Referandum sonrası Türkiye: Saflaşma, Kutuplaşma ve Cepheleşme

Metin Çulhaoğlu / 01-05-2017

Üzerinde düşünülmesi gereken soru ise, bugün karşılaştığımız durumun yaşanılan tarihsel sürecin kalın çizgilerinden hareketle tanımlanıp tanımlanamayacağıdır. Örneğin özel olarak 12 Eylül darbesine, “Kürt sorununa”, 15 yıllık AKP iktidarına ve benzer tikel olgulara henüz atıfta bulunmadan daha soyut bir şema üzerinden yürümek mümkün müdür?

Soru budur.

Birbirini izleyen “yeniden yapılanma”dönemleri

Böyle bakıldığında, Türkiye kapitalizminin baştan bu yana birbirini izleyen “kendini yapılandırma” gündemleriyle yol aldığını görürüz. Burada, daha dar anlamda, üstyapıyla ilgili süreçlerden söz ediyoruz: Anayasa, rejim, hukuk, yargının eğilimleri, temsili demokrasi, seçim sistemi, ideoloji, kültür, gelecek vizyonu gibi başlıkların oluşturduğu bir alandır.  Ülke, Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılından bu yana söz konusu alanlarda kendini yeniden ve yeniden yapılandırmaya çalışmıştır.  Kuşkusuz, temelde, verili üretim tarzının ve onun gerektirdiklerinin daha “doyurucu” biçimde karşılanması çabaları yatmaktadır.

Tarihsel sürecin “kalın çizgileri” ve “üstyapı” vurguları hatırda tutulmak kaydıyla Türkiye’nin özellikle 12 Eylül’den sonra giderek belirginleşen bir çatallaşma ile karşı karşıya kaldığını söyleyebiliriz. Şöyle bir çatallaşma: Gerekli görülen düzenlemelerin, uyarlamaların, değişikliklerin, kısacası yeniden yapılanmanın, 1923 Cumhuriyet’inin özüne dokunmadan gerçekleştirilmesi ya da ne gerekli görülüyorsa bunların Cumhuriyet’in 80 yıllık mirasının büyük ölçüde reddi temelinde bir yeniden yapılanmayla karşılanması…

Devam etmeden, geldiğimiz bu noktada temel önem taşıyan birkaç açıklama gerekiyor.

Birincisi Yukarıdaki anlatımın çağrıştırabileceklerinin tersine, öznelere/aktörlere (sınıflara ve onların siyasal temsilcilerine) aşkın bir düzenden, bu anlamda “özneleşmiş” bir Türkiye kapitalizminden söz edilemez. Türkiye kapitalizmi adına onun tıkandığı noktaları kendince tespit eden de,  gereken değişikliklere, yeniden yapılanmalara karar veren de egemen sınıf(lar) ve onların siyasal temsilcileridir.

İkincisi Eğer kapitalizm bir üretim tarzı olarak tanımlanacaksa, hiçbir kapitalizm, salt üstyapısı gündemdeki ihtiyaçları karşılayamıyor diye kendini sürdüremeyecek duruma gelmez, çökmez. Dolayısıyla, Türkiye kapitalizminin, az önce sözü edilen çatallaşmanın ortaya çıkardığı iki yoldan biriyle ya da ötekiyle kendini sürdüremeyeceği gibi anlayış kesinlikle yanlıştır.

Üçüncüsü Türkiye kapitalizminin baştan bu yana süregelen kendini yeniden yapılandırma gündemlerinde asıl kırılma, 1990’larla birlikte post-Sovyet küreselleşme döneminde, bu dönemin jeopolitik kurgularla da bezeli ideolojik hegemonyası altında yaşanmıştır. Bunu, “topyekûn yeniden yapılanma” tezlerinin ve önerilerinin bu dönemle birlikte daha fazla öne çıkması anlamında söylüyoruz.

Devam edersek, her (yeniden) yapılanmanın, o zamana kadar oluşmuş, şekillenmiş ve oturmuş siyasal anlayışlar ve ideolojik kurgular üzerinde farklılaşan etkileri olmuştur. Belirli bir uğraktaki yeniden yapılanma yerleşik kimi siyaset yaklaşımlarını ve ideolojik kurguları kendi içinden çözüp ayrıştırıcı etkiler yaratırken, başkalarının yeniden canlanmasına, eskisine göre farklı birtakım eklemlenmelerle kendi alanını genişletmesine yol açmıştır.   

Örneğin 1960’lardaki yeniden yapılanma dinci ideolojiye “kalkınmacı”, “sanayileşmeci” ve “millici” söylemler kazandırırken Kemalizm ya da yerleşik “Cumhuriyet ideolojisi” kendi içinden sosyal demokrasi ya da “demokratik sol” gibi damarlar çıkarmıştır. Keza 24 Ocak (1980) kararları ve 12 Eylül’le başlayan yeniden yapılanma Türkiye sağının tüm renklerine daha kozmopolit yönelimleri ve yenilenmiş bir (ekonomik) liberalizm anlayışını aşılamıştır.

İki kalın çizgi: CÇ ve HÇ

Tarihçeyi uzatmadan günümüze gelirsek, ortada duran ayrışma yukarıda özetlediğimiz gibidir.  Türkiye kapitalizmi üstyapısal alanda Cumhuriyet’in temelleri üzerine koyarak (ve gelinen noktada kaybedilenleri geri alarak) mı yoluna devam edecektir, yoksa reddiye temelli bir yeniden yapılanmayı sonuna kadar götürerek mi? İlkine, en geniş kapsamıyla Cumhuriyetçi Çizgi (CÇ), ikincisine de Hesaplaşmacı Çizgi (HÇ) diyelim.

Her ikisi de ciddi sorunlarla karşı karşıyadır.

CÇ, cumhuriyetin yerleşik üstyapısının ufak tefek kimi rötuşlarla neoliberalizme de, küreselleşmenin gerektirdiklerine de uyum sağlayabileceği düşüncesindedir. Gelgelelim, aynı kesim (CÇ) kapitalizmin kendisine en küçük bir eleştiri getirmediğinde bile neoliberalizmin ve küreselleşmenin dayattıklarının kendisini zorladığını, sahip çıktığı kimi değerleri aşındırdığını görmektedir.

CÇ’nin 1930’lara, görece daha “gerçekçisini” söylersek 1960’lara dönmesi mümkün değildir; sosyal demokrasiyle bir tür uyum sağlamak istese, ortada sosyal demokrasi diye bir şey kalmamıştır.

HÇ’nin en büyük sorunu ise, karşı taraftaki CÇ’yi yaşadığı iç sorunlara ve çelişkilere rağmen istediği ölçülerde geriletememesi, o taraftan pek çok ödün koparmış olsa bile niceliğini küçültememesidir.

Son referandumda ortaya çıkan “pat durumu”, gelip geçici ya da tesadüfi bir dağılımdan çok ülkede yaşanacak süreç ve gelişmelere zemin oluşturacak, bugünkü ham haliyle bile en azından yakın geleceğe de damgasını vuracak bir kamplaşmaya ya da kutuplaşmaya işaret etmektedir. 

Kamplaşmadan, kutuplaşmadan söz ediyoruz.  

Hemen belirtmek gerekirse, bugün ülkede yaşanan kutuplaşma, sosyalistlerin özel olarak isteyecekleri, kendi mücadeleleri ve hedefleri açısından mutlaka gerekli görecekleri türde bir ortam sunmamaktadır. Türkiye’de sosyalist hareket bugün örneğin 60’lar ve 70’lerdeki gücüne ve etkisine sahip olabilseydi günümüzün ortamına kutuplaşma değil başka türlü bir saflaşma/mevzilenme ve buna dayalı gerçek bir cepheleşme damga vururdu.

Burada, kutuplaşma ile saflaşma/cepheleşme arasında ayrım gözettiğimiz herhalde anlaşılmıştır. Kutuplaşma, ayrım noktalarının sayıca az, kutuplaşan taraflar arasındaki geçişkenliklerin ise çok sınırlı kalmasıyla diğerinden ayrılır. Geçmişten örnekler vermek gerekirse Cumhuriyet tarihinin en şiddetli, geniş anlamda topluma nüfuz eden siyasal karşıtlıklarının 1950’lerin ve 1970’lerin ikinci yarısında yaşandığını söyleyebiliriz. Ancak, bu şiddetli ayrışma dönemlerinde bile bir kutuplaşmadan çok adı konmuş olsun olmasın nesnel olarak “cepheleşmeye” dönüşen saflaşmalardan söz etmek daha doğru olacaktır.

Böylece, saflaşma ile kutuplaşma arasında yer aldığı söylenebilecek bir başka kavrama daha ulaşmış oluyoruz: Cepheleşme.

Güncel görev ve gündem: Cepheleşme

Tekrarlarsak, ülkedeki durumla ilgili olup üzerinden yürünebilecek üç kavramla karşılaşıyoruz: Saflaşma, kutuplaşma ve cepheleşme…

Şimdi, sosyalist hareketin bu üç kavram ve karşılığı olan gerçekler itibarıyla kendi durumuna ve yapması gerekenlere/yapabileceklerine göz atmaya çalışalım.

Burada saflaşma/mevzilenme derken özel olarak sınıfsal temelli, iki temel sınıfın (sermaye sınıfı ve proletarya) karşıtlığını, emek-sermaye çelişkisini öne çıkaran bir ayrışmayı kastediyoruz. Hemen ardından ekleyecek olursak, bu temel çelişkinin ya da karşıtlığın kendini saf haliyle değil ancak tarihsel-güncel, ülkeye özgü kimi dolayımlarla ortaya koyabildiğini ve koyabileceğini biliyoruz. 

Günümüzde, Türkiye’de, sadece ve sadece emek-sermaye çelişkisinden yürüyerek genişlemek ve büyümek de, mevcut kutuplaşmayı salt bu temel çelişkiye atıfla dönüştürüp sadeleştirmek de mümkün görünmemektedir. Böyle bir “mutlak yalınlaşmanın” yarın ne kadar mümkün olabileceği de tartışmalıdır. Kuşkusuz, sosyalist hareketin temel çelişkiye işaret etme, onu vurgulama ve bu eksende örgütlenme gibi asli ve hiçbir zaman ertelenemeyecek bir görevi vardır; ancak böyle bir “omurga” dışa doğru genişlemekten çok verili bir niceliğin içine çakılması gereken bir eksen sayılmalıdır.

“Omurganın” mevcut kutuplaşma veri alınarak bu kutuplardan birine çakılması da son derece güç, hatta olanaksızdır. Burada tanımladığımız karşılığıyla kutuplaşma, sayıca az olmasına rağmen temel çelişkinin üzerini kalın bir katmanla örten ayrım noktalarıyla ortaya çıkar. Kutuplaşmadan yürümeye çalışmanın, sosyalist harekete asli görevlerini unutturması, asıl hedefinden uzaklaştırması ve hareketi bir tür minimalizme razı olur duruma getirmesi riski yüksektir.

Daha açık söyleyecek olursak, kutuplaşma üzerinden yürümeye çalışan bir sol/sosyalist hareketin, düzen içi aktörlerin şimdiden üzerinde kafa yordukları  “aşırılıkları törpüleyici” reformist kurgulara eklenme tehlikesi büyüktür.

Cepheleşme ise, sosyalist hareketin bir yandan kendi eksenini yerleştirirken diğer yandan kutuplaşma durumunun dar alanda aşırı yoğunlaşmış, dolaylılaşmış ve örtücü/gizleyici etkiler yaratan ayrışmalarını gerçek temellerine taşıyabileceği ortam olarak görülmelidir.

Sözün özü şu oluyor: Sosyalist hareket açısından cepheleşme, temel çelişkinin daha geniş bir kesim içinde ete kemiğe büründürülmesi (bu anlamda genişleme) ve kutuplaşmanın fazlalık, gereksiz, saptırıcı olabilecek yanlarının törpülenmesi (bu anlamda gerekiyorsa “daralma”) açısından bir gereklilik, hatta zorunluluk olarak gündeme gelmektedir.

Bir de, CÇ’nin kendi iç çelişkilerini ve dinamiklerini hiç unutmamak, bunları sürekli “işlemek” gerekmektedir.

CÇ ve devrimci demokratlık

Öteden beri sıkça yinelediğimiz bir “olguya” burada bir parantez açarak yeniden değinelim.

Dünya ölçeğinde olsun ülkeler bazında olsun, kapitalizmin ve onun siyasal-ideolojik sistemlerinin yaşadığı tarihsel dönemler karşı tepkileri ve arayışları da beraberinde getirir. Burada, sınıfları da içermek üzere halka yayılan, geniş ölçekli, kitlesel tepki ve arayışlardan söz ediyoruz.

Önemli olan, şu noktanın görülmesidir: Bu tepkiler, tarihsel anlamda bir birikmişliği temsil etmez; başka bir deyişle “kümülatif” özellik taşımaz. Kitlesel tepki ve arayışlarda “tarih bilinci” olmaz. Kapitalizmin her tarihsel dönemine özgü kitlesel tepki, eşitlikçiliği, özgürlükçülüğü, demokrasiyi ve bunları sarmalayan bir kavram olarak “devrimciliği” kendisi “baştan” keşfeder.

Az önce sıralananların hepsini “devrimci demokratlık” kategorisine yerleştirirsek, bu anlamda devrimci demokrasi, örneğin liberalizmden, muhafazakârlıktan, milliyetçilikten ve sosyalizmden farklı olarak, tarihsel süreklilik ve tutarlılık taşıyan, ayrı bir ideoloji değildir. Kapitalizme ve onun somut tezahürlerine karşı eleştirel, bu anlamda “anti-kapitalist” olsa bile kapitalizme içsel işleyiş mekanizmalarını görmediği gibi sosyalizmi de kapitalizmin tek alternatifi sayacak olgunlukta değildir. 

En önemlisi ise, devrimci demokrasinin, kapitalizmin tarihsel dönemleri boyunca kimi yerleşik ideolojiler üzerindeki zaman zaman dönüştürücü de olabilen etkileridir. Kuşkusuz, yalıtık bir etkiden söz etmiyoruz; devrimci demokrasinin dönüştürücü etkileri, sosyalizmden de etkilenerek, sosyalizmin devrimci ve demokrat yanlarından aldığı esinlerle birlikte ortaya çıkar.

Bu durumda, yazının bağlanacağı noktanın, CÇ içindeki gelişmeler ve dinamikler bağlamında yaşanması mümkün ve muhtemel dönüşümler olduğunu söyleyip buradan devam edebiliriz.

Kurtuluş ve kuruluş

Türkiye’de 16 Nisan referandumunu önceleyen aylarda “İzmir Marşı”nın adeta bir patlama yapması, üzerinde durulması ve yorumlanması gereken ilginç bir olgudur.

Mustafa Kemal,  1919’dan 1930’lara kadar uzanan dönemde “kurtuluşun” ve “kuruluşun” mimarı olarak kabul edilen liderdir. Bu ülkede cumhuriyetin ve laikliğin yerleşmesi dendiğinde akla ilk gelen isimdir.

“İzmir Marşı” ise, çok açık biçimde, kuruluşun değil kurtuluşun marşıdır. “Kuruluş Marşı” denecekse “Onuncu Yıl Marşı” vardır. Yaklaşık 20 yıl kadar önce Cumhuriyet’in ve laikliğin kalıcılığına duyulan güvenin dışavurumu olarak kullanılmış, ancak son dönemde hemen hemen hiç duyulmamış, yerini “İzmir Marşına” terk etmiştir.

Ne kadar bilinçli ne kadar bilinçaltıdır ayrı; ama CÇ’de dönemin bir zamanlar kurulmuş olanla rahatlama değil, yeniden kurtuluşu (ve daha ileri başka bir kuruluşu) arama dönemi olarak kabul edildiğinin işareti sayılmalıdır.   Bugün Cumhuriyetçi, laik, ilerici, aydınlanmacı, Kemalist kesim, son on yılın siyasal dönemeçlerinden “açık alınla çıkılmadığının”, bu toplumun “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olarak görülemeyeceğinin, “Türk’ün başını bütün başlardan üstün” saymanın tarihe gömülmesi gereken bir söylem olduğunun farkına varmaktadır.

Bir zamanlar el üstünde tutulan çağdaşlık, açık görüşlülük, eğitimlilik, önyargısızlık gibi özelliklerin devlet/muktedirler ve sermaye sınıfı gözünde artık beş paralık değer taşımadığını da görmektedir. Nostaljik duygusallığı ise Mareşal üniformalı ya da Florya’daki değil cephedeki, at üstündeki, siperdeki Mustafa Kemal’e daha yakın durmaktadır.   

Son söylenenler, adına ister “Cumhuriyetçi-laik” ister “Kemalist” diyelim bu ülkede kök salmış olduğu son referandumla da tescillenen bir çizginin, en azından bu çizginin önemli bir kesiminin genlerinde bulunan devrimci demokrat mayayı daha ileri düzeylere taşıyıp yeniden üretebileceğinin işaretleri sayılmalıdır.

Bir “cephe” içinde yer alması halinde, “devrimci demokratlaşma” süreçlerine açık olduğunu düşündüğümüz bu kesimle o cepheye kendi eksenini yerleştirme uğraşı içinde olması gereken sosyalistler arasındaki ilişki ise önümüzdeki dönemin kritik başlıklarından birini oluşturacaktır.