Cumhuriyet’ten küresel savrulmaya

İzzettin Önder / 01-05-2017

Cumhuriyet dönemi politikaları ve kazanımları karşısında, son dönemlerin politikaları ve savrulmalarının karşılaştırılması, sosyal bilim alanındaki tüm mukayeseler için geçerli olan engellerle karşı karşıya olmaya mahkûmdur. Zira konumuz açısından, farklı dönem uygulamalarının anlamlı karşılaştırılabilmesi için gerekli olan koşulların aynılığının ya da, hiç değilse, benzerliğinin söz konusu olmadığı ortadadır. Dünyamız, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında soğuk savaş siyaseti ortamında iken, günümüzde krize sürüklenen kapitalizmin emperyalistler arasında kızıştırdığı mücadeleye sahne olmaktadır. Hal böyle olunca, konumuzu, karşılaştırmalı analiz yerine, dünya koşulları içinde gerçekleştirilen tarihsel yürüyüşte yaşananlara ve son aşamada Türkiye’yi taşıdığı görüntüye odaklanmamız kaçınılmazdır.

Nesnel koşullar değişirken çevresel konumlu ekonomi niteliğindeki Türkiye’nin bu oluşumun dışında kalması beklenemez. O kadar ki, emperyalistleri ülkesinden kovmuş olan Cumhuriyet yöneticileri dahi, İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde ifade edildiği üzere, 1923-29 dönemini liberal politikalarla sürdürme durumunda kalmıştır. Ancak 1929 Krizi emperyalistleri kendi âlemine sürüklerken, Cumhuriyet yöneticileri de sanayileşmenin temellerini atmak üzere devletçilik politikasına yönelebilmişlerdir. Atatürk’ün vefatı ve İkinci Paylaşım Savaşı’nın ülkeyi sürüklediği savaş ülkenin 1950’lere kadar sürüklenmesine yol açmıştır. Savaş politikalarının oluşturduğu kıtlığın aşılması ertesinde 1950 seçimiyle Türkiye’nin sağ eğilimli partilere devri, günümüze dek giderek koyulaşan tonda sağ politikalara savrulmasının başlangıcını oluşturmuştur.

Yarım asrı aşkın dönemde merkez kapitalizmin koşul ve politikalarına göz attığımızda içte uygulanan politikaların merkez kapitalist doku ile fevkalade uyumlu, daha doğrusu dıştan güdümlü (!) olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. 1923-29 döneminin liberal politikasının, belki de dönemin yöneticilerinin arzusu hilafına, bir yandan Batı’yı diğer yandan da içte toprak ağalarını gözetleyici karar ve uygulamalardan oluştuğu gözlenmektedir. İktisat Kongresi’nin bileşimi kadar, Atatürk’ün yaptığı açış konuşması da yeni Türkiye Cumhuriyeti yolunun sağ politikalar doğrultusunda şekillendirileceği izlerini taşımaktadır.

Ancak, 1929 Krizi neticesinde Batı’nın kendi içinde yaşadığı güçlüklerden ve dünya fiyatlarının gerilemesi koşullarından yararlanan Cumhuriyet yöneticileri devlet desteksiz ekonomik kalkınmanın yapılamayacağı idraki ile liberal politikalara son vermiştir. Böylece ekonomiye yönelen devlet uyguladığı “devletçilik” politikası ile ülke kalkınmasının ilk temellerini atmaya yeltenmiştir. Hocamız Boratav’ın “üçüncü dünyada kendi kendine yeten sanayileşme modeli olarak devletçilik” ifadesi ile kavramsallaştırdığı bu dönemde Sovyet plancılarından da destek alınarak yapılan ilk beş yıllık kalkınma planında yer alan ifadelerin dönem ruhu ve anlayışının bugünkünden ne denli farklı olduğunu yansıtmaktadır: “Garp kültürünün, yani tekniğin ve büyük sanayiin sahası şark sahillerini ihata ediyordu. Dünyanın haline girmiş olan bu sahalar, sanayileşmemiş milletlere mamulat gönderiyor, bu suretle büyük sanayiinin tufanı altındaki dünya pazarlarında mevcut istihsal cihazlarını inhilal ediyor ve daha dün müstahsil vahdetler halindeki camialar büyük sanayiinin hegemonyası altına girerek hukuken müstakil, fakat iktisaden tabi birer varlık haline düşüyordu. Garbın sanayi memleketleriyle ziraat ve hammadde memleketleri arasındaki bu tabiiyet, sanayi memleketlerini ihya edici, fakat hammadde memleketlerini de tedricen inhilal ettirici vaziyetler ihdas etti. Türkiye’nin dünya emtia mübadelesindeki mevkii Garp sanayii mamulatına bir mahreç ve buna mukabil de o sanayie hammadde yetiştiren bir ziraat memleketi olmasında manasını bulmuştur. Büyük sanayici memleketler, aralarındaki bütün siyasi ve iktisadi münazaralara ve ihtilaflara rağmen, ziraatçı memleketleri her zaman ham madde müstahsili mevkiinde bırakmak ve bu memleketlerin piyasalarına hâkim olmak davasında müttefiktirler. Bu itibarla ziraatçı memleketlerin bu silkinme hareketlerine, er geç set çekmek hususunda siyasi nüfuzlarını kullanmakta birleşeceklerdir.”

1950 dönemi politikalarının özelliği; İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde Batı sanayiinin kendisine piyasa arayışı ortamında, dönemin başlangıcından kısa süre önce aldığı Marshall yardımı ile dışa açılan Türkiye’nin ticarî emperyalizme savrulduğunun resmidir. Ancak, döviz sorunu ile 1958 Paris Anlaşması’na sürüklenircesine moratoryum durumu ile karşı karşıya kalan Türkiye bu kez de, 1960 darbesi sonucunda 1963 yılında başlayan planlama kavramı ile ithal ikameci ve korumacı döneme girer. Bu dönemde Batı ile ilişkisi kesilmeyen Türkiye, tam tersine, sanayi kuruluşları düzeyinde proje kredisi alarak, patent anlaşmaları ile iç piyasaya yönelik sanayi üretim aşamasında montaj emperyalizmine sürüklenir. Dalgalanmalarla geçen montaj emperyalizmi dönemi de 1970’lerin sonuna doğru krizle kapatılır.

1980’ler tüm Batı dünyasının neo-liberal finansal uygulamayı yaygınlaştırdığı dönemdir. 24 Ocak kararları olarak bilinen ünlü Dünya Bankası dayatması kararlarının askeri darbe baskısı altında uygulamaya koyulduğu Türkiye, küresel akım doğrultusunda ekonomisini serbestleştirerek, finansal işlemlere ağırlık vermeye yöneldi. Ünlü 32 sayılı kararname ile finansal akımların serbestleştirildiği bu dönem de krizle sonlandı. Dalgalanmalarla geçen 1990’ların sonuna doğru derin krize sürüklenen ülke, 2000 yılı başında IMF programına teslim edildi. Bu süreçte kamu açıkları ve borç stoku ölçütü olarak Maastrich Anlaşması doğrultusunda neo-liberal politikaların uygulamasına geçen Türkiye, “gelişen piyasa” (emerging market) uygulamasına teslim oldu. 2000 yılı IMF programı, ertesi yıl da Derviş marifetiyle revize edilen program, 2002 seçimi ile işbaşına gelmiş olan Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi tarafından sadakatle uygulamaya koyularak, bugünlere gelindi.

2000 programı, 1950 yılından itibaren sağ politikalara yönelmiş Türkiye’nin geçmişe oranla Batı ekonomisi ile çok daha sıkı bağ kurmasına yol açmıştır. 2000 politikalarının hazırlayıcısı olarak görülebilecek 1980 politikaları dikkate alındığında, Türkiye’nin Batı ekonomilerine bağlanması, biri 1950-1979, diğeri ise 1980 ve sonrası olarak iki farklı kırılma ile gerçekleştirilmiştir. Şöyle ki, 1980’lerde tasarlananlar 2000 ve sonrasında IMF-Derviş programı ile tam olarak yaşama geçirilmiştir.

IMF-Derviş programının sistematik incelenmesini üç ana başlık altında ele alabiliriz. Birinci başlık maliye politikası altında uygulamaya koyulan önlemleri kapsar. Bu önlemler çerçevesinde; bütçede israf ve verimsiz harcamaların önlenmesi amacıyla “bütçe disiplini” sağlanması ve ulusal gelirin yaklaşık % 6’sı oranında “faiz dışı fazla” verilmesi ilkesi kabul edildi. İkinci başlık altında Merkez Bankası, fiyat hareketleri ve faiz haddini kontrol işlevi ile yükümlü kılınarak “Para Kurulu” olarak tanımlandı ve bütçe açıklarına bankanın doğrudan destek işlevi kısıtlandı. Bu surette Merkez Bankası’nın iç kaynağa dayalı para ihracı işlevi geniş çapta kısıtlanmış oldu. Üçüncü başlık altında ise programın en kapsamlı uygulaması olarak tüm ekonomiyi kapsayan “yapısal reform” modeli oluşturuldu. Söz konusu model çerçevesinde ekonominin ticari alanda olduğu kadar, reel ve finansal sermaye hareketleri alanlarında da denetimsiz olarak dış dünyaya açılaması hedeflenmiş, özelleştirme, kamu kesiminin küçültülmesi ve “hizmet alımı” sözleşmeleri ile bazı kamu hizmetleri üretiminin özel kesime devredilmesi amaçlanmıştı.  

2000 yılında neoliberal politikaların uygulamasıyla başlayan dönemde Türkiye Dünya ekonomisi ile daha sıkı bütünleşmeye giderek, Batı ekonomileri çıkarları doğrultusunda ekonomisinin şekillendirilmesini gerçekleştirdi. Şöyle ki; söz konusu politika ve uygulamalarla Türkiye Batı ekonomilerindeki hem serseri finansal kaynaklara, hem de üretici sermayeye her konuda pazar olma işlevi ile yükümlenmiş konuma getirilmiş oldu. Sürecin etkilerini bazı makro büyüklüklerde rahatlıkla görebilmekteyiz. Ulusal gelirdeki değişimler açısından meseleye baktığımızda, 1980-2013 aralığında ortalama büyüme oranının % 4,3 olmasına karşın, süreyi daralttığımızda, 2008-2013 aralığında büyümenin % 3,7 oranına gerilediği, diğer bir deyişle, son dönemde büyüme hızının düştüğü görülür.

Bu farklılığın nedeni, IMF-Derviş politikası ile ortaya çıkan yüksek faiz ve değerli ulusal para politikasının olumsuz sonucudur. Önlenemeyen kamu açığına Merkez Bankası’nın desteğinin çekilmesi, hazinenin para piyasasından borçlanmasına, bu durum da faizlerin yükselmesine yol açmış oldu. Yükselen faiz nedeni ile yurtiçi ve yurt dışı finansal kaynaklar piyasayı boğarak pariteyi düşürdü ve ulusal parayı değerli kıldı. Düşük parite ve yüksek faiz sonucunda, üretim faaliyetlerinin bir kısmı dış ülkelere taşınarak, iç üretim pahasına ithalat artarak cari açık kronikleşti. Sonuçta, ithalat yükselirken, ihracatın aynı oranda yükselememesi cari açığı kronikleştirmiştir. Cari açık 2003-2008 aralığında % 4,9 düzeyinden 2010-2013 aralığında krizin etkisiyle % 6,5 düzeyine yükselirken, 2014 yılında % 5,7 oranına, 2016 yılında ise % 4,5 oranına doğru gerileme eğilimine girmiştir.  Yüksek faiz ve değerli para politikası yurtta sanayisizleşmeye yol açarak, ortalama % 10’ların üzerinde seyreden, günümüzde % 25’ler düzeyine dayanan müzmin yüksek işsizliğin çözümünü güçleştirdi. Yatırımlara gelince, benzer ülkelerle karşılaştırmada gerileyen seyri ile ilerisi için ümit vaat eder gözükmemektedir. Geçmişteki % 20’ler düzeyinden günümüze doğru % 13’lere kadar gerileyen yetersiz tasarruf ve düşük yatırım oranları yanında niteliksiz emek faktörü üretimde emeğin verimliliğinin düşük seyretmesine, bunun sonucunda çarpık gelir dağılımı oluşumuna yol açmaktadır.

IMF-Derviş programının Adalet ve Kalkınma Partisi marifetiyle sadakatle uygulanması ekonomide şöyle bir genel tablo oluşturdu:

- Yüksek faiz uygulaması, % 13’ler dolayında seyreden düşük iç tasarruf oranına destek olarak görülebilirdi. Uluslararası yazımda McKinnon-Shaw hipotezi doğrultusunda yetersiz iç tasarrufların dış kaynak girişi ile desteklenebileceği ileri sürülüyor olmakla beraber, kaynak çekebilmek amacı ile uygulanan aşırı yüksek faiz reel yatırımlara köstek olmaktadır. Bu durumda serseri para salt faiz getirisine gelerek, geçici tüketim kamçılaması işlevi görmüş, reel yatırımlara yönelmemiştir.

- Yüksek faiz politikası ve değerli ulusal para politikası dış ticaret dengesini ihracat lehine bozarken, hem sanayi işletmeleri hem de yurt ekonomisi açısından “kur riski” sorununu, demoklesin kılıcı gibi sistemin üzerinde sallandırmıştır.  Düşük kur hesabı ile hammadde tedarikini yurt dışından sağlayan sanayi kuruluşları her an kurun yükselişi olasılığı karşısında belirsizliğe düşerken, siyasi tercihini krizin oluşmaması doğrultusunda şekillendirmiştir. Tüm ekonomi açısından yaşanan kur riski siyasi karar mercilerini de ulusal parayı devamlı düşük tutma eğilimine zorlamıştır. Böylece sürdürülen sistem kısa dönemde cari açığı finanse ederken, aynı zamanda uzun dönemde de kronikleştirmede etkili olmuştur.

- IMF politikaları sonucunda enflasyon önlenemedi, sadece baskılandı. Zaten IMF politikaları yapısal dönüşüm olarak, ekonominin alt-yapısında değişikliği değil, ekonominin denetimsiz dış dünyaya açılmasını hedeflemişti. Hal böyle olunca yapısal karakter arz eden enflasyon önlenemedi, sadece ucuz döviz ve baskılı ücret politikaları ile baskılandı. Bu nedenledir ki, enflâsyon tahminleri daimi olarak sapmış ve içinde bulunduğumuz yılda da, IMF politikalarının etkisizliğini kanıtlarcasına, iki haneli orana yükselmeye başlamıştır. Çünkü enflasyon olgusu, ekonominin yapısal dengesizliği ve temel sorunlarının doğal neticesidir.

- IMF-Derviş programının en can alıcı bölümü ekonominin serbestleştirilmesi ve devletin küçültülmesidir. Bu cümleden olarak; ekonominin denetimsiz dış dünyaya açılması, devlet hizmetlerinin küçültülmesi ve bazı hizmetlerin sözleşmeli olarak müteahhide devredilmesi, kamu iktisadi teşekküllerinin özelleştirilmesi IMF-Derviş programının temel koşullarıdır. Özelleştirme uygulaması ulus için bir trajedi iken, yerli ve yabancı sermaye çevresi için büyük bir şans olarak görüldü. 15 yıllık süre boyunca özelleştirme uygulaması ile limanlar, bazı sanayi kuruluşları, oto-yol ve köprüler, enerji kuruluşları, TÜPRAŞ,  TELEKOM, PETKİM vs gibi çok değerli kuruluşlar elden çıkarıldı. Söz konusu özelleştirmelerde, geçmişte olduğu gibi Bakanlar Kurulu kararı ve ilgili bakanın rızası koşulu da kaldırıldığı gibi, salt ilgili bakanın bilgisi ile yetinilmiş olması neoklasik uygulamaların ulusal kaynakları sermaye kesimine nasıl “ilkel birikim” mantığı ile devrettiğinin ifadesidir. Bu denli güzide kuruluşların özelleştirilmesinden ise, 1986-2016 yılları arasında 68 milyar dolar elde edilebilmiştir ki, bu değer 2016 yılı ulusal gelirin ancak % 4 dolayında bir orana tekabül etmektedir.

- IMF-Derviş programının ekonomiyi serbestleştirme projesinin bir amacı da yabancı reel sermaye girişini hızlandırmaktır. Türkiye son uygulamalarla yaklaşık 77 milyar dolarlık doğrudan sermaye yatırımı almıştır. Ancak, doğrudan sermaye yatırımlarının sadece üçte biri sanayi alanına yatırım olarak yapılmış olup, diğerleri ticaret ve çoğunlukla bankacılık başta olmak üzere hizmet sektörüne yapılmış ya da hisse alımı şeklinde gerçekleşmiştir. Sanayi alanına yapılmış yatırımların önemli bir bölümü de kurulu yapıların el değiştirmesi niteliğindedir. Yeni ve teknoloji-yoğun yatırım yapılmadığından sermaye girişlerinin ekonomide teknoloji ve know-how alanında bir katkı yaptığı söylenemez.

- IMF-Derviş politikalarının sanayisizleştirdiği ekonomide düşük emek verimliliği, yüksek faiz haddi ve düşük tasarruf oranı, ekonomiyi inşaat ya da sair emek-yoğun bazı alt-sanayi ürünleri üretimine yönelten üç başlı canavardır. Bu koşullarda uygulanan sıcak para girişi politikaları ekonomik sorunları kısa vadede gizlerken, uzun vadede Türkiye ekonomisi ile diğer devletler arasındaki farkın Türkiye aleyhine açılmasına neden olmaktadır.             

 -2008 Krizine gelince, krizin niteliğinden kaynaklanan sebeplerden dolayı, bir kere bankalarımız ileri ülke bankaları ile aynı düzeyde olmayıp, finansal işlemlerde ve seküritizasyon operasyonlarında, yani kredi ve borç bağlantılarında ileri ülke bankaları ile birleşmiş konumda olmadıklarından, Türkiye doğrudan kriz etki alanı içine girmemiştir. İkinci olarak da, 2000 yılı programında bankalar üzerinde, sermaye açısından Basel ölçütlerine uymalarını sağlayan oldukça kapsamlı bir reform programı gerçekleştirilmiştir. Bunların dışında, aynı dönemde Bankalar Birliği oluşturularak, bankalar üzerinde genel denetim sağlanmış oldu. Bütün bunlara rağmen, bir yandan ekonomiden finansal kaynak çıkışı olması diğer yandan da ihraç ürünlerimize dış talep azalması nedenleriyle Türkiye de krizden ciddi boyutta etkilenmiş ve kriz yılında ulusal gelir % 4,5 dolayında gerilemiştir.

Görülüyor ki, 1950 yılında çok partili rejime geçişle ekonomimiz Batı kapitalizminin etki ve hâkimiyet sahasına girmiştir. Savaş ertesinde restorasyonla ayağa kalkan Avrupa ve Batı dünyası kendisine pazar ararken Türkiye’yi ticari emperyalizmine sürüklemiş ve dönem kriz ve moratoryumla kapanmıştır. 1960 darbesi ertesinde girilen planlı korumacı ithal ikameci dönemde de patent sözleşmeleri ile ülke montaj emperyalizmine savrularak 1979 krizi ile karşı karşıya gelmiştir. 1980’lerde finansal aşamaya geçmiş olan güçlü Batı bu kez de Türkiye’yi finansal liberalizasyon uygulamalarına çekerek, günümüze dek süren sıcak para afyonu ile tanıştırmıştır. Yine bir krizle nihayetlenen bu dönem sonunda da 2000 yılında IMF-Derviş programı yapılmış ve sıcak para tutkusunu da besleyerek geçici olarak enflasyonu baskılayabilen program 2002 yılında iktidarı ele geçiren Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından sadakatle uygulanarak, hem ülkeyi hem de bizzat uygulayıcı siyasi kadroyu bugünkü hem ekonomik hem de siyasal kronik açmaza sürüklemiştir.