Rusya’nın Ortadoğu siyasetinde Şam, Ankara ve Rojava

Doc. Dr. Hakan Güneş / 01-04-2017

Rusya’nın Afrin’de askeri üs kurması ile Moskova-Ankara yakınlaşmasının sınırlarına gelindi mi? İsrail’in Hizbullah’ı, Trump yönetiminin İran’ı hedef tahtasına koyması Ankara-Waşington yakınlaşması için yeni bir diyalog zemini sunar mı? Ankara, PYD’nin hem ABD hem de Rusya ile olumlu seyreden ilişkilerini bozacak araçlara sahip mi? Küresel güç denklemindeki yeni dengeler ve sahadaki hakimiyet ilişkilerine bakmaksızın bu sorulara yanıt üretemeyiz. Bu yazıda sorulara genel Rus dış siyaset konseptleri ve yakın dönem Ortadoğu siyaseti parametreleri ile açıklık getirilecektir.

Rusya’nın deneyimi: Uzun kayıplar döneminin ardından Suriye’nin anlamı!

Kırım’ın ilhakı, Suriye’de operasyon, Doğu Akdeniz’e hakim Hmeymim’de daimi statüde hava üssü ve Sırbistan ile ortak tatbikat, Bulgaristan’da Radev’in seçimi kazanması, Avrupa ve Asya’da işbirliği yapılacak ülkelerin sayısındaki dikkat çekici artış: 23 yıllık bir gerileme ve durağanlıktan sonra yeniden yükselen bir Rusya. Trump’ın Moskova’yı baş düşman olmaktan çıkarması ihtimali de tüm bunların derinleşmesi için tarihsel bir fırsat sunuyor. Günlük haber ve analizlerin ötesine geçip çeyrek asırlık Rusya Federasyonu tarihinin dış politik kayıp ve kazançlarına bakarak yeni dönemin nasıl bir miras üzerine kurulduğunu görelim.

Rusya Federasyonu SSCB sonrası tarihinin ilk çeyrek yüzyılını geride bıraktı. Bu 25 yılın büyük bir kısmını sürekli nüfuz sahası kaybederek tamamlayan ülke son 10 yılda kayıplarını frenlemeyi başardı. Son 2 yıl ise artık yeniden-genişleme ve yükselme dönemi olarak adlandırılabilir: Kırım ile toprak genişleten ülke Avrasya Birliği ile yakın çevresine 6 eski Sovyet ülkesini doğrudan ekledi. Suriye müdahalesi ile Tartus Deniz Üssü’nün kapasitesini hayli yükselttiği gibi yanına Hmeymim Hava Üssü’nü de kattı. Son olarak NATO üyesi ya da partneri olan yakın çevre ülkelerinde Rusya ile dengeli ilişkiler geliştirmek isteyen yönetimlerin sayısı artıyor. Bulgaristan cumhurbaşkanlığına seçilen Radev’in “NATO’ya üye olmak Rusya’ya düşman olmak değildir” sözünde özetlenebilecek olan siyaseti, Trump’ın NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ve AB ülkelerini derin kaygılara sürükleyen açıklamaları ile birleştiğinde Rusya’nın yakın çevresini ve nüfuz sahasını genişletme olanaklarının daha da artacağı söylenebilir.

Rusya Federasyonun çeyrek asırlık seyrine bakıldığında en keskin ve en sancılı dönüşümü ekonomik alanda yaşadığı rahatlıkla söylenebilir. 2016 itibarıyla Dünya’nın 9. büyük nüfusuna sahip olan Rusya Federasyonu nominal Gayrı Safi Milli Hasıla (GHMH) toplam büyüklüğü açısından 8., alım gücü temelli GSMH hesaplamalarında ise 6. büyük ekonomi durumunadır. Kişi başına GSMH sıralamasında SSCB döneminde içinde yer aldığı “gelişmiş ülke” grubundan, “gelişmekte olan ülke” grubuna düşmüştür. Ancak SSCB ile karşılaştırma yapmak yerine ülkenin 1990 ortalarındaki ekonomik durumu ile kıyaslandığında, 2010’lar Rusya’sının ciddi bir istikrar ve büyüme yakaladığı da söylenebilir. Kırım’ın ilhakı sonrası karşılaştığı yaptırımlar ve petrol fiyatlarındaki düşüşten kaynaklanan kayıplar da 2016 sonunda baş edilebilir bir noktaya getirilmiş görünmektedir.

1995’de nominal GSMH büyüklüğü bakımından 10. sırada bulunan ülke 2005’de 8. sıraya ilerlemiş ve bu yeri 2015’e kadar sürdürmüştür. Özetle yapısal dönüşümü ağır bir sosyal ve ekonomik fatura ile ödeyen Yeltsin dönemine oranla Putin ilk döneminin sonuna doğru ekonomiye rahatlama ve istikrarlı bir büyüme getirmeyi başarmış, bunu da belirli ölçülerde yurttaşların refahına yansıtabilmiştir.

Jeopolitik kayıplar tarihi

SSCB ve Varşova Paktı dağıldığında, 1945 sonrasında Rusya/SSCB etki alanı hanesine yazılan alanlar birbiri ardına kaybedildi: Açık denizlerde Küba ve Vietnam’daki askeri üslerin, Doğu Avrupa’daki Varşova Paktı müttefiklerinin kaybı, ardından önce Baltık ülkeleri ve devamında SSCB’yi oluşturan tüm devletlerin bağımsız birimler haline gelmesi izledi. Daha da önemlisi sözü edilen çözülme alanlarının çok çok önemli bir kısmı NATO tarafından dolduruldu.

Ancak 1990’ların ikinci yarısı ile Rusya’nın jeopolitik kayıplarını durdurması hemen mümkün olmasa da farklı bir siyaset arayışı gündeme geldi. Rusya’yı belki SSCB düzeyinde değilse de bir “büyük devlet” olarak görmeyi hedefleyen bu tartışmalar ancak ekonominin düzelmeye başlaması ve siyasal alandaki belirsizliklerin azalmasıyla 2000’lerde uygulamaya konulabildi. Rusya’nın bugün izlediği siyasetin bu anlamda fikri temelleri 1990’ların ikinci yarısında atılmış, görünür hale gelmesi ise 2000’lerde mümkün olabilmiştir.

25 yıllık bir sürecin sonunda Rusya Federasyonu dış politikasında tespit edebileceğimiz yönelimler 3 başlık altında özetlenebilir:

1-Yakın Çevre Siyaseti: Rusya jeopolitiğinin öncelendiği, “yakın-çevre”nin ekonomik entegrasyonu (Avrasya Birliği, Gümrük Birliği vb), askeri-siyasal ortaklığı (KGAÖ) ve geniş anlamda entegrasyonu (BDT) amaçlarına yönelik bir dizi siyaset geliştirmiş ve bunları süreç içinde kurumsallaştırmaya çalışmıştır.

2-Anti-Hegemonyacı Tutum: Rusya’nın askeri ve siyasal eski nüfuz bölgelerinin ABD ( geniş anlamda ABD liderliğindeki Batı, yani ABD+AB+NATO) tarafından doldurulması Rusya’yı anti-hegemonyacı bir siyaset üretmeye yöneltmiştir. Bu yönelimin ekonomik alandaki yansıması BRICS, askeri-siyasal alandaki yansıması ise ŞİÖ olmuştur.

3-Çok-Vektörlü Siyaset: Anti-hegemonyacı ekonomik, siyasi ve askeri karşı-ittifaklar ya da kümeler oluşturmanın yanında, hiyerarşik çok-merkezli yeni dünya düzeni içinde Rusya’nın kendisine daha geniş bir alan açmak için çeşitli düzeylerde sürdürdüğü, ikili ve çoklu ilişkileri çeşitlendirme siyasetidir. Buna göre yeni dünya düzeninde etkili tüm uluslararası mekanizma, örgüt ve süreçte Rusya etkili olmaya çalışmalıdır. Bu noktada Dünya Ticaret Örgütü’ne girmek konusunda sarf ettiği çabayı anımsayabilir, G-20’ye verdiği öneme dikkat çekebilir ve yine APEC’den İİT’ye kadar bir dizi oluşumda üye yada gözlemci üye olarak etkin bir katılım sağlamaya çalışmasından bahsedebiliriz. Lavrov’a göre Rusya’nın çok vektörlü dış siyasetin en önemli kanıtı G-8, G-20, BRICS ve ŞİÖ oluşumlarındaki aktif tutumudur.

Rusya’nın Sovyetler Birliği döneminde kendi etrafında oluşturduğu küresel ittifak kümesini kaybetmesi ile rejim değişikliği üst üste çakışan olgulardır. RF Soğuk Savaş sonrası küresel finansal ve siyasal organizasyonlara katılmaya (G-8, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb.), yakın çevresindeki gücünü tahkim etmeye (BDT ve KGAÖ), ABD ve Batı’nın küresel hakimiyeti ve hegemonyasını dengeleyecek ittifaklar oluşturmaya (ŞİÖ ve kısmen BRICS) ve farklı bölgesel oluşumlarda işbirliği zeminleri geliştirmeye (İslam İşbirliği Teşkilatı gözlemciliği, APEC üyeliği vb.) çalışmıştır.

Rusya’nın Soğuk Savaş sonrası sürece ekonomisi ve siyasi-idari yapısıyla uyum sağlama güçlüklerini geride bıraktığını söyleyebiliriz. Ancak henüz başta Kafkasya’daki etno-dinsel ayrılıkçılık hareketleri ve ekonominin büyük ölçüde doğal kaynaklara, dolayısıyla uluslararası siyasal dalgalanmalara açık “rantiye” niteliğiyle ilgili yapısal sorunları çözülebilmiş değildir.

Trump’ın Çin’i çevrelemeyi önceleyen ve AB-NATO ekseninin ülkesine yüklediği maliyetleri hafifletmeyi amaçlayan mesajları/siyaseti Rusya’nın hareket sahasını, diplomatik ve askeri güç etkisini arttıracak yeni parametrelerdir. Bu Güneydoğu Asya’dan, Ortadoğu’ya Balkanlar’dan Baltıklar’a kadar geniş bir sahada ittifak ve güç dengelerinin yeniden şekillenmesi demektir.

Rusya’nın Ortadoğu siyasetinin ana çizgileri

Rusya için Ortadoğu’daki en yakın müttefik şüphesiz Şam’dır. Bunu Tahran ve Tahran’ın bölgedeki müttefiki olan unsurlar izler. Bu bakımdan Bağdat yönetimini de kısmi müttefik olarak tanımlayabiliriz. Ankara, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve İsrail gibi devletler ise genel planda Rusya ile değişik düzeylerde işbirliğine sahip olmakla beraber Suriye siyaseti özelinde karşı ekseni oluşturmaktadırlar. Türkiye ve Rusya’nın Suriye’de iki karşıt kutbu oluşturmasına rağmen, 2011 Mart-2015 Kasım tarihleri arasındaki çok boyutlu ekonomik işbirliği, 2015 Kasım Uçak Krizi’nden sonra en olumsuz noktaya gerilemiş, Erdoğan’ın özür mektubunu takiben yeniden normalleşme ve işbirliği noktasına gelmiştir.

Rusya-Türkiye ilişkilerinin nereye doğru evrileceği konusunda en büyük kafa karışıklığı tam da uçak düşürme özrünü takiben ortaya çıkan işbirliği ortamında şekillenmiştir. Türkiye’deki darbe girişimini takip eden günlerde Erdoğan’ın NATO’dan çıkılabileceğini ima etmesi, Şangay İşbirliği Örgütü’ne tam üye olma arzusunu dile getirmesi, keza Rusya’nın Fırat Kalkanı Operasyonu’na rıza göstermesi Ortadoğu’da “Erdoğan ve Putin eksenli yeni bir ittifak ekseninin” ortaya çıktığı biçiminde yorumlanmıştı. Rusya’nın El Bab’ı takiben Mart başında Menbiç’e yönelen ÖSO-TSK kuvvetlerinin önüne ABD ile birlikte bariyer örmesi ve özellikle Mart ayı ortasında PYD kontrolündeki Afrin’e askeri bir irtibat ve eğitim merkezi kurması “Erdoğan-Putin Gizli Ekseni” tezlerine ciddi bir gölge düşürdü.

Bu olgular yaşanırken konspirasyon seven analistler Rusya’nın Ortadoğu siyasetinde stratejik ortaklık geliştirdiği İran ve Suriye yönetimlerini yüzüstü bırakıp nükleer santral ve enerji koridoru karşılığında Türkiye’ye ile işbirliğine öncelik vereceğini öngörüyorlardı ki bu tespitler ana hatlarıyla yanlışlandı. Rusya’nın Cerablus-Azez-Bab hattında ÖSO-TSK koalisyonuna saha açması Şam ve Tahran’ın PYD/SDG güçlerini sınırlandırma istekleri ile uyumlu olduğu ölçüde mümkün olabilmiştir. Ne eksik ne fazla. Şam ile PYD/SDG arasında cephesel ortaklık olmasına rağmen teritoryal hakimiyet ve statü konularında ortaya çıkan anlaşmazlığa Türkiye fiilen Şam lehine bir ağırlık olarak koyarak dahil olmuştur.

Rusya Türkiye’den tam da uçak krizi öncesinde olduğu gibi davranmasını istemektedir. Ekonomik karşılıklı çıkarlar gereği işbirliğini sürdürmek, Suriye’de ise Esad’a rağmen bir siyasi plan işetilmesine mani olmak.

Rusya ve Suriye Kürt Otonomisi

Rusya’nın Rojava-Afrin arasındaki sahayı Türkiye’ye açmasının, bir sonraki adımda Rusya’nın Suriye Kürt kantonlarınının tamamını ÖSO-TSK eliyle elimine etme siyasetinin bir parçası olmadığı herhalde şimdi daha net görülüyor. Yukarıda aktardığımız üzere Rusya, Şam yönetiminden daha realist ve çok boyutlu bir denklemi sürdürmeye çalışmaktadır. Bu noktada SSCB’nin Afganistan ve ABD’nin hem Afganistan hem de Irak deneyimlerini göz önüne alarak Suriye sahasının tamamını Şam’ın emri altında toplamanın ne kadar yüksek maliyetli olduğunu bilmektedir. 6 yıllık savaşın sonunda savaşacak insan kaynağı bulmakta hayli zorlanan bir yönetime şu anda IŞİD, Nusra ve ÖSO kontrolünde bulunan sahanın da kontrolünü vermenin ne kadar uzun ve yıpratıcı bir süreç olacağı bilinmektedir. Nitekim bölgeye hava harekatı ile girerken sürekli ABD ile belli bir uzlaşmayı da sürdürmeye çalışmıştır. Kürt güçlerinin SDG formasyonu altında ABD’ye daha yakın olması Moskova için kırmızı bir çizgi de olmamıştır. Şam’ın ayakta kalabilmek için daha uzunca bir süre SDG’nin kuzeyde tuttuğu cepheye ihtiyacı olacaktır. Elbette yeterince güçlü hissettiği momentlerde Kürt otonomisini temsil eden güçleri sınırlandırmaya yönelik manevraları da devreye sokacaktır.

Şam’dan farklı olarak Moskova PYD/SDG ile daha dengeli bir ilişki kurma yolunu seçmiş görünmektedir. Moskova, Ankara ile olan işbirliği çerçevesinde PKK’ya doğrudan silah sağlamak anlamındaki tüm adımlardan uzak durmakta ancak Suriye denkleminde PYD’nin somut siyasi bir statü elde edecek şekilde kalıcılaşması için de çaba harcamaktadır. Cenevre ve Astana süreçlerinde PYD’nin dolaylı ya da doğrudan temsili konusunda somut ve açık bir tutum sergilemiş ancak atı arabanın önüne koşmak anlamına gelecek şekilde aşırı ısrarcı da davranmamıştır.

Moskova ile Ankara’nın yeni işbirliği süreci ne kadar vakıa ise, PYD ofisinin Moskova’da çalışmaya devam etmesi ve Afrin’de Rus askeri merkezinin kurulmuş olması da o kadar vakıa. Keza Şam yönetimini ülkenin geleceğinde Kürtlere anayasal statü tanıması konusunda ikna etmeye çalışan en önemli aktörün de Rusya olmasının bir vakıa olması gibi.

Öte yandan Rusya’nın çok vektörlü dış siyaset konsepti içinde Türkiye’yi kendisine daha yakın konumlandırmaya çalışmaya devam edeceği, Ankara ile Batı arasındaki çatlaklardan yararlanmaya çalışacağı da ortada. Ilımlı bir muhalefet cephesini yönlendirebilmesi durumunda Ankara’ya (Suudiler yerine) Suriye’nin belli bir bölümünde nüfuz sahası açılması da işbirliği yapılacak konular/teklifler arasındadır.