Türkiye burjuvazisi ve AKP

Korkut Boratav / 01-05-2017

Burjuvazinin İktidarı: Nasıl?

Türkiye burjuvazisi AKP iktidarına nasıl baktı? Bugün nasıl bakmaktadır? Bu soruları zaman zaman soruyoruz; olguları tartışıyoruz. 16 Nisan referandumu çerçevesinde yeniden gündeme getirmek zamanıdır.

Soruları, “hangi burjuvazi?” diye de ifade edebiliriz. O zaman yanıtlar renklenecektir: “AKP ile fazlasıyla barışık inşaat ve müteahhitlik ile uğraşan iş çevreleri” diye başlayan; sanayicileri, bankacıları, Anadolu-İstanbul kökenlileri ayıran gözlemler yapılacaktır. Farklı ayrışmalara da gidilebilir: Liderin muhabbetine veya gazabına maruz kalan iş adamları, şirketler…

Bu yazıda soruyu daha genel bir çerçeve içinde almak istiyorum. Türkiye burjuvazisinin bir sınıf olarak siyasî iktidarlara, örneğin AKP’ye karşı ortak, kolektif bir tavrı olmuş mudur?

Yakın geçmişte Türkiye burjuvazisinin iç bölünmelerini aştığı iki dönem yaşanmıştır. Bu dönemlerin arifesinde sermaye sınıfının iktidar üzerindeki kontrol derecesi zayıflamış; ortak ekonomik çıkarları tehdit edilmiştir. Kolektif tepki, yitirilen mevzileri kazanmak için zorunlu görülmüştür.

Ortak, genel ve uzun vadeli çıkarların ön plana geçtiği; bir anlamda iktidarın yeniden “fethedildiği” bu dönemeçlerde burjuvazi, kendisi için sınıf konumuna geçmiş olur.

Burjuvazinin İlk “Altın Çağı”: 1980-1988

Bu dönemlerden birincisi, 12 Eylül ve ANAP’ın iktidar yıllarını kapsar.

1978-1979’a gelindiğinde, Türkiye burjuvazisi, siyaset ve ekonomi üzerindeki egemenliğinin tehdit altına girdiği teşhisinde bulundu. Türkiye toplumu ve siyasi iktidar fazlasıyla sola yönelmekteydi. Bu gidişat önlenmeliydi.

Sermaye sınıfı topluca ve emperyalizmin merkezleri, finans kapital, IMF ile işbirliği altında CHP iktidarını istifaya zorladı; 24 Ocak kararları ile neoliberalizme geçişin ilk adımlarını attı. Parlamenter demokrasi altında bu geçişin tamamlanamayacağı teşhisini koydu. 12 Eylül darbesine önce kapıyı araladı; sonra meşruiyet sağladı.

Sonraki süreci hatırlatayım: Neoliberal modelin ilk aşamasına geçiş, 12 Eylül rejimi ve ANAP iktidarı yıllarında, Turgut Özal’ın denetimi içinde tamamlandı. Anayasa ve ekonomik-sosyal alandaki yasalar, düzenlemeler burjuvazinin gözetiminde biçimlendi. “Serbest piyasa ekonomisi” söylemi, önce resmî, adım adım egemen ideolojinin bir öğesi haline geldi. İşçi sınıfı ve köylülük, bölüşüm ilişkilerinde önceki yirmi yıllık kazanımlarını kaybetti.

Burjuvazinin iki “altın çağı” varsa, birincisi budur.

Burjuvazinin İkinci Altın Çağı: 1998-2007

Burjuvazinin “ikinci altın çağı”, bölüşüm ilişkilerinin belli ölçülerde emekçi sınıflar lehine dönüştüğü 1989-1997 yıllarına bir tepki olarak başlar. Koalisyon hükümetleri bu tarihlerde burjuvazinin nefret ettiği “popülizm” hastalığını geri getirmiştir.

Hastalığı yok etmek, bir sınıf olarak burjuvazinin önceliği olur. Sınıf, genel, ortak, uzun vadeli çıkarlar için birleşir.

Yön, Mart 2017’de bu döneme geçişi gözden geçirmiştim. Tekrarlayayım: “1998’e gelindiğinde sermaye çevreleri kalıcı bir çözüm aramaktadır. Çözüm, ekonomiyi IMF/Dünya Bankası gözetimine sokmakta bulundu. Neoliberal modelin önceki yıllarda aksayan bir öğesi öncelik taşıyacaktır: Bölüşüm, siyasî iktidardan bağımsızlaşacak; piyasaya teslim edilecektir.”

Bu temel ilke, yasal düzenlemelerle ve “yapısal uyum” programları içinde 2001 krizinde hayata geçirilecek; aynı kriz sayesinde iktidara gelen AKP tarafından da olduğu gibi benimsenecek; IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalar, yenilerinin de eklenmesiyle 2008’e kadar sürdürülecektir.

AB ile üyelik görüşmelerinin başlatılması, liberal aydınların da katkısıyla, sermaye çevreleri nezdinde AKP’nin itibarını pekiştirmiştir. Burjuvazi, bir sınıf olarak AKP’ye neredeyse coşkulu destek vermiştir. Neoliberal programa bağlılığını ilan etmiş olan tek parti iktidarı, özlenen ekonomik istikrarı getirmiştir.

İstisnaî iç ve dış koşullar, yüzde 7’yi aşan bir büyüme temposunu mümkün kılmıştır. Burjuvazinin farklı katmanları arasındaki karşıtlıklar arka plandadır.

Sınıf İttifakında Çatırdamalar…

AKP’nin Lâle Devri, 2008’de son buldu. Türkiye, Ekim 2008-Eylül 2009’u kapsayan 12 ay boyunca %7,9 oranında küçüldü. İki yıllık canlanma geçici kaldı; büyüme temposu yarı yarıya düştü; ekonomi durgunlaştı.

Tek parti iktidarı sayesinde emek-karşıtı bölüşüm ilişkileri sürdürülmektedir; ama AB cilası aşınmaya başlamıştır. Önceki beş yılın kaynak bolluğu AKP’ye özgü kimi kusurları gizlemişti. Durgunlaşma, artı-değerin paylaşımında gerginliklere yol açtı.

Hangi kusurlar? Neoliberal modelin arka planında yer alan bir öğe, 2001 krizinde Türkiye’ye taşınmıştı: Devlet politikalarından, harcamalarından, özelleştirmelerden türeyen gelir akımları, rantlar ve servet transferleri, sermayenin farklı öğeleri arasında nesnel ölçütlere göre paylaşılmalıdır…

Bu ilkenin neoliberal programa sessiz-sedasız eklenmesinde, açıkça belirtilmeyen bir öncelik gözetiliyordu: Yerli iş çevrelerinin, uluslararası sermayeye karşı kayırılmasını (ekonomik milliyetçiliği) önlemek... Siyasî iktidarın kontrolünde olmayan özerk kurumlar, bu hedefi gerçekleştirme araçlarının başında yer alacaktı. 2001 krizinde Kemal Derviş’in mihmandarlığında gerçekleşen ve Dünya Bankası patenti taşıyan yasalar kurumlaşmayı sağladı. Kamu İhale Yasası ve Kamu İhale Kurumu, önde gelen bir örnektir.

AKP iktidarı, ilk gününden itibaren bu düzenlemeden tedirgin oldu. İnşaatçı, müteahhit, emlakçı özellikleri ağır basan; kendisine bağımlı; karşılıklı rant ve kaynak akımlarını mümkün kılacak bir “alt-burjuvazi” oluşturmak istiyordu. İş çevreleri saflarında kayırma/dışlama yöntemleri uyguladığında denetimle, engellerle karşılaşmamalıydı. Bu nedenle, her fırsatta özerk kurumların yetki alanını, özerklik derecesini kısıtladı.

Bu çabaların bilançosunu, çözümlemesini, eleştirisini yapan araştırmalardan bazılarını hatırlatayım: Mustafa Sönmez, Kent, Kapital ve Gezi Direnişi ile AK Faşizmin İnşaat İskelesi… Tuncay Mollaveisoğlu, Görünmez Holding ve Ayşe Buğra ile Osman Savaşkan, Türkiye’de Yeni Kapitalizm: Siyaset, Din ve İş Dünyası…

İhale sisteminin AKP tarafından otuzdan fazla yasal değişiklik ve yönetmelik ile dönüştürülmesinin ayrıntılı bir bilançosunu Esra Çeviker Gürakar çıkarıyor: Politics of Favoritism in Public Procurement in Turkey, 2016. Türkçe yayımlanacağını umuyorum.

Türkiye burjuvazisi, seyirci olarak veya katılarak bu dönüşümün farkındaydı; içindeydi. Kimi yansımalar, Aralık 2013 belgelerinde, ses kayıtlarında açığa çıkacaktı.

2010 Referandumu

AKP’nin Lale Devri’nin son bulması ile İslamcı bir iktidar programını hayata geçirme girişimi aynı tarihe denk gelir: 2007…

Sürecin sonraki gelişimini Türkiye’nin Faşizmleri ve AKP başlıklı kitapta anlatıyorum. Kısaca hatırlatayım: Cumhurbaşkanı seçiminin gündeme gelmesi, laikliği savunan tepkileri tetikledi. Bunların başında yer alan Cumhuriyet mitingleri bir yandan gereksiz destekler (örneğin Büyükanıt muhtırası) yüzünden zedelendi. Bir yandan da eksik kaldı: Sosyalistler “ulusalcı” teşhisi nedeniyle mesafe koydu; liberal çevreler “darbeci” suçlaması ile cephe aldı.

AKP / Cemaat ittifakı karşı saldırıya geçti. Van Rektörü Yücel Aşkın’a dönük bir “deneysel hamle”yi Ergenekon/Balyoz operasyonları izledi. 2010 Anayasa referandumu, kritik bir hesaplaşmaya vesile oldu.

Referandum arifesinde liberallerin desteği devam etmekteydi. Büyük burjuvazi ise, iktidarın sermayenin genel programına bağlılığını sürmesinden hoşnuttu; rant paylaşımında dışlanmaktan ise tedirginleşmekteydi. Dahası, başbakan, kayırma/dışlama ikilisine “cezalandırma” yöntemini de eklemişti. “Aykırı” holdinglere maliye bürokrasisini yollamaktaydı.

Ardından şantaj geldi: “Anayasal değişikliğe eğer siz 'evet'lerinizle katılmazsanız, yarın huzurumuza geldiğinizde biz de sessiz kalırız. Burada bitaraf olanlar yarın bertaraf olurlar.”

Bu açık tehdit sonuç verdi. İş çevrelerinin referandum öncesindeki açıklamalarının dökümünü Hakan Gülseven üç sayfada yayımlamıştı (indy/media.org, 10 Eylül 2010): Burjuvazinin seçkin, ünlü adlarını da içeren silme “evetçi” bir liste…

2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Üç yıl sonra Haziran 2013 kalkışması patlak verir. Altı ay sonra da AKP’nin yolsuzluk sicili ses kayıtları, belgeler, dava dosyaları ile açığa çıkar. Cemaat/AKP çatışması, başbakanın galibiyeti ile sonuçlanır. AKP Mart 2014 yerel seçimlerini yüzde 43’lük oyla önde bitirir.

Ancak, gündemde 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi vardır. Devlet-sermaye ilişkilerindeki yozlaşmanın ortaya çıkması, burjuvazinin “dışlanmış, tehdit edilmiş” öğelerinin açık muhalefetini bu defa da tetikleyemedi.

İki büyük sermaye kuruluşu, seçim öncesinde sessiz kaldı. Seçim sonrasında yayımlanan bildirilerde ise, 2010-2014 arasındaki gelişmelerin yarattığı tedirginlik izlerini bulabilirsiniz. TÜSİAD’a bakalım: "Yeni Cumhurbaşkanımızdan öncelikli beklentimiz, demokratikleşmenin ve kalkınmanın önünü kesme noktasına ulaşmış olan ağır kutuplaşmanın ve ayrışmanın bertaraf edilmesi; azami düzeyde reformun yapılmasıdır.”

TOBB daha ihtiyatlıdır: “Artık ülkemizin daha fazla zaman kaybetmeden esas gündemine dönmesini arzu etmekte ve yapısal reformlara odaklanarak ekonomik yapımızı, huzur ortamını güçlendirmeliyiz.”

Diğer sermaye örgütlerinde ise, tutkulu övgüler ağır basmaktadır. Örnekler vereyim: “Sayın Başbakanımızın Türkiye’nin uluslararası tacir bir devlet olarak gelişmesine yaptığı liderlik ve hizmetlerin Cumhurbaşkanlığı makamında da süreceğine, ülkemizi 2023 hedeflerine taşıyacağına inanıyoruz.” (TİM)

“12 yıldır, her türlü bedel göze alınarak sürdürülen hak ve özgürlükler mücadelesinde önemli bir milat olan Cumhurbaşkanlığı seçimi de, Yeni Türkiye’nin şekillenmesinde köklü bir adımdır. Halkımız, elde ettiğimiz huzur, güven ve istikrar ortamının devamı yönünde, bir kez daha, net bir tavır göstermiştir.” (MÜSİAD)

“Millet tarafından seçilen bir Cumhurbaşkanının doğal olarak daha yüksek güç ve yetki sahibi olması, geleneksel anlayışlara ters gelecektir. Milletin beklentisi de tam olarak bu şekildedir. Artık sistem bu gelişmeye uydurulmak zorundadır.” (ASKON)

“Demokrasiden vazgeçmeden darbecilere, çetecilere karşı Türkiye’nin sandıkta ortaya koymuş olduğu sonuç gerçekten Türk milletinin fevkalade bir mesaj verdiğinin de göstergesidir.” (KOBİDER)

Sermaye sınıfının genel, uzun vadeli, ortak çıkarlar etrafındaki bütünlüğü son bulmuş; biatçı burjuvazi parmak hesabı ile öne geçmiştir.

16 Nisan 2017 Referandumu

17 ve 18 Nisan tarihli Dünya gazetesi, sermaye çevrelerini temsil eden 38 dernek, oda, birlik başkanının referandum sonuçlarına ilişkin demeçlerini yayımladı.

Demeçlerin dökümü, burjuvazi saflarında dağınıklığın, parçalanmanın arttığını ortaya koyuyor.

19 mesajda AKP’nin referandum kampanyası boyunca kullandığı savlar benimsenmiştir ve geleceğe pembe gözlüklerle bakılmaktadır.

TOBB başkanı Hisarcıklıoğlu, 2015’teki ihtiyatlı/tarafsız tutumunu terk etmiş; “evet” cephesinde yer aldığını belirten bir söylemi yeğlemiştir: “Milletimiz ferasetiyle tercihini yapmıştır.”

Girişimci İşadamları Vakfı başkanı daha coşkuludur: “Milletimiz, girişimci lideri Recep Tayyip Erdoğan'a ve devletimizin bekasına sahip çıkmıştır.”

İş çevreleri temsilcilerinin diğer yarısı ise, referandum girişimine ve sonuca eleştirel bakmaktadır. En ihtiyatlıları, “artık ciddi işlerle uğramak zamanıdır” türünden bir temenniyle yetinmekte; başkaları ise, AKP/MHP ittifakının kampanya çizgisine ve sonuçlara katılmadıklarını örtülü olarak veya açıkça belirtmektedir.

TÜRKONFED, “referandum sürecinin tamamlanmasıyla artık özgürlükçü demokrasi ve ekonomiye odaklanma zamanı gelmiştir” isteğini “ülkemiz, 21. yüzyıl dünyasına yakışır yeni ve sivil bir anayasayı hak etmektedir” özlemiyle tamamlamaktadır. Referandum sonuçlarının ilanından sonra yapılan “yeni anayasa çağrısı” dikkat çekicidir.

Birkaç örnek daha: “Anayasalar toplumsal uzlaşma metinleridir; en geniş mutabakatla yapılması tercih edilir” (TGSD).

“Toplumun % 100’ünü kucaklayarak toplumsal uzlaşmanın sağlanması gerekmektedir” (KAGİDER) .

“Referandum sürecinde içeride, dışarıda dökülen, kırılan ilişkileri tekrar gözden geçirerek düzeltme zamanıdır” (İzmir TO).

Siyasetçilerden tansiyonu düşürmelerini, Atatürk’ün çizdiği yoldan ilerlemelerini istiyoruz. (IGEAD Deniz TO).

Öyle anlaşılıyor ki, AKP’nin Lale Devri ile çakışan, burjuvazinin tüm katmanlarını kucaklayan sınıf iktidarı son bulmuştur. Siyasî iktidara tam destek, yakın çıkar ilişkileri veya beklentileri içinde olan gruplarla sınırlı görünmektedir.

Muhalif sermaye çevreleri, referanduma giden süreçten, sonuçtan, ortamdan yakınmaya başlamıştır.

Bir tarafta liderin sürüklediği biçimsiz, gürültülü, idam isteyen kalabalıklar… Diğer tarafta ise kapkaççı özellikleri veya beklentileri ağır basan bir burjuvazi…

Bu türden bir “sınıf???” ittifakı veya bu özelliklere kilitlenmiş bir iktidar, Türkiye kapitalizmini yönetebilir mi? Nereye kadar?