Suriye denkleminde küresel kapışmalar ve değişen güç dengeleri

Hamide Yiğit / 01-04-2017

Suriye’ye yönelik emperyalist kuşatmanın altı yıl sonra bugün geldiği noktayı en yalın ifadeyle şöyle tarif etmek mümkün: Suriye direnişi, masa başında çizilen Büyük Ortadoğu Projesini iflas ettirdi ve başını ABD’nin çektiği projeci küresel güçlerin “yenilmez” olmadığını gösterdi. Ana projeler iflas etmiştir ve bu iflastan çıkış için günü birlik geliştirilen taktik ve stratejiler dönemi başlamıştır. Bu stratejilerin tamamı da sözde “IŞİD’le mücadele” odaklıdır. O yüzden dengelerin sürekli değiştiği ve kısa/orta vadeli denklemlerin yeniden kurulduğu IŞİD’li projeler dönemindeyiz.

ABD’nin IŞİD’e karşı savaşmak için koalisyon kurmadığını bütün Ortadoğu halkları biliyor. Çünkü El Kaide’den IŞİD’e kadar küresel cihat projesinin her aşamasında CIA’nin sihirli dokunuşlarına en fazla tanıklık edenler Ortadoğu halklarıdır. Dolayısıyla genel algı şudur: “El Kaide gibi IŞİD de bir ABD projesinin ürünüdür ve hiçbir anne yavrusuna kıyamaz!” Bu yüzden yüzyılın projesi olan BOP’un Suriye direniş duvarına çarpıp iflas etme eşiğine geldiği bir sırada IŞİD ve türevlerinin ABD tarafından hedef alınmalarını beklemek, hayal kurmaktan öteye gitmez.

IŞİD’in hareketliliğine bakıldığında da bunun böyle olduğu görülür. 2012 yılında IŞİD’in, ADB askerlerinin Irak’tan çekilmesinden hemen sonra “güvenlik” nedeniyle Irak’ı terk edip Suriye cihadına katılması, zihinlerde bir çok soru işaretini doğurdu. Çünkü Irak el Kaidesi’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesini Suriye cihadına göndereli bir yıl olmuştu ve üç aylık ömür biçilen Esad’ın kalesinin düşmeyeceği belli olmaya başlamıştı. Bir yıl sonra IŞİD formülüne ihtiyaç duyuldu ve Irak el Kaidesi Suriye cihadına bu kez IŞİD olarak dahil oldu. Elbette ki bu hareketlilik, Irak’ta askeri varlığını sürdüren ABD’nin gözetimi altında gerçekleşmişti. Ne var ki Suriye’de geniş bir coğrafyayı kontrol etmesine rağmen IŞİD’in Suriye’deki iki yılı aşkın varlığı da BOP çevresine bir “zafer” tattırmadı. 2014’te yeni bir strateji ile IŞİD tekrar hareketlendi ve Musul’a doğru yol aldı. Geldiği Irak topraklarına bu kez “Halife Devleti” olarak geri dönmüştü. Neden böyle bir hareketliliğe gereksinim duyulduğunun yanıtı, Musul’un IŞİD’e işgal ettirilmesinin ardından görünür olamaya başlayan yeni projelerde gizliydi. O da şudur: Suriye’de işlerin planladığı gibi gitmediği, dünyanın dört bir yanından cihatçı takviyesine rağmen işgal projelerinin Suriye direnişine çarpmaya başladığı görüldü. Dahası Suriye’nin bir Libya olmadığı anlaşılmaya başlandı. Ve Libya’daki gibi BM kararıyla uluslararası bir açık müdahale sürecinin olanaksız hale geldiği açığa çıktı. Bu yüzden BM’yi by-pass ederek Libya sürecini taklit eden bir formül ihtiyacı hasıl oldu.

Tam da bu zamanda IŞİD Musul’a yollandı ve dünya kamuoyu IŞİD vahşeti hakkında yoğun bir şekilde “bilgilendirildi” ki, uluslararası güç birliği oluşturmak ve Suriye’ye müdahale etmek için kaçırılmaz bir fırsat doğdu. Fırsatın adı, “IŞİD vahşetini durdurmak!” olarak ilan edildi.

ABD’nin IŞİD’e karşı savaşı: Dostlar alışverişte görsün!

Ne var ki, sözde IŞİD’e karşı oluşturulan ABD öncülüğündeki koalisyonun tamamı, Nusra’dan IŞİD’e kadar bütün cihatçı örgütleri destekleyen ülkelerden oluşturuldu. Dolayısıyla IŞİD Musul’u işgal etmişken, bu koalisyon ilk olarak kendine Suriye coğrafyası üzerinde hedefler aradı. İkincisi, Musul işgalinin ardından ABD, Musul’u IŞİD işgalinden kurtarma konusunda Irak’a yardım etmek için Maliki’ye “istifa” koşulu getirdi. Maliki istifa etti, ama üzerinden iki yıl geçmesine rağmen ABD ve koalisyonu Musul’da IŞİD’e dokunmadı. Maliki istifa ettiğiyle kaldı. Aradan iki yıl geçtikten sonra ABD’nin Musul operasyonuna cafcaflı bir hazırlık yapıldığını duyurmasına karşı Irak güçleri bu kez hem temkinli, hem de donanımlıydılar. Hatta ABD ve Peşmerge güçlerinin IŞİD’i Musul’dan çıkarıp tekrar Suriye’ye yönlendirme gayeleri açığa çıktığında, denilebilir ki, Musul’un batısında Rakka yolunu tutan ve IŞİD’in Suriye’ye kaçışına geçit vermeyen Haşd el Şabi birlikleri ABD’nin bu oyununu bozdu. Hatta Irak hava kuvvetleri Deyrul Zor’da IŞİD hedeflerini vurmaya başladığında ABD’nin ne kadar rahatsız olsa da sesinin çıkmamasının bir sebebi de budur. Ama sonuçta ABD’nin her zamanki gibi IŞİD’li projeleri Musul’da da tutmadı.

Iraklı siyasi analist Doktor Ali Cabir El-Tamim, “Irak hava kuvvetlerinin Suriye’de IŞİD’e karşı saldırısı devam etmelidir ve ben Musul’un sağ kıyılarının IŞİD’in mezarı olacağına inanıyorum” derken, ABD’nin aslında IŞİD’e hiçbir zaman zarar vermek istemediğinin bilindiğini şu sözleriyle ortaya koydu: “Amerika liderliğindeki Uluslararası Koalisyon, IŞİD mensuplarının Suriye’nin Rakka ve Haseke bölgelerinden Irak’a nüfuz etmesini engelleyecek hiçbir operasyonda bulunmamıştır.”[ ] Meali şudur: Irak IŞİD’i Amerika’nın koalisyon güçlerine havale etmeyecek, Suriye ordusuyla koordineli olarak onu Musul-Deyrul Zor hattında gömecek!

Musul’da devre dışı kalan oyun kurucular için hedef Rakka...

IŞİD, projecileri tarafından Musul’da korunamadı ve çok ciddi bir darbe aldı, almaya da devam ediyor... Musul operasyonu başladığından bu yana sözde Halife Ebubekir El Bağdadi ortalıkta görünmüyor ve liderin bu sessizliğinden kaynaklı olarak IŞİD içinde çözülmeler başlamış gibi görünüyor. Söylentilere göre El Bağdadi Ambar’da saklanıyor. Belki de tasfiye edilmiş ya da etkisiz hale getirilmiş de olabilir. Ama IŞİD’e “bir lideri ve yekpare bir bütünlüğü” olan bir örgütmüş gibi bakılmaması gerektiğinin altını çizelim. IŞİD yalnızca bir projenin adıdır ve bu projenin birden çok oyun kurucusu vardır. Örneğin Musul operasyonunda yer almakta ısrar eden Türkiye’nin dahi, kendini Irak’ta IŞİD’li projenin kurucularından biri olarak gördüğünü söylemek mümkün, ama oyun dışı kaldı. Hatta Musul operasyonu ABD’nin planladığının dışında ilerlediği için IŞİD’li projenin nerdeyse bütün oyun kurucuları dışarıda kaldılar ve döne dolaşa Rakka operasyonuna odaklandılar.

Bu zaman zarfında ABD adına Büyük Ortadoğu Projesinin en hevesli taşeronları olan Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Körfez şeyhleri gibi bölgesel ortakların iflasla burun buruna geldikleri ve fiyaskonun ağır bedellerinin kendilerine dönmeye başladığı bir dönemde umut reçetesi sunan Trump oldu. Trump’ın Suriye’de ortaklarla yeniden denklem kuruculuğuna soyunduğunun işaretleri “güvenli bölge” çıkışlarıyla belirmeye başladı. Bir yandan Rakka operasyonu ile, diğer yandan müttefiklerini yeni bir denklemde buluşturmanın sihirli formülü olan “Suriye’de güvenli bölge” çıkışlarıyla ABD’nin yeni Trump’lı dönemi başladı.

Trump’tan Suriye’de hayal kırıklığı yaşayanlara mavi boncuk: “Güvenli bölge”

Trump’ın uzun zamandır Türkiye’nin hayalini kurduğu “güvenli bölge” fikri, Türkiye ile yeni bir denklemde buluşma hedefini taşıyor. Zira İran, Suriye, Rusya bloku karşısında denklemde yer almanın yalnızca bölgesel bir güç ittifakıyla mümkün olabileceği açıktır. Ancak bu bölgesel müttefik güçler kendi dış politikalarının yarattığı bataklığın içine saplanmış durumdalar; Suudi Arabistan’ın Yemen’de, Türkiye’nin ise Irak fiyaskosundan sonra Suriye bataklığına saplanması gibi. Keza Ürdün, Suriye krizine gönüllü çanak tutup sınırlarını ve kamplarını açmanın bedelini ödeme tehlikesinden dolayı tedirgin, Katar da Suriye’de finanse ettiği cihatçıların yenilgisinden dolayı telaşlı. Tam da böyle bir zamanda Trump “güvenli bölge” formülünü ortaya atarak bu müflis müttefiklerini önce telefon turuyla yokladı, ardından kurmaylarını gönderdi.

Yıllardır hayalindeki şey olduğu için Trump’ın güvenli bölge formülünün en hevesli destekçisi elbette ki Türkiye oldu. Ürdün de “Trump’ın sihirli “güvenli bölge” formülüne onay verdi. Suud kralıyla da İran’ın bölgedeki “yayılmacı” pozisyonunu ve Suriye’de güvenli bölge konusunu telefonla görüştükten sonra, Suud’un gönlünü hoş edecek İran karşıtı çıkışlarını sertleştirdi. Arap yorumculara göre, sanki Beyaz Saray’da Suud prensi otuyormuş gibi, Suud’un en çok arzu ettiği “İran, terörü destekleyen birinci ülkedir” açıklaması Washington’dan yükseldi. Bu açıklama Riyad’da öyle memnuniyetle karşılandı ki, Suud havuz medyasının tamamı haberi manşetten verdiler, Trump’a övgüler dizdiler.[ ] Ayrıca Suud rejiminin gazetesi olan Okaz, “demek ki Trump da aslında bir Vahhabiymiş!” dedirten şöyle bir manşet attı: “Trump’ın sopası ihvan, Hizbullah ve Husilerin peşinde!”[ ] Suudilerin BOP’ta rol üstlenirken geliştirdikleri ütopya da böyle bir şeydi: “İran’ı kuşatmak ve hatta yok etmek!” Tam da yıkıma uğrayan hayallerini yeniden canlandıran Trump oldu. Oysa ki Trump seçim kampanyası yürütürken, 11 Eylül’ün arkasında Suudi Arabistan’ın yer aldığına dair belgeler sunuyordu. Suudileri radikal İslamcı terörü desteklemekle suçlamıştı. Şu anda ise, Suudileri yanına alıp, İran’ı terörü desteklemekle suçlamaya başladı.

CIA’nin çiçeği burnunda direktörü neden soluğu Türkiye’de aldı?

Trump’ın bu telefon turundan sonra Türkiye ve Suud Dışişleri Bakanları görüştü, ardından CIA direktörü soluğu Türkiye’de aldı. O esnada gerçekleşen Suud-Türkiye görüşmeleri de hemen meyvelerini verdi: Suud’un desteklediği Ahmed Carba liderliğindeki Suriye Seçkin Güçleri’nin Rakka operasyonuna dahil olacağı açıklandı ve 10 Şubat’ta ABD destekli Fıratın Gazabı operasyonuna resmen katıldığını ilan etti. Ama bu ilan, CIA direktörünün Ankara’da Hakan Fidan’la görüşmesinden sonra geldi. ABD’de yeni şekillenen yönetimde CIA’nin ilk resmi ziyaretini Türkiye’ye yapmasının altında yatan şeyin ne olduğunu tahmin etmek zor değildi. Elbette ki amaç, Türkiye’yi güvenli bölge konusunda makul bir noktaya getirip, Rusya bloku karşısında Körfez ülkeleri ile bir arada yeni denkleme dahil etmekti. Suudiler de Suriye sürecine fiili olarak Carba üzerinden dahil edilmiş oldular. Artık geriye sadece Türkiye’nin “kontrollü müttefik” olarak durmasını ve Rakka operasyonuna fazla burnunu sokmamasını sağlamak kalıyor.

Türkiye’nin El Bab çıkmazı: Fırat’a kim “kalkan” olacak?

Musul operasyonunun dışında tutulan ve bir an önce Irak topraklarını terk etmesi istenen Türkiye, 15 Temmuz kalkışmasından sonra hem ABD’ye kendince rest çekmek hem de iç kamuoyuna bir zafer mesajı verebilmek için Rusya ile el sıkışıp Suriye’ye girdi. El Bab’a kadar Fırat Kalkanının IŞİD’le savaşarak ilerlediğini hiç kimse söyleyemez. Ama El Bab eteklerine varınca iş değişti. TSK’nın 9 Aralık'tan bu yana El Bab bölgesinde 50’nin üzerinde kaybı oldu. El Bab’ın eteklerinden 60 gün boyunca bir adım ileriye gidemeden en çok kayıplar bu sürede verildi. Tankları imha edilmiş, askerleri diri diri yakılmış bir pozisyondaki Türkiye için El Bab tam anlamıyla bir bataklık haline geldi ve yine imdadına Rusya yetişti.

Lübnanlı araştırmacı yazar Kasım İzzeddin’e göre “Türkiye’nin El Bab hezimetini hafifletmek için Rusya kendi çizdiği kırmızı çizgi siyasetini yumuşatarak Türkiye’ye hava operasyonu desteği verdi.”[ ] Kırmızı çizgi, Türkiye’nin El Bab’ın kuzey sınırına gelip durması, daha da ileriye gitmemesidir. Aslında Rusya, AKP’nin El Bab’a girerek bir “zafer” ilan etmesine yardım etti, IŞİD’e karşı TSK ile ortak hava saldırısı düzenlemeye başladı. İşte tam da bu sırada Rus uçakları, TSK mevzilerini “yanlışlıkla” vurdu! Kimi Arap analistler bunun basit bir yanlışlık olarak görülemeyeceği yönünde yorumlar yaptılar. Bilerek verilen Koordinatlarla hedef şaşırtma mı yaşandı, yoksa Rusya “sehven” vurarak Türkiye’ye ihtar mı vermiş oldu? Bunun cevapları üzerinde her iki taraf da yeterince durmadı; Rusya, Koordinatlar Türkiye’den verildi dedi, özür bildirdi. AKP yetkililerinden de, bir yanlışlık olduğu ve birkaç askerin ölmesiyle ilişkilerin bozulmayacağı yönünde açıklamamalar yapıldı. Her ne kadar TSK “bizim her zamanki verdiğimiz koordinatlar ve Rusya askerlerimizin orada olduklarını biliyor” biçiminde açıklama yapsa da her iki taraf açısından konunun üstü kapatıldı. Ancak eğer yanlış koordinat verilmişse, bu yanlışlığın yeni CIA direktörü Mike Pompeo’un Ankara ziyaretini gerçekleştirdiği esnada yapılmış olması dikkate değer bir ayrıntıdır.

Lübnanlı analist Kasım İzzeddin’e göre CIA direktörünün ziyaretiyle Ankara şu teklifte bulunmuş: Menbic’ten Rakka’ya kadarki bölgede Türk ve Amerikalılardan oluşan bir ordu konuşlansın . Kürt hassasiyeti kırmızı çizgidir hala. ABD de Fırat Gazabına Suud destekli Carba güçlerini tam da bu zamanda dahil ettirdi. Bu hamle esasında Türkiye’nin hassasiyetlerini yumuşatmak için DSG’nin salt YPG’den oluşmadığı algısını yükseltme, aksine AKP’nin de onaylayacağı Suud destekli Suriye Seçkin Güçlerinin katılmasıyla, “işte böylesine karma bir müttefik yapı var” gibi ikna edici olma hamlesidir. Yani Türkiye’nin kırmızı çizgilerini yumuşatma adımları atılsa da atılmasa da esasında Türkiye’nin Rakka planından uzak tutulmaya çalışıldığı görülüyor.

Rakka’da iki kutuplu nüfuz yarışı: Restleşme ya da birlikte dizayn etme

Trump’ın denklemi yeniden kurmaya yönelik bu hamleleri bir yönüyle bölgedeki müttefiklerini ayağa kaldırma, diğer yönüyle Rusya’ya yönelmiş olan Türkiye’ye yakın vadede değil, çok uzak vadede hayaller satarak “yedekleme” odaklıdır. Ama gelinen noktada bütün tarafların gayet farkında oldukları bir gerçek var ki, Suriye’de artık oyun kurucu konumda olan ABD değil, Rusya’dır. Ve Rusya, Trump’ın Türkiye’yi denkleme yeniden katma hamlesinin farkındadır, aynı zamanda Türkiye’ye ne kadar güvenebileceğinin hesaplarını da yapmaktadır. Suriye ve müttefikleri açısından şu anda net olan tek şey, Türkiye’ye duyulan güvensizliktir.

Bu yüzden Suriye öncelikli olarak Halep’in arkasının korumasını garantiye almak istedi. Astana sürecinde Türkiye ile bir mutabakata varılmış olmasına rağmen Suriye’nin önceliği şu olmuştur: Türkiye, politikasında yeniden bir değişikliğe gidip alanını Halep’e doğru genişletmeye kalkışmadan önce acilen Türkiye’nin önünü kesmek ve Halep’in kuzeyini garanti altına almaktır. Zira Türkiye’den doğru Astana sürecini tıkamaya yönelik adımlar görülmeye başlamıştı bile. Türkiye’nin garantörlüğünü üstlendiği silahlı gruplar Astana’da delegasyon ağırlığının %51’ini istemeye başlamışlar. Keza diğer yarıdaki Rusya’nın payının içinde Kahire ve Beyrut’a da yer verilmesini istiyorlar. Türkiye’nin her an politika değişikliğine gidebileceğine dönük böyle işaretler belirmeye başlamışken Rusya, bir yandan Türkiye ile yakınlaşmayı sürdürüyor ama diğer yandan ABD’den gelebilecek her türlü cazip teklife yönelebileceğini bilen bir yerden Türkiye’yi hala sahada sınamaya devam ediyor. Rusya’nın bu stratejik hamleleri ABD’nin Suriye’de yeniden oyun kurucu olma ihtimalini zora sokmaktadır. Suriye’deki Kürtlerin konumundan nemalanma dışında yeni bir pozisyon edinmesi olanaksız gibi duran ABD açısından Rusya ile mutlak ve zorunlu uzlaşmaya doğru bir gidiş var. Çünkü Suriye’de salt Kürtlerin kazanımları üzerinden bir pozisyon edinmenin giderek güçleştiği ortadadır. Zira Rusya da Kürtlerle ilişkilerini sürdürüyor. Hatta Kürt birliklerinin Menbic’i Suriye ordusuna bırakmasında ve Rus askerlerinin Afrin’de konuşlanmalarında olduğu gibi Rusya’nın bu stratejisi zaman zaman meyvelerini veriyor. Fakat buna rağmen önden kestirilemeyen ve dengeleri sürekli değiştiren yeni hamlelerin daima eli kulağındadır.

Sonuç itibarıyla önümüzdeki süreçte Rusya ve ABD’nin önce Rakka ve sonra Suriye’nin doğusu/batısı üzerindeki restleşmelerini göreceğiz; restleşme ya da birlikte dizayn etme! Ama altı yılını geride bırakan Suriye savaşında en kritik şey, Suriye’ye yönelik saldırının arkasında iki kutuplu küresel kapışmanın yer aldığını açığa çıkaran Suriye direnişidir. Bu gün gelinen noktada bu iki kutuplu kapışmada Rusya’nın diplomatik zaferi daha görünür durumdadır ve denklemi belirleyen asıl oyun kurucunun Rusya olduğu bir aşamadayız.

Hal böyleyken, düz bir mantıkla, “Suriye’de iki kutuplu emperyalist kapışma var” diyerek kestirip atılacak bir durum söz konusu değildir. Zira Libya sürecinden bu yana anti-emperyalist bir hattın örül-e-memiş olmasından kaynaklı olarak şu anda bu küresel kapışmada “Rusya’nın Suriye’de ne işi var?” demekte bir geç kalınmışlık vardır ve altı yıldır direnen Suriye halklarına “iyi ki Rusya var” dedirten tavırsızlığın, yani etkin bir anti-emperyalist hattın kurulamamasının sorgulanması gerekmektedir. Ondan sonra bugün mutlak ihtiyaç haline gelen bir anti-emperyalist hattın artık en önemli şiarı, “Suriye Suriyelilerindir” olmalıdır.