Prof. Dr. Taner Timur ile söyleşi: Sonuç Erdoğan ve AKP için gerçek bir yenilgidir

Prof. Dr. Taner Timur ile söyleşi / 01-05-2017

Hocaların hocası Prof. Dr. Taner Timur ile hem Cumhuriyet’i hem de referandum sürecini konuştuk. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi üzerine birçok eseri bulunan sevgili hocamıza, yoğun programına rağmen söyleşi talebimizi kırmadığı için teşekkür ediyoruz.

Marksist tarihçi Taner Timur hocamız ile söyleşi yapmamızın bizim için bir başka anlamı daha var. 1961 yılında yayın hayatına başlayan Yön Dergisi’nin çıkış bildirgesine imza atan aydınlardan biri de Taner Timur idi. O dönem Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde genç bir asistan olan Timur, ilerleyen süreçte Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi üzerine birbirinden değerli çalışmalara imza attı. 2017 yılında yayın hayatına başlayan Yön Dergisi’nde yeniden Taner Timur’u görmek bizim için oldukça değerli…

Prof. Dr. Timur, mevcut karşı-devrim sürecini, 31 Mart’tan Serbest Fırka’ya, Demokrat Parti’den AKP’ye uzanan süreci hatırlatarak ele alıyor. Referandum sonuçlarının AKP ve Erdoğan için ağır bir yenilgi anlamına geldiğini belirten Timur, bu rejimin kalıcı olamayacağını öne sürerek “karamsarlığa gerek yok” diyor.

Sevgili hocamız ile ilerleyen sayılarda da buluşmak dileğiyle, okurlarımıza keyifli okumalar diliyoruz.

Yön: Türkiye'de Cumhuriyet’i ortaya çıkaran modernleşme hareketlerinin geçmişi Tanzimat ve Meşrutiyet deneyimlerine kadar uzanıyor. Daha sonrasında ise, önce DP dönemi, sonrasında ise 12 Eylül döneminde ve AKP'li yıllarda atılan adımlar ise bu geçmişin tam tersi bir istikamete işaret ediyor. Bu geriye gidiş eğilimi nasıl ortaya çıktı? 


Taner Timur: Türkiye’de modernleşme hareketlerinin geçmişi Tanzimat’a kadar sürüyor, ama bu süreç içinde hiçbir zaman “Cumhuriyetçi” bir akım yer almadı. Tanzimatçı paşalar da, onların “despotizm”ine karşı çıkan Yeni Osmanlılar da hanedancı idiler. Saltanat, 2. Meşrutiyet yıllarında da cumhuriyetçi bir muhalefetle karşılaşmadı. Hatta Ulusal Kurtuluş Savaşımız sırasında bile Mustafa Kemal Paşa, radikal düşüncelerini, kendi ifadesiyle, “milli sır” gibi içinde saklamak zorunda kalmıştı. Cumhuriyet bizde bir halk devrimi ile değil, elitist nitelikte bir baskı ve tehdit yoluyla ilan edildi. O koşullarda bunun başka yolu da yoktu ve operasyon, daha önce “Düveli Muazzama” kontrolü altında yürütülen “reformist” evrimden farklı olarak bir devrim niteliği kazandı.

Aslında bu durum Türkiye’ye özgü bir durum da değildir. Bir halk ayaklanmasına dayanan, evrensel boyutlu Fransız Devrimi’nde bile başlangıçta “cumhuriyet” hedefi yoktu. Kral XVI. Louis, ancak düşmanlarla işbirliği yapmak üzere ülkeden kaçarken yakalanması üzerine suçlandı ve 1792’de yargılanmaya başladı. Fransa’da cumhuriyet ancak yüz yıl kadar sonra, 1875’de, 3. Cumhuriyet’in kurulması ile tam bir ulusal uzlaşma zemini buldu. Arada monarşistlerle cumhuriyetçilerin kıyasıya savaştığı, devrim ve karşı-devrimlerle geçen bir geçiş dönemi yaşandı. Biz ise, deyim yerindeyse, hala cumhuriyetin “çocukluk hastalığı”nı yaşıyoruz ve “parantez”i hala kapatamamışa benziyoruz.

“İlk semptomlar 1924’te kendisini göstermişti”

İlk semptomlar daha 1924’te Terakkiperver Fırka ile kendisini göstermişti. Sonra kısa süren Serbest Fırka denemesi ile devam etti. Bu partileri kuranlar cumhuriyete değil, bunun ilan ediliş şekline karşı olduklarını söylüyorlar ve kendilerini “demokratlar” olarak tanımlıyorlardı. Oysa saltanatın yıkılarak cumhuriyetin ilanının demokrasi yönünde çok büyük bir adım olduğunu görmek istemiyorlardı. Yine de Demokrat Parti eski CHP’liler tarafından kuruldu ve genel oy sistemi içinde, adeta Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka’nın devamı olarak, üstelik Kemalist döneme karşı aynı temaları kullanarak iktidara geldi: “Dindarlar ezildi”, “dini eğitime son verildi”, “camiler ahır yapıldı” vb…

Hareket, 1970’de Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu ile saflaştı ve radikalleşti. 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olan AKP ile de, uluslararası konjonktürün yarattığı fırsatları da değerlendirerek, sonunda “mutlak iktidar” kavgasına girecek konuma geldi. Bu gelişme konusunda şöyle panoramik bir tablo çizebiliriz sanıyorum: Bizde “irtica” tartışmaları 2. Meşrutiyet’te 31 Mart Vakası ile başladı. “Din elden gidiyor!” diye ayaklanan sofu takımına Batı yanlısı, liberal aydınlar (Prens Sabahattin, İsmail Kemal vb) “hürriyet icabıdır” diye sahip çıktılar; arka planda da İngiliz elçiliği vardı. Terakkiperver Fırka ve sonra da Serbest Fırka aynı süreci demokratik yollarla tekrarlama umuduna kapıldılar. Oysa şeriatçı akım ile yöneticiler arasında bir kopukluk vardı. Ne Terakkiperver Parti kurucuları (Kazım Karabekir, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Adnan Adıvar vb), ne de Serbest Fırka kurucuları (Fethi Okyar, Ahmet Ağaoğlu, Nuri Conker vb) cumhuriyete karşı idiler. Sadece (iyimser yorumla) yobazlığı demokratik kontrol altına alacaklarını sanıyorlar, ya da (kötümser yorumla) kişisel kavgalarına dini de alet ediyorlardı. Çok partili hayata geçerken DP kurucuları da aynı oyunu sergilediler ve iktidara geldiler. Ne var ki Ticani tarikatına mensup yobazlar Atatürk heykellerini kırmaya başlayınca, hareketin kontrolden çıktığını anlayıp korktular ve bu kez de Atatürk’ü saldırılardan koruma kanununu çıkardılar. Oysa Necmettin Erbakan’la başlayan İslamcı hareketin özelliği, sekülarist yönetici kadrolarla dinci taban arasındaki bu ikiliği gidermek ve taktik amaçlarla “laik” bir görüntü verilse bile, İslamcı hedeflerde türdeşlik kurma oldu. Sorun artık, Erbakan’ın ağzından kaçırdığı bir söze göre, sadece dönüşümün “kanlı mı, yoksa kansız mı olacağı” idi. 28 Şubat darbesinden sonra Fazilet Partisi’nden ayrılan ve AKP’yi kurarak iktidara gelen ekip ise “değiştik; gömlek değiştirdik” taktiği ile liberalleri de yanına aldı ve giderek son oylanan Anayasa tadili ile adeta yeni bir “Saltanat” rejimi kurmanın yolunu tuttu. Belli bir güç kazandıktan sonra da, sırtında yük olmaya başladıkları kanısına kapılarak liberalleri dışlamış ve HDP ile yürütülen “çözüm süreci”ne de son vermişti. Dahası, bunların sert bir muhalefete başlamaları üzerine de bunların en etkililerini, darbelerin OHAL yöntemini kullanarak hapse attı. Yine de kavga bitmedi, devam ediyor: Demokrasi ve özgürlük kavgası…

Yön: Cumhuriyet tartışmasının merkezde durduğu bir referandum oldu. 15 yıldır imza atılan dönüşümlere ve OHAL altında sandığa gidilmesine rağmen oyların başa baş, hatta YSK'nın hukuksuz mühürsüz oy kararı ve hileler olmasa belki de HAYIR'ın kazandığı bir tablo var. Bu sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taner Timur: Devletin tüm olanakları tek taraflı kullanılarak yürütülmüş bir kampanyaya rağmen bu sonucun alınması Erdoğan ve AKP için gerçek bir yenilgidir. Bu eşitsiz ve adaletsiz kampanya, tasarıya en azından yüzde 10’luk haksız bir oy kazandırmış oldu. Bu demektir ki demokratik bir ortamda yapılacak bir oylamada “hayır”lar açık ara çoğunluk kazanacaklardı.

“YSK’nın kararı ‘kanun devleti’nin de sonu demek”

Kaldı ki bu da yetmedi, kanunun açıkça geçersiz saydığı oylar da YSK’nın “yorumu” ile geçerli sayıldı. Böylece Meşrutiyet döneminin “sopalı” ve 1946’nın “hileli” seçimlerinden sonra demokrasi tarihimize üçüncü bir kirli sayfa daha eklendi. Açık hükme rağmen bazı uygulayıcılar kanunu farklı şekilde uygulamaya başlarlarsa, bu, bırakınız hukuk devletini, “kanun devleti”nin de sonu demektir.

Yön: 12 Eylül darbesi sonrasında ama özellikle de AKP döneminde muhafazakâr ve liberal ideologlar, Cumhuriyet'in tepeden inmeci, köksüz, bu topraklara yabancı, dışarıdan dayatılan bir proje olduğunu tekrarlayıp durdular. Ama özellikle son aylarda toplumda Cumhuriyet'e tekrar ciddi bir yöneliş olduğu görülüyor. Her yerde İzmir Marşı söyleniyor. 15 yıldır imza atılan karşı-devrimci dönüşeme ve baskıya rağmen bu tablo nasıl ortaya çıktı?

Taner Timur: Son yıllardaki karşı-devrim atağına rağmen, bizde de “yüzyıllık parantez”in, laik Cumhuriyet’in ulusal uzlaşma zemini bulması ile kapanacağını umut edebiliriz. Büyük düş kırıklıkları yaşamış olsak da, bu ülke, varmış olduğu düzeyde, “bütün dünya bize düşman; birlik olalım!” seferberliği ile daha artık yıllarca yaşayamaz. Bugün “düşman” ve “nazi” ilan edilen ülkeler AKP’nin yükselişinde en büyük payı olan ülkelerdir.

Yön: 16 Nisan öncesindeki bir yazınızda Laik Cumhuriyet realite hissi üzerine kuruldu. Bunu mümkün kılan da dini, istibdat ve zulüm aracı olarak kullanan Abdülhamid’in 'siyasal İslam'ına duyulan tepkilerdi demiştiniz. Yeniden toplumda benzer bir realite hissi nin ortaya çıkışından bahsedebilir miyiz?

Taner Timur: Elbette. Zaten referandum adı altında yürütülen plebisitin sonucu da “realite hissi”ne dönüş yönünde yorumlanabilir. Son oylamada MHP’nin de “evet” kampında yer alması bir bakıma çok iyi olmuş, gelecekteki kötü sürprizlere siper teşkil etmiştir. “Realite hissi”nden uzaklaşan ülkeler, “küreselleşmiş” bir dünyada dış güçler tarafından hizaya getiriliyorlar. Emperyalizm bugün yüz yıl öncekinden çok daha güçlü. Buna karşı popülist demagogların yürüttüğü faşizan politikalarla değil, ancak örgütlü ve enternasyonalist cephelerle karşı konulabilir. Bu son yıllarda ulusal başkaldırıların nasıl hüsranla bittiklerine hüzünle tanık olduk. Lula’nın Brezilya’sı; Chavez’in Venezuella’sı; Tsipras’ın Yunanistan’ı önce umut saçtılar; sonra da krizden krize sürüklendiler. Bizde de Ergenekon kumpasları sosyal tabandan yoksun bazı komutanların “Şanghay” efelenmeleri ile başladı. Şimdi aynı türküyü iktidar partisinin söylemeye başlamış olması galiba daha sonraki kumpasları da aydınlatıcı niteliktedir.

“Karamsar olmaya yer yok”

Yön: Türkiye'nin modernleşme ve Cumhuriyet birikiminde gücün tek elden ve saraydan alınıp parlamentoya geçtiği bir süreç görüyoruz. Şimdi ise bunun tam tersi yönde bir süreç var, yani güç tekrar saray'da toplanıyor. Türkiye'nin tarihi kazanımlarına ters olan bu durum sizce kalıcı olabilir mi?

Taner Timur: Bence olamaz, nedenlerini de biraz önce kısmen açıklamaya çalıştım. Türkiye’nin siyasal rejimi, halkın en bilinçsiz ve dünyadan kopuk kesimlerin ağırlığını taşıyan “evet”lerle değiştirilemez. Büyük kentlerde ve kıyı bölgelerinde alınan oylar ortada. İstanbul’da Beşiktaş, Şişli, Bakırköy, Kadıköy gibi ilçelerde ise “hayır” oranı % 70’leri buldu. Yine de zorlanırsa, kriz yoğunlaşır; ülke yönetilemez hale gelir ve bu koşullarda en dar kafalılar bile bakışlarını başka yönlere çevirirler. Çıkarcılar ise zaten şimdiden gemiyi terk etmeye başladılar. Türkiye yıllardır anormal koşullarda yaşıyor. Bu durumda kısa vadeli hedef ancak normal koşullara dönmek olabilir. Referandum, bunun ilk işaretlerini verdi; fazla karamsar olmaya yer yok.