaktadır. Ne yazık ki bütün bu olgular, Mukaddime’nin öneminin anlaşıldığını da kanıtlamaz. Üzülerek belirtelim ki ülkemizde bazı doğrular, düşünsel birikim ve zenginliklerimiz, Batı tarafından keşfedildikten ve inceleme konusu olduktan sonra kabul görmektedir. Ayrıca Batı tarafından keşfedilmiş olması da yetmemektedir. Ne yazık ki üniversitelerimiz, sözüm ona bilim camiamız, siyasi çevreler ve düşünürlerimiz kendi birikimlerinden kopuktur. Birçok konu (özellikle bilimsel, siyasi ve felsefi alandaki birikim) için geçerlidir bu. Örneğin El-Cezeri’nin bilimsel araştırmaları (otomatları, robotları ve bilimsel tasarıları) hemen hemen hiç bilinmez. Aynı şekilde Nizam-ül Mülk’ün Siyasetname’si, ki bu eser siyaset teorisinde önemli bir eserdir. Ayrıca bu kitapçık, Müslüman kökenli eşitlikçi ve özgürlükçü hareketler hakkında bilgi veren ender kaynaklardan biridir, ama buna rağmen sadece birkaç seçkin sol aydın tarafından bilinmektedir. Veya İbn Tufeyl’in Hay İbn Yakzan’ı... Bu eser hem akılcı felsefe hem de ütopya yazını açısından tarihsel önemde bir eserdir, fakat ülkemizde bu kitabı sadece muhafazakarlar incelemektedirler ve onu da yalnızca Allah’a ulaşmanın yöntemi açısından... Halbuki bu kitap İslam felsefesinde mantık ve diyalektik yöntem açısından bulunmaz bir nimettir. Ütopya yazının seçkin bir örneğini oluşturması, Robinson Crusoe başta olmak üzere ada romanlarının babası sayılması da bir başka değerdir. Bu kitapla ilgili yapılan araştırmaları yan yana koysanız bir kütüphane dolar, fakat ülkemizde bu eser pek bilinmez. Gerçi bu eserleri bilenler vardır, ama bilmesi gerekenler tarafından bilinmemektedir. Geleneksel muhafazakar ve sağcı kesimler bu eserleri değerlendirebilecek analitik ve sentezci bir bakış açısından, yani bilimsel araştırma yönteminden yoksun oldukları için onların “keşifleri” çok fazla bir öneme sahip olamamaktadır.

Mukaddime muazzam bir birikim içerir”

İbn Haldun, siyaset teorisinin önemli düşünürleri olan bir Macchiavelli, bir Jean Bodin ve Hobbes kadar önemlidir. Mukaddime, hem devlet teorisi, hem siyaset ve toplum bilimi, hem de doğal bilimler açısından muazzam bir birikim içerir. İnsanlık tarihinin gelişimini, devletlerin kuruluş, yükseliş ve yıkılış sürecini anlatırken akla başvurur. Toplumsal gelişmenin nedenlerini üretim ve bölüşüm ilişkilerinde arar. Tarihi, dinlerin ve kişilerin tarihi olmaktan kurtararak onu hem doğal-toplumsal zorunluluklar temelinde inceler hem de tarih bilimini laikleştirir. 

Kısaca burada temel sorun, İbn Haldun’un yok sayılması değil, onun değerinin bilincinde olmamaktır, fakat Tayyip Erdoğan bu eleştiriyi yapacak ve bu sözleri söyleyecek en son insandır. Çünkü 90’lı yıllarda TÜBİTAK tarafından yayınlanan birçok bilimsel eser, onların marifetiyle yayın programlarından silinmiştir.

“Bilimin ne dini ne de etnik kökeni olur”

Yön: İbn Haldun Üniversitesi Rektörü Recep Şentürk, üniversitenin açılışında yaptığı konuşmada “İbn Haldun modern pozitivist ve Avrupa merkezli sosyal bilimin öncüsü değildir, alternatifidir” sözlerini sarf etti ve “sadece Batı kültürüne mahkum olmak istemeyen” öğrencileri kendi üniversitelerine davet etti. Düşünce tarihinin din ve kültür ekseninde ayrıştırılması tarihsel gerçeklerle bağdaşıyor mu?

Sayın Rektör Recep Şentürk’ün konuşması, eğer yabancı kültürlere yönelik bilinçli bir kışkırtma değilse, en azından cehalettir. Bakın, İbn Haldun’un kendisi bile sayın rektörün görüşünü kabul etmiyor. Mukaddime’de bilimsel araştırmaların kültürel ve etnik (yerel) açıdan değerlendirilemeyeceğini, bütün bu çalışmaların ortak bir uygarlık birikimi olduğunu belirtir. Bunu şöyle ifade eder: “Bilginler, bütün insanlar içinde politikaya en yabancı olanlardır. Çünkü onlar, zihinsel kurguların peşinden giderler ve duyarlı şeylerden (duyumsamayı kast ediyor) çıkardıkları düşüncelere, özele uygulanabilir olmayan, yani birey, ırk, kavim ya da grup için geçerli olmayan, ama evrensel olarak kavradıkları bu düşüncelere gömülmüş bulunurlar...”

Kısacası bilimin ne dini ne de etnik kökeni olur. Fakat insanlık tarihi bir bütün olarak ele alındığında görülecektir ki  bilimin ve uygarlığın merkezi sürekli yer değiştirmiştir. Belli bir açıdan kültürel-dini konumlanma, bilimin gelişmesini kısmen teşvik edebilir ya da belli bir inanç sistemi, o da sadece özgün bir alanda olmak üzere bilimin gelişmesine katkıda bulunabilir. Bunlar istisnai durumlardır. Esas olarak kültür ve din bilimin gelişmesini belirlemez, toplumsal ihtiyaç, ekonomik gelişmişlik ve gelişebilmek için gerekli olan altyapının yoksunluğu bilimsel buluşları, merakı ve tutkuyu ateşler. Bilim ve uygarlık dünyası bir ırmağa benzer. Belli zamanlarında belli coğrafyalara uğrar ve oralardan beslenir. Uygarlık birikimi, bilimsel ataklar açısından bakınca, MÖ 2000-1000’li yıllarda Çin, Hindistan, Mısır ve Mezopotamya’da öndeydi; sonra MÖ 700-100 dolayında Kadim Anadolu, Antik Yunan ve Roma’ya kaydı; 800-1200 yıllarında İslam Coğrafyası bilim ve uygarlığın taşıyıcısı oldu ve özgün katkılarda bulundu; 1400’den günümüze kadar da eksen önce Avrupa’ya sonra da ABD ve diğer başka ülkelere kaydı. Sözüm ona Batı’nın bilim ve sosyoloji kuramına alternatif getirmeye çalışan İslam ülkeleri ise yeniden hurafelere ve batıl inanca battılar ki bugünkü iktidar ve onun rektörleri bunun müsebbibidirler.

“Tayyip Erdoğanlar ne İbn Haldun’u bilirler ne de Mukaddime’yi okumuşlardır”

Yön: Yakın zamanda yayımlanan Fıçılarda Yaşamak kitabınızda da yer verdiğiniz bir yazınızda “Pek yakında AKP hükümeti İbn Haldun’un Mukaddime’sini yasaklarsa hiç şaşırmam” diye yazmıştınız. AKP hükümeti, Erdoğan’ın “siyaset, bilim, hadis gibi çok alanda müktesebatı olan bir alim” sözleriyle andığı İbn Haldun’un baş yapıtını neden yasaklasın?

Benimki bir öngörüdür ama temeli sağlam bir öngörüdür... Neden? Çünkü İbn Haldun sol’dur... Sol birikimin tarihsel kaynaklarındandır. O sadece akla önem vermez, aynı zamanda siyasal hayatta özgürlüğü vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak vurgular; fikir özgürlüğüne yönelik saldırıyı kınamakla kalmaz, bunu bir devletin yıkılmasının nedenleri arasında sayar; hurafelere, batıl inanca karşı çıkar; siyaset adamlarına ise dürüst olmayı, hakkaniyeti gözetmeyi, vicdanlı olmayı, aksi takdirde yıkılacaklarını hatırlatır. Bu tavsiyeler, Tayyip Erdoğan iktidarına karşı yazılmış bir bildiri değilse eğer bir uyarı olarak kabul edilmelidir. Tayyip Erdoğan’ın danışmanları ne yaptıklarının bilincinde değillerdir. Mukaddime, fikir açısından muazzam bir devrimci potansiyel taşır. Üniversitelerin mevcut durumuna, orta dereceli okullarda gündeme getirilen müfredata bakıldığında Tayyip Erdoğanların Mukaddime’de yazanın tam tersini yaptıkları hemen anlaşılır. Tayyip Erdoğanlar ne İbn Haldun’u bilirler ne de Mukaddime’yi okumuşlardır. Onlar İbn Haldun’un ismini, onun Müslüman kökenli olmasından ve ayrıca çok yüksek bir saygınlığa sahip olmasından dolayı benimsemiş gözüküyorlar. Fakat daha ilk fırsatta “Aldandık” diyecektir, çünkü İbn Haldun’un öğretisi, onların bu kadar çalıp çırptıktan, bu kadar toplumu böldükten ve bu kadar bilim ve akla aykırı davrandıktan sonra ayakta kalamayacaklarını anlatmaktadır. İbn Haldun eserinde bir ülkeyi yönetmek için “Şeriat’a gerek olmadığını” söylemektedir. Tayyipler bu kitabı nasıl okutacaklar? Darwin kuramını yasaklayan zihniyet, bütün canlıların bir kaynaktan geldiğini, insanlara en yakın canlıların maymun olduğunu belirten Mukaddime’yi nasıl okutacaklar? Gen teorisini, uzay bilimini özgün kaynaklarından okutmayan, bu alanda dünyanın sayılı bilim adamlarının eserlerini okutmayan, yaymayan ve hatta yasaklayan bir hükümet Mukaddime’nin okutulmasına ne kadar izin verecektir? Mukaddime, mevcut iktidar istediği kadar Müslümanlığı öne çıkarsın, ama eğer o, akla önem vermiyorsa, ekonomik gelişmeyi salt acentacılık olarak ele alıyorsa, ki bunun tersi bilimsel ataklara imza atmak demektir, görev ve makamları liyakat esasına göre dağıtmamışsa yıkılıp gideceğini belirtir. Mukaddime, yolsuzluğa batmış, aklı dışlamış, bilimin yerine hurafeleri canlandırmış, iliğine kadar yozlaşmış bir iktidarın (devletin) altına konmuş bir dinamittir. Buradan hareketle de bir süre sonra önce İbn Haldun adı sorgulanacak ve sonra da Mukaddime’nin çok fazla önemsenmesinin zararlı olduğu saptanacaktır.

“Ütopyalar bitmez”

Yön: Geçtiğimiz aylarda yayımlanan kimi yazılarınızda örnek verdiğiniz İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd gibi isimlerin aksine İbn Haldun’un ütopyacı değil, kelimenin olumsuz anlamıyla “gerçekçi” olduğu biliniyor. İbn Haldun’u buna rağmen akılcı düşünce mirasının parçası olarak değerlendirmenizin nedeni nedir?

Bazılarının sandıkları gibi Ütopya fenomeni tarihsel (bir dönemle sınırlı) değil, fakat evrensel bir kavramdır. Ütopya, eğer onu mevcudun eleştirisi ve aşılması olarak kavrıyorsak; eğer onu yeninin (henüz ufukta gözükmekte ama belirsiz olanın) estetik bir ifadesi olarak kavrıyorsak, ütopyalar bitmez.

Ütopyanın iki temel kaynağı vardır: biri toplumsaldır, yani ezen-ezilen çelişmesinin ortaya çıkmasından bu yana vardır ve var olmaya devam edecektir; ikincisi ise, antropolojiktir, yani insanoğlu, hayvanlar aleminden kurtulabilmek için mevcudun ötesine geçen, henüz ufukta belirmemiş olana yönelmiştir. Düşüncemiz iki temel kaynaktan beslenir: birincisi nesneler dünyasına ait somut bilgiler, diğeri ise henüz mevcutta olmayan gelecek tasarısına ilişkin kavram ve programlardır. Düşünce somut bilgiyle gelecek tasarısı birleşince meydana gelmektedir. Düşünce dediğiniz şey, mevcut somut bilginin geleceğe dair bilgiyle (henüz olmayan ve öngörülen bilgi) döllenmesi ve mayalanmasıdır. Dolayısıyla bütün düşün adamlarının öğretilerinde, o bunun bilincinde olsa da olmasa da kendi içinde ütopik unsur barındırır. Bu konuya ilişkin düşüncelerimi Fıçılarda Yaşamak kitabında etraflıca ifade etmiştim, arzu edenler oraya bakabilirler. Ütopya içeren düşünceyle ütopik eserleri birbiriyle karıştırmamak gerekir. Her düşün adamı dört başı mamur ütopik bir eser ortaya koyamaz. Fakat akla dayanan her siyasal program da geleceğe uzanan, ütopyalar içermelidir, aksi takdirde insan enerjisini ateşleyemez. Ütopyalar aklı dışlamaz fakat mevcut aklın ötesine geçen ufuk turları yapar ki her insanın ve özellikle de siyasetle uğraşan insanların bunu yapması gerekir. Ütopya aklın dışlanması değil, aksine onun bütün yetkinliğiyle içerilmesi ve canlandırılmasıdır. Saf akıl, ya dinsel “dua”dır ya da teknik aletlerin kullanım kılavuzudur...

İbn Sina ve İbn Tufeyl özgün ütopyaları olan büyük düşün adamlarıydı. İbn Haldun’da da ütopik esintiler vardır. Ama onun amacı devlet teorisine, tarih ve toplum bilimine yönelik bir eser kaleme almaktı. Bu eserde bile (siyasete yönelik tavsiyeleri) birçok ütopik unsur saptamak mümkündür, fakat buna derinlemesine girmemiz bu söyleşi çerçevesinde mümkün değildir. Umarım bunu başka bir söyleşi çerçevesinden daha da derinleştirebiliriz.