Mehmet Okyayuz ile söyleşi: Faşizm, burjuva rasyonalitesini doruğa taşır

Nehnet Okyayüz / 01-04-2017

Türkiye 16 Nisan tarihinde çok kritik bir referandumla karşı karşıya. 15 yıllık AKP iktidarına ve icraatlarına bakıldığında, 16 Nisan referandumu ile sağlanmaya çalışılan yasal düzenlemelerin, Anayasa değişikliğini ve Başkanlık Sistemi uygulamasını teknik bir konu olmaktan uzaklaştırdığını görmek mümkün. Daha açık bir deyişle, 16 Nisan referandumunda “Evet” sonucunun çıkması durumunda, Türkiye’de bilinen anlamıyla cumhuriyet rejiminin ve parlamenter sistemin sonuna gelmiş olacağımızı söyleyebiliriz.

Bu saptama bir başka soruyu da beraberinde getiriyor elbette: Cumhuriyet rejimi ve parlamenter sistem sona eriyorsa, yerine ne geliyor? Türkiye nasıl bir rejime ve yönetim/hükümet sistemine geçmek üzere? Hem siyasette hem de düşün dünyasında bu soruya verilen yanıtlar genel bir yaklaşım olarak “dinci/faşizan” rejim doğrultusunu işaret ediyor.

Üstelik, referandum öncesinde ve referandum sürecinde yaşananlar bu yaklaşımı güçlendiriyor. Eşi görülmemiş bir şiddet; en küçük muhalefetin bile cezalandırıldığı, gazetecilerin hapislere atıldığı, basın-yayın organlarının kapatıldığı bir baskı ortamı; başta üniversiteler olmak üzere kamudan binlerce kişinin KHK yoluyla tasfiyesi; hukukun, adaletin, temel hakların, hatta ve hatta cübbelerin ayaklar altına alındığı bir nefret salgını; dinsel kuralların eğitimden sosyal hayata kadar her alanda tehdit ve şiddetle dayatılması...

Bütün bunlar ve benzerleri, Türkiye’de gündemde olan rejim değişikliği ihtimalinin, dinci/faşizan bir doğrultuya işaret ettiğinin somut kanıtları. Öte yandan, “faşizm” kavramının bir tarihi, izahı ve manası var. Acaba Türkiye’de yaşananlara veya yaşanacaklara “faşizm” demek doğru mu? Faşizm kavramının temel özellikleri neler ve bunlar günümüz Türkiye’sinin gidişatını ne ölçüde açıklıyorlar? Faşizm kavramından tümüyle vazgeçmek mi lazım, yoksa güncellenmiş ve bugünü açıklayacak biçimde güçlendirilmiş bir yeniden tanımlama mı gerek? Tabi en mühimi, iktidardaki AKP/Saray Rejimi, faşizm kavramının ifade ettiği hususlara ne kadar uyuyor?

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden Mehmet Okyayuz hocamıza bu sorulara yanıt bulmak amacıyla başvurduk. Mehmet Okyayuz hocamız bir yandan faşizmin Almanya ve İtalya gibi klasik örneklerine dair ayırt edici bilgiler verirken, bir yandan da günümüz Türkiye’sinin anlaşılmasına yardımcı olacak ipuçlarını sundu. Sonuç olarak, AKP/Saray iktidarı, referandum ve rejim değişikliği, faşizm ihtimali konularında geniş çaplı bir söyleşi ortaya çıktı.

Yön: Almanya ve İtalya başta olmak üzere yaşanmış faşizm örneklerine baktığımızda, faşizm kavramını genel olarak nasıl tanımlayabiliriz?

Mehmet Okyayuz: Bu soru, aslında, bir seminer süresince faşizmi çözümlemek için ele alınması gereken bir takım ana yaklaşımlara değinerek ancak yanıtlanabilir. Bu yaklaşımları ya da (daha somut olarak: bu yaklaşımları belirleyen ana boyutları) kısaca adlandırdıktan sonra faşizm kavramsallaştırmasını en genel ve böyle bir sınırlı söyleşi bağlamında elbette tüm ayrıntılara değin(e)meden yapmaya çalışacağım. Ki, sanırsam, ‘faşizm’ kavramı son zamanlarda çok fazla kullanıldığı için, böyle bir uğraş büyük önem taşımaktadır.

“Faşizm, daha önce görülmemiş bir burjuva iktidarı biçimidir”

Birinci boyut, faşizmin kitle temelini de kapsayan faşizmin oluşum koşullarıyla ilgili boyut. Buna göre, Birinci Dünya Savaşı sonrasında (sermaye desteğiyle) ortaya çıkan aşırı sağ ve faşist hareketler 19’uncu yüzyıl süresince birkaç örnek dışında kitleselleşemeyen klasik muhafazakarlığın ‘seçkinci’ tutumunu aşarak ‘sokağı örgütleme’ başarısını gösterip kitle hareketi boyutuna ulaşabilmiştir. Bu sokak örgütlenmesinin toplumsal taşıyıcıları ‘küçük burjuva’ diye adlandırabileceğimiz orta sınıf mensuplarından oluşmaktaydı. Politik açıdan radikal muhafazakar bir ideoloji olan faşizm, bu orta sınıf mensuplarının örgütsüzlüğünden, bilinçsizliğinden, Birinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen toplumsal ve siyasi dönüşümleri anlamamalarından, düştükleri ekonomik sefaletlerinden, önyargılarından ve korkularından faydalanarak bu insanları ilk kez bir nevi ‘özne olamayan bir özne’ olarak tarih sahnesine çıkarmıştır. Yani, bu ilk önemli noktadan hareketle, faşizmin (en azından İtalya ve Almanya’da vücut bulan ‘klasik’ şekliyle) bir kitle hareketi olduğunu ve bu kitleyle (ve ayrıca sermaye ve egemen sınıfların ve bu sınıfların farklı kesimlerinin desteğiyle) iktidara geldiğini söylemek doğru olacaktır. Faşizm, bir burjuva iktidar biçimi ve dolayısıyla ilkesel olarak sermayenin hizmetinde olmakla birlikte, bu kitlesel özelliği sayesinde, zaman zaman göreceli bir özerkliğe kavuşabilmiştir. O halde, faşizmi salt bir burjuva iktidar biçimi olarak değil daha önce görülmemiş niteliklere sahip bir burjuva iktidar biçimi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

İkinci boyut, faşizmin ideolojik boyutudur. Aslında özgün bir faşist ideolojinin mevcudiyetinden söz etmek kolay değil. Çünkü faşizmin ‘düşünsel’ dünyası, klasik muhafazakarlıktan bildiğimiz belli noktaları alıp belli bir noktaya taşımaktan ibarettir. Örneğin, ‘organik toplum’ ideolojisini etnik bir milliyetçilik ve ırkçılık, mülkiyet ideolojisini aşırı bir anti-komünizm, otorite ideolojisini kesin ve katı bir lider ideolojisi noktasına taşır. Ayrıca, burjuvazinin 19’uncu yüzyılda yaygınca dillendirdiği emperyalizm ve militarizm ‘düşlerini’ pratiğe dönüştürücü bir propaganda ile kitlesine duyurur. Tüm bunları yaparken, kitlesinin tarihsel olarak sahip olduğu korku ve önyargı belleğini okşar. Almanya örneğinde anti-semitizm olgusuna baktığımızda örneğin, bunun en geç Martin Luther’den, yani 16’ıncı yüzyıldan beri, ideolojik olarak kullanıldığını görürüz. Yani faşist ‘ideoloji’, var olan önyargı ve korkuları kullanarak insanları örgütlemiştir. Dünyanın karmaşıklığını ve tarihin ilerleme yasalarını anlamayan bir kitle için bu türden basitleştirici ve indirgemeci yaklaşımlar pek bir cazip gelebilir.

Üçüncü boyut, faşizmin işlevsel boyutudur. Politik olarak radikal muhafazakar bir ideoloji/hareket/iktidar biçimi olan faşizm, çoğu kez bilinenin aksine (politik liberalizme karşı çıkmakla birlikte) ekonomik açıdan liberaldir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, faşist hareketler başından itibaren büyük sermayedarlardan maddi destek almışlardır. Bu destek olmadan, kitlesine rağmen, iktidara gelme olasılıkları sıfıra yakın olurdu. Faşizm, krizde olan (ve özellikle Almanya örneğinde olduğu gibi güçlü bir işçi sınıfı karşısında savunmacı bir konuma gelen) kapitalizmin pürüzsüz işleyişini sağlar. Dolayısıyla, bu işleyişi engelleyebilecek parti ve sendikaları ve kadrolarını tasfiye eder. Almanya’da 1932 yılında Komünist Parti dağıtıldıktan ve artık mecliste temsil edilemez hale getirildikten sonra, 12 yıl süren faşist diktatörlük süresince 300.000 Komünist Parti üyesi hapishane ve kamplarda öldürülmüştür.

Bu sorunun yanıtının sonunda, bu üç boyutun birlikte değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapmalıyım. Yani, bir boyutun tek başına varlığı, bir sistemi ‘faşist’ yapmaz. Demek istediğimi, değindiğim son işlevsel boyutu örneğinde göstermeye çalışayım. Mülkiyet ve üretim koşullarının muhafazası, örneğin, en genel anlamıyla günümüz tüm modern burjuva iktidar biçimlerinin niteliğini tanımlar. Lakin bunun HANGİ şekliyle ve HANGİ ideolojiyle yapıldığı ancak faşist olup olmayacağına ışık tutar. Önerim, faşizm kavramsallaştırılması konusunda, ‘bilimsel’ yaklaşmamızdır. 50 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan bir sistem hakkında, yani tarihte örneği olmayan bir terör sistemi hakkında, konuşmak o kadar kolay olmamalı.

Yön: Faşizmin Marksist literatürde “tekelci burjuvazinin baskıya ve zora dayanan diktatörlüğü” olarak anıldığını biliyoruz. Faşist rejimlerin işçi sınıfı ve küçük burjuvazi için geliştirdikleri örgütlenme ve siyasal mobilizasyon biçimlerini bu bağlamda nasıl değerlendirebiliriz?

Mehmet Okyayuz: Sorunun “esasına” gelmeden, faşizme ilişkin iki efsaneden bahsetmek istiyorum. Birincisi, faşizm bir plan ekonomisi değil, tam tersine ekonomik açıdan liberal bir sistem. Ülkede elbette (ve özellikle de tabii işgal bölgelerinde ya da onlara yakın yerlerde) savaşın “altyapısını” sağlayacak üretim tesisleri mevcuttu. Ama bu savaş durumunda olan her ülkenin yapacağı bir şey. Bunun dışında plan ekonomisinden bahsetmek mümkün değil. Bu temelsiz sav, faşizmi sosyalizmle bir şekilde aynı kefeye koymak isteyenler tarafından Soğuk Savaş koşullarında ilk kez 50’li ve 60’lı yıllarda ABD siyaset bilimcileri tarafından “totalitarizm teorileri” adı altında ortaya atılıp yaygınlaştırılmıştır.

İkinci efsane, ki bu da yaygınca kullanılmaktadır, işçi sınıfının faşizmi desteklediğine ilişkin savdır. Doğru olan şudur ki, ne seçmen kitlesi bağlamında ne de faşist parti üyeliği açısından işçi sınıfı mensupları (tarım ya da orman gibi ‘marjinal’ alanlarda çalışan bazı işçiler hariç) 1920’li ve 1930’lu yıllarda faşizme destek vermemişlerdir. Bu söyleşi bağlamında ayrıntıya girmek mümkün değil, ancak elimde bu konuda birçok ampirik bilgi mevcut (örneğin İtalyan faşist partinin üye kompozisyonuna dair).

Ein Volk, Ein Reich, Ein Führer

Bu son noktadan hareketle, henüz iktidarda olmayan, yani daha hareket halinde olan faşizmin, işçi sınıfı için geliştirmiş olduğu bir “örgütlenme ve siyasal mobilizasyon biçimi” yok ve olamazdı. Çoğunlukla Almanya Sosyaldemokrat Partisi’ne (SPD) ve Almanya Komünist Partisi’ne (KPD) yakın sendikaların üye sayısı 1920’lerde 8 ile 10 milyon civarında idi. İtalya’da bu sayı çok daha az olmakla birlikte, yine de 3 milyona yakındı 1921 yılında. İşçi sınıfının öz konumlandırılması böyle iken, bu kitlenin faşistlerce mobilizasyonu ve örgütlenmesi söz konusu değildi/olamazdı. İktidardaki faşizm söz konusu olduğunda durum elbette farklılaşır. Çoğunlukla solda konumlanan muhalif partilerin ve sendikaların kapatılmasından sonra devlete “eklemlenmiş” çalışma örgütü yapılarına gidilmiştir. Elbette bu yapıların hiçbir işlevi kalmamıştı. Devlet aygıtının parçalarıydı artık ve Ein Volk, Ein Reich, Ein Führer (Tek bir Halk, Tek bir Reich, Tek bir Lider) yapısı bağlamında sistem taşıyıcı ve destekleyici bir konuma sahiptiler artık.

Küçük burjuvazi meselesine gelince… Bunun mensuplarının bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, faşizmin askeri-hiyerarşik anlayışına göre örgütlenmişlerdi. Bana kalırsa bu örgütlenme modelinin kendisi değil, bunun işlevi önemli. Çünkü büyük burjuvazinin ya da soruda ifade edilen “tekelci burjuvazi”nin faşizmi destekleme nedenlerini bu işlevde (daha doğrusu iki işlevinde) aramak lazım (gibi). Birincisi, faşist hareket ilk sorunun yanıtında da bahsettiğim gibi küçük burjuva kitlelerin korkularını tüm muhalif olanlara karşı mobilize edip kanalize etmekteydi. Örneğin İtalya’da küçük burjuvazinin içinde bulunduğu paramiliter gruplar grev kırıcılığı yapıyordu. Bu örnekler akla gelebilecek başka eylemlerle çoğaltılabilir. İkincisi daha önemli idi tekelci burjuvazi için: bu eylemler yapılırken mevcut mülkiyet ve üretim koşullarına dokunulmayacaktı. Bunu sağlayan faşist hareket idi. Ve bunu sağladığı için maddi destek aldılar büyük burjuvaziden. Büyük ‘düşman’ olan işçi sınıfına ve onun sosyalizmi kurma çabalarına karşı sermaye-faşizm işbirliği olağan bir ilişki haline gelmişti. Normal parlamenter koşullarda olağandışı durumlarda (sınıf ilişkilerinin açıkça sorgulandığı durumlarda) ancak kullanılan doğrudan şiddet, bu örgütlenme modeli sonucunda olağanlaştırıldı.

Yön: Türkiye’deki sağ hareketlerin işçi sınıfı ve küçük burjuvaziyle bağları hakkında neler söyleyebiliriz? Türkiye sağının farklı unsurlarının kitlelerle bağ kurma biçimleriyle Alman ya da İtalyan faşizmiyle benzerlikler var mı?

Mehmet Okyayuz: Türkiye’deki sağ hareketlerin örgütleme biçimi ve stratejisi, İtalya ve Almanya örneklerinden iki temel noktada farklılaşır. Ancak bu konuya değinmeden önce Birinci Dünya Savaşı sonrası ‘faşist söylem’in muhafazakar ideoloji bütününde oynadığı öneme değinmem gerekecektir. Orta sınıf mensuplarının sayısının niceliksel büyümesinin sonucunda ve bu sınıfın (ilk sorunun yanıtında değindiğim üzere) etkin siyasi aktör olarak tarih sahnesine çıkmalarının/çıkarılmalarının sonucunda ‘faşist söylem’ genel muhafazakar söylemin çekim merkezi haline gelmişti. Anti-parlamenter, anti-komünist, lider ideolojisini, ırkçılığı ve militarizmi savunan içeriği ile, zaman içerisinde klasik muhafazakarları bünyesine çekebilmiştir.

Bunu ‘başarırken’, özellikle Almanya’da o yıllarda etnik açıdan homojen bir yapıdan söz etmek mümkün. Kuzeyde bulunan aşağı yukarı 10.000-15.000 Danimarkalı, Doğu Almanya’da bulunan (bir Slav halkı olan) 100.000 Sorb ve Alsas-Loren bölgesinin sınırında yaşayan küçük bir Fransız azınlığın dışında “yabancı” unsur yoktu. Öte yandan Weimar Cumhuriyeti’nde Almanya’da yaşayan aşağı yukarı 550.000 Musevi kökenli Alman vatandaşı etnik açıdan “yabancı” olarak konumlandırmak doğru olmaz. Bu etnik yapı ve ayrıca yukarıda bahsedilen anti-semitist düşüncenin 16’ıncı yüzyıldan beri belleklerde yer bulması faşizmin ırkçı-tekdüze örgütlenmesine büyük katkı sağladı. Irkçı-faşist söylemi, örneğin Latin Amerika ülkesi Peru’da bu bağlamda işlevli hale getirmek pek mümkün görünmemektedir. Peru’da halkın en az yarısı zamanında sömürülen yerlilerden oluşmaktadır. Onların belleğinde bu sömürü tarihi canlıdır. Irkçı söylem ‘tutmaz’. Bu yüzden rastlantı değildir ki, Latin Amerika ülkelerinde güçlü sağ örgütlenmeler yoktur. Altmışlı yıllardaki askeri-muhafazakar diktatörlükler darbe sonucunda meydana gelmiştir ve terör (polis ve ordu gibi) geleneksel güvenlik güçleri tarafından uygulanmıştır. Faşizmde ise adeta tüm insanlar hem terörün uygulayıcısı hem de terörün kurbanı haline getirilmektedir.

“Faşizm-din ilişkisi sembiyotiktir”

Faşizm için kısaca değindiğim bu altyapısal noktalar (Latin Amerika’da olduğu gibi) Türkiye’de de hiç ya da salt kısmen geçerli. Türkiye’de muhafazakarlığın çekim merkezi dini söylemdir. Türkiye’deki sağın klasik faşizm örneklerinde olduğu gibi tekdüze bir örgütlenmeye gitmesi bu şekilde zor görünmektedir, çünkü stratejisinde farklı gruplarla işbirliğine giderek ancak bir yere gelmesi mümkün gibi. Bu koşullarda bu gruplara “hükmetmeleri” mümkün müdür ya da ne nereye kadar mümkündür sorusu akla gelmektedir. Öte yandan, belirtmeliyim ki, klasik faşist diktatörlüklerde faşist kadrolardan oluşan bir yürütme söz konusudur. Bundan farklı olarak, yine bir örnek vermek gerekirse, İspanya’daki Franco rejimi “pür” faşist bir diktatörlük olmaktan çok birçok sağ eğilimli hareket ve partileri içinde barındıran gerici bir koalisyon hükümetidir. Yine yukarıda değindiğim etnik homojenite Türkiye’de mevcut olmadığı için, faşizmin yukarıda değindiğim belli ideolojik unsurları kullanarak siyaset yapabilmek zor görünmektedir.

Yön: Tarihteki faşist rejimlerde din faktörü nerede duruyor? Geleneksel değerlere seslenmenin ötesinde dinselleşmenin özel olarak teşvik edildiği söylenebilir mi?

Mehmet Okyayuz: Bu sorunun yanıtını belli bir ölçüde bir önceki soruda verdim. Klasik faşizmde dini söyleme pek rastlanmaz, ancak kiliseler faşist hareket ve iktidarlarla her zaman doğrudan ya da dolaylı bir işbirliği içerisine girmişlerdir. Faşizm-din ilişkisi sembiyotik bir ilişkidir. Birbirlerini ‘büyük düşmanları’ olan sola karşı destekler. Fakat diğer burjuva iktidar biçimlerinden farklı olarak, faşist yürütme ideolojik “üretimi” dini kurumlara bırakmayıp bunu bizzat kendisi yapar. Bazılarınca semi-faşist diye adlandırılan (Franco ya da Pinochet rejimleri gibi) askeri-muhafazakar rejimlerde ise bu ideoloji üretimini dini kurumlar üstlenir. Dinselleşme özel olarak teşvik edilmez, ancak tekdüze siyasi-toplumsal işleyiş dini kurumlarca desteklendiği sürece bu kurumlara belli imtiyazlar sağlanır. Faşist İtalya’da örneğin, boşanma yasaklanmış ve okul öğrencilerinin sabah dualarına Mussolini’nin yanısıra Papa da dahil edilmiştir (elbette kiliseye sağlanan maddi destek bu işin cabası).

Bu noktalara vurgu yaparken, faşist söylemin irrasyonel olmasına karşın faşizmin işlevinin kapitalizmin “katıksız”, yani engelsiz işleyişini sağlamak olduğu unutulmamalı. Bir anlamda faşizm, kapitalist (ya da daha doğru olarak: burjuva) rasyonalitesini ‘doruk’ noktasına taşır. Dinselleştirme, bu hedefe ulaşılabilme konusunda yararlı olduğu ölçüde, faşizmin hedefi dahilindedir.