Kentli emekçiler: Sınıf kuramında yeri yok mu?

Can Soyer / 01-02-2018

12 Eylül’den bu yana Türkiye işçi sınıfı ile sosyalist hareket arasındaki ilişkide bir sorun vardır. Bu sorun da sosyalist hareketin işçi sınıfı ve emekçi kesimlerle bağını, neredeyse, tamamen yitirmesidir. Tekil ve dönemsel kimi uğraklar dışında, Türkiye sosyalist hareketi, 12 Eylül’den bu yana işçisizleşmiştir.

Dolayısıyla sosyalist hareketin, ne yapıp da işçi ve emekçilerle yeniden bağ kurabileceği, kaybettiği temsil ilişkisini nasıl yeniden tesis edebileceği tartışma gündeminin ilk maddesi olmalıdır.

Bu yazıda, bu gündemde ele alınması, hem de ciddiyetle ele alınması gerektiğini düşündüğümüz kentli emekçiler konusuna değinmeye çalışacağız. Türkiye işçi sınıfının önemli bir kesimini oluşturan, ancak kimi yaklaşımlarca sınıf kimliği bulanıklaştırılan bu kesimlerin hem işçi sınıfı içindeki konumunu hem de sosyalist hareketin işçi sınıfına dair çalışmaları açısından önemini sergilemeye uğraşacağız.

Ve umuyoruz ki, bir ‘orta sınıf hayaleti’ tarafından yutulan ve sınıf aidiyeti sisler ardında kaybolan bu kesimlerin, en temel göstergeler ve ölçütler açısından işçi sınıfının bileşenleri olduğunu gösterebileceğiz.

İşçi dediğimizde ne anlıyoruz?

Öncelikle, işçi sınıfı tanımı ile ne kast ettiğimizin açıklığa kavuşturulması gerekir elbette. Zira, kentli emekçilerin işçi sınıfının bileşeni olup olmadığı konusundaki kafa karışıklıklarının temelinde, işçi sınıfının nasıl tanımlanması gerektiğiyle ilgili yanlış tutumların olduğunu söylemek mümkün. Bunu yaparken marksizmin yöntemsel ilkelerine ve saptamalarına dayanacağımızı ise belirtmeye gerek yok.

Marksizmde sınıf, her şeyden önce, meta üretimi çerçevesinde ele alınır. Temellerini meta üretiminde bulan toplumsal ilişkiler, sınıf olgusunun başat belirleyicisi durumundadır. Çünkü sınıf ayrışması, Marx’ın toplumsal işbölümü olarak adlandırdığı ve teknik işbölümünden net biçimde ayırdığı bir sürecin sonucudur. Burada sınıf, farklı üretim tarzlarında artı-emeğe el koymanın farklı mekanizmaları[1] üzerinden tanımlanmakta, üretim ilişkileri içerisinde temel olan işbölümü biçimi ile bağlantılı olarak incelenmektedir. İkincil ya da tali bölüşüm ilişkileri ise, çözümlemenin daha farklı evrelerinde ve düzeylerinde işe koşulmaktadır.

Kapitalist üretim tarzında artı-değere el koymanın birincil mekanizması üreticiler ile mülkiyet sahipliği, yani üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan dar bir topluluk ile emeğinden başka hiçbir şeye sahip olmayan geniş bir toplumsal kesim arasındaki mutlak ayrışmadır. Marx açısından, sermaye ile emek arasındaki bu ayrışma sınıf tanımının ilk unsurudur.

Buna göre, sınıfsal aidiyet, siyasal ya da ideolojik tercihlerle değil, toplumsal yapı ve üretim ilişkileri içerisinde bulunulan konumla ilgilidir. Meslek, gelir durumu ya da işlev gibi özellikler teknik işbölümünün sonuçlarıdır. Dolayısıyla, sınıfın, teknik işbölümü ile değil, toplumsal işbölümü ile tanımlanması; basit bir “gelir eşitsizliği”nden öte, sömürü ilişkisi olarak anlaşılması gerekmektedir.

O halde, kapitalist üretim süreci iki temel özellik gösterir: işçinin, kapitalistin denetimi altında çalışması ve metanın (ürün veya hizmet), onu üreten işçiye değil, kapitaliste ait olması.[2]

Kapitalist toplumlar, bu anlamda, iki büyük düşman kampa bölünmüştür. Sermaye sınıfı, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olup üretim sürecini denetimi altında tutarken, işçi sınıfı yaşamak için emeğini satmak zorundadır ve üretim süreci üzerinde kendi denetimini kuramaz.

Ancak, özellikle 20. ve 21. yüzyıllarda gelişen teknolojiler ve üretim sürecinin örgütlenmesindeki değişiklikler sonucunda, burjuvazi ve işçi sınıfı tanımına uymadığı, her ikisinden de farklı özellikler gösterdiği iddia edilen çeşitli toplumsal kesimlerin varlığı, klasik marksist şemayı reddetmek yönünde eğilimler doğurmuştur. Oysa marksist sınıf çözümlemesi, sözü edilen çeşitliliği kapsayabilecek olanaklar sunmakla kalmamakta, bu tabloyu açıklayabilecek yegane yöntem olarak da durmaktadır.

Buluşma noktası: Kolektif emekçi

Kapitalist üretim tarzı, artı-değerin emekçiden sızdırılmasına dayanan üretim ilişkileri tarafından belirlenmekle birlikte, ekonomik ve toplumsal yaşamdaki tek ilişki biçiminin bu olduğu söylenemez. Artı-değerin üretimi ve sömürüsü temel sınıfsal yapılanmayı oluştururken, artı-değerin çeşitli toplumsal kesimler arasında bölüşümü, ara tabakaları ya da alt grupları oluşturur. Kapitalist üretim ilişkileri ve toplumsal yapı karmaşıklaştıkça, bu ara tabakaların oluşumu da yoğunluk gösterir.[3]

Sınıf tablosunu karmaşıklaştıran bir diğer olgu ise, teknik işbölümü olarak adlandırdığımız süreçlerdir. Teknik işbölümü, toplumsal işbölümünden farklı olarak, esas itibariyle uzmanlaşma, işlevlerin eşgüdümü ya da üretim tekniklerindeki değişikliklerle oluşan farklılaşmaları ifade etmektedir. Bu anlamda, teknik işbölümü sonucunda ortaya çıkan farklılaşmalar, sınıf içi ayrışmaları ya da sınıfların alt gruplarının oluşumunu etkilemektedir.

İşte “orta sınıf” ve kentli emekçiler sorununu içerisine yerleştirmemiz gereken çerçeve de tam olarak buradadır. “Orta sınıf” sorununun marksist yöntemle incelenmesi, hem artı-değerin yeniden bölüşümü hem de teknik işbölümünün doğurduğu sonuçlar bağlamında yürütülmelidir. Bu açıdan baktığımızda, günümüzde savruk ve ciddiyetsiz biçimde “orta sınıf” olarak adlandırılan kesimlerin büyük bir kısmının işçi sınıfının parçası olarak görülmesi gerekir.

İşçi sınıfının temel özellikleri (yani üretim araçlarının mülkiyetine ve emeğini satmak dışında yaşamını sürdürme olanağına sahip olmamak) düşünülürse, büro emekçilerinin, hizmet emekçilerinin ya da beyaz yakalı olarak adlandırılan kentli emekçilerin, açık bir biçimde işçi sınıfının üyeleri olduğu görülecektir. Bu anlamda, işçi sınıfını belirli meslek gruplarıyla özdeşleştirmek olanaksız olduğu gibi, “beyaz yakalı” gibi kimi sektörel tanımlara sıkıştırmaya kalkışmak da anlamsızdır. Tıpkı Marx’ın gözlemlediği kapitalist dünya için olduğu gibi, günümüzde de işçi sınıfının “mesleki koreografi”si sürekli değişmektedir. İşçi sınıfının mesleki dağılımı, sınıf tanımından çok, sermaye birikim biçiminin gereksinimleri çerçevesinde anlaşılabilir.

“İşçi sınıfının hiçbir zaman sabit bir meslek yapısı olmamıştır. Sermaye birikiminin ihtiyaçları değiştikçe bu yapı da değişmiştir. (...) Bazı işler yok olup başkaları yaratıldıkça işçi sınıfı da bu yeniden yapılanma sürecinin bir parçası olur.”[4]

Benzer biçimde, hizmet sektöründe kafa emeği kullanarak çalışan emekçiler ile kol emeği ile çalışan işçisi arasında sömürü oranı ve işin denetimi konularındaki farklar da neredeyse yok olmuştur. Daha önemlisi, hizmet sektöründe çalışanların tümü üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bulunan ve yaşamak için emeklerini satmak zorunda olan emekçilerdir. Bu anlamda, kentli emekçilerin de içine yer aldığı hizmet sektörünün büyümesi, işçi sınıfının daralmasını değil, tam tersine genişlemesini ifade etmektedir.

Bir diğer başlık ise üretken emek ile üretken olmayan emek arasındaki farklılıklardır. Yaygın kanıya göre, Marx’ın işçi sınıfı olarak tanımladığı kesimler üretken emek türlerini icra eden sanayi işçileridir. Oysa marksizmde üretken emek ve üretken olmayan emek, toplumsal işbölümünün değil, teknik işbölümünün sonuçları bağlamında ele alınmaktadır. Çünkü kapitalizmde artı-değerin üretim sürecinde yaratılıyor olması, sermaye birikiminin de üretim süreciyle sınırlı olduğu anlamına gelmemektedir. Meta dolaşımı, bu anlamda, sermaye birikiminin vazgeçilmez koşuludur. Dolayısıyla kapitalist açısından üretken olmayan emek türleri, meta dolaşımının gerçekleşmesini sağladıkları ölçüde, üretken emek türleri kadar yaşamsaldır.

Öte yandan, üretken emek, asla el/kol emeğine indirgenemeyecek bir kapsama sahiptir. Kapitalist üretim ilişkileri ve sermaye birikimi, her aşamada farklı emek türleri gerektirmektedir. Bu nedenle Marx, üretken emeği, ürün üreten değil, artı-değer üreten emek olarak tanımlamış ve “kapitalist için artı-değer üreten, böylece sermayenin kendisini genişletmesi için çalışan emekçi üretkendir” demiştir.

“Bir öğretmen, öğrencilerin kafaları üzerinde emek harcamasının yanı sıra, eğer okul sahibini zenginleştirmek için de eşek gibi çalışıyorsa, üretken bir emekçi sayılır. Okul sahibinin, sermayesini, sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiçbir şeyi değiştirmez.”

Görüldüğü gibi, Marx açısından “üretim alanında kullanılan sermaye ile mübadele edilen emeğin tümü, sermaye için üretken emektir.”[6] Dahası, üretken olmayan emek türlerinin üretim süreci üzerindeki denetim açısından, üretken emek türlerinden daha fazla inisiyatif sahibi olduğunu söylemek de mümkün değildir. Üretken olmayan emeğe de, üretim sürecinde yoğun denetim ve baskı uygulanmaktadır.

Öyle ki, yukarıdaki özelliklerle tanımlanabilen bir topluluğun, fiili olarak üretim süreci içerisinde yer alması, hatta bir ücret sistemi altında çalışması dahi gerekmemektedir. Kapitalizmde işsiz olan kesimler de işçi sınıfının üyeleri olarak tanımlanırlar. Bu anlamda, işçi sınıfı, aynı zamanda emek gücünü satmaya hazır halde bulunan toplumsal kesimleri de kapsar. Çünkü, “gerçekte emekçi, daha kendisini sermayeye satmadan önce, sermayeye aittir.”[7]

Artık, Marx’ın işçi sınıfını türdeş ve yekpare bir kütle olarak görmediğini belirtmeye gerek yoktur. Bu anlamda, işçi sınıfı, değişik katman ve kesimlerden, farklı ücret ve meslek gruplarından, çeşitli hizmet ve işlev türlerinden oluşur. Bu nedenle, işçi sınıfı, Marx tarafından “kolektif emek” boyutuyla ele alınır. Diğer bir deyişle, “kapitalist üretimde ürün üretim nesnesinin gerçekleşmesine farklı noktalardan katılan bireysel işçilerin birlikteliğini anlatan kolektif emeğin ortak ürünü olarak kendini göstermektedir.”[8]

“(Kapitalizmde – abç.) ürün, bireyin doğrudan ürünü olmaktan çıkar, ve kolektif emekçinin ürettiği toplumsal bir ürün, yani her biri, emek konusu üzerindeki işlemlerin az ya da çok bir parçasını yapan bir emekçi topluluğunun ortak ürünü halini alır. (...) Üretken biçimde çalışmak için artık el ile çalışmanız da gerekmez, kolektif emekçinin bir parçası olmanız, onun yerine getireceği alt işlevlerden bir tanesini yapmanız yeterlidir.”[9]

Gördüğümüz gibi, üretim sürecinin her aşaması farklı emek türlerini, işlevleri, mesleki becerileri gerektirir ve tüm bu emek türleri bir arada kolektif emek kategorisini oluşturur. Kısacası, üretim araçlarından yoksun bulunan, ücret biçiminde bir gelir karşılığında emek gücünü satan, üretim süreci üzerinde tayin edici bir denetim imkanına sahip olmayan ve kolektif emekçinin gördüğü işi gören bir insan, ister kamuda çalışsın ister özel sektörde, ister meta üretiminde bulunsun ister hizmet üretiminde, işçi sınıfının bir parçası sayılmalıdır.

Kimdir “orta sınıf”, kimdir kentli emekçiler?

Baştan bu yana sürdürdüğümüz tartışma, “orta sınıf” ve kentli emekçiler konusunu ele almak için gerekli olan açıklığı sağlamış olmalıdır. Ancak, yine de tartışmayı bir miktar daha genişletmek, “orta sınıf” ile kentli emekçilerin daha sarih bir ayrımını vermek gerekir.

Türkiye’de “orta sınıf” tanımına sokulan gruplar, genellikle bağımsız meslek sahipleri olarak adlandırabileceğimiz kesimlerdir. Serbest çalışan, emek-ücret ilişkisine tabi olmayan ve genellikle eğitim yoluyla kazanılmış bir beceriyi uygulayan hekimler, avukatlar, mimar-mühendisler gibi gruplar, marksist çözümleme açısından “orta sınıf” olarak tanımlanabilecek bir toplumsal kesit oluşturmaktadırlar. “Orta sınıf” olarak tanımladığımız bu kesimlerin en önemli özelliği, emeklerini ve becerilerini sermayeye değil, müşteriye satıyor olmalarıdır. Ancak, kapitalizmin mülksüzleşme süreçlerini genişletmeye ve artı-değer sömürüsünü olabildiğince yaygınlaştırmaya çalıştığı son birkaç on yıldır, bu bağımsız meslek sahipleri grubunun aşınmakta olduğu görülmektedir.

Meta ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanına yayılmasıyla birlikte, birçok bağımsız meslek sahibi, sermaye gruplarının içine çekilerek işçileşmektedir. Örneğin, TMMOB tarafından 1976 yılında yaptırılan profil araştırmasında, çalışan mühendisler arasında özel sektörde istihdam edilenlerin oranı %16,3 iken, aynı oran 2011’de 40,4’e yükselmiştir.[10] Bu anlamda, bağımsız meslek sahipleri, giderek daha yoğun biçimde sermaye ile ücret ilişkisi içinde, sermaye sahibinin denetimi ve baskısı altında çalışmak zorunda kalmaktadır. Aynı çalışmaya göre, 1976 ile 2011 arasında çalıştığı işteki görevi sorusuna “yönetici” olarak yanıt verenlerin oranı %29,1’den %10,7’ye düşmüştür. Her iki veri de, mühendisler özelinde bağımsız meslek sahiplerinin işçileşmesi eğilimini göstermektedir.

Bu eğilimin hızlandığını ve yaygınlaştığını kabul edersek, günümüzde avukatlar, hekimler, öğretmenler, mühendis ve mimarlar, bilişim ve yazılım uzmanları vb. kapitalizmin emek rejimi koşullarına giderek daha fazla tabi olmakta, sahip oldukları mesleki bağımsızlığı kaybedip işçileşmektedir.

Aynı eğilim, tüketim ve yaşam tarzı gibi ölçütlerle de izlenebilmektedir. Çünkü mesleği, geliri, tüketim alışkanlıkları, kentsel deneyimleri, eğitim ve kültür birikimi gibi ölçütler açısından sergiledikleri profile bakarak “orta sınıf” kavramıyla tanımlanmaya çalışılan geniş bir emekçi grubu, tam da mülksüzleşme ve proleterleşme süreçlerinin hız kazanmasıyla, giderek yoksulluk ve emeğin metalaşması süreçlerini daha yoğun olarak deneyimlemekte, işçileşmektedir. Mühendisler arasındaki profil araştırmasına dönersek, 1976 yılındaki araştırmada, araştırma yapıldığı sırada iş sahibi olanların oranı %98,7’dir. %1,3’lük işsiz mühendis oranı, 1998’de 7,7’ye, 2007’de ise %17,5’e çıkmıştır. Bunlar arasında 1 yıl içerisinde iş bulanların oranı ise 1976’da %85 civarındayken, 2007’de %74 civarına gerilmiştir.[11]

İşçileşmenin hızlanmasını en yakından deneyimleyen kesimler, beyaz yakalı olarak adlandırılan ve genellikle ofis ya da kamu çalışanı olarak hizmet üretiminde bulunan toplumsal gruplardır. Bu gruplar açısından rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kapitalizmin esnek çalışma rejimi, beyaz yakalı çalışanlar arasındaki hiyerarşik bölünmeleri artırmış, çok sayıda beyaz yakalı işini vasıfsız iş haline getirmiştir. Sözleşmeli öğretmen sayısının 2007’de 20 bin civarındayken, 2010’da yaklaşık 75 bine yükselmesi, işin güvencesizleşmesinin ve aynı meslek grubunda iç hiyerarşiler örülmesinin göstergelerindendir.[12] Bir başka çalışmaya göre ise, çalıştıkları gün üzerinden prim ödendiği için ücretli ya da usta öğretici statüsündeki bir öğretmenin emekli olabilmesi için 125 yaşına kadar çalışması gerekmektedir.[13] Giderek beyaz yakalıların harcadıkları emek üzerindeki denetimlerinin tümüyle ortadan kalkması anlamına gelen vasıfsızlaşma sonucunda, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımlar da silikleşmekte, kafa ve kol emeği birbirine yakınlaşmaktadır.[14]

Hizmet sektörünün tüm ekonomideki payının arttığı da araştırmalarda görülmektedir. Ancak verilere göz attığımızda, hizmet sektöründeki genişlemenin işçi sınıfının da büyümesi anlamına geldiği görülmektedir. Örneğin, hizmet sektörünün toplam istihdam içindeki payı, Cumhuriyet tarihinde %4’lerden yaklaşık %42’ye kadar yükselmiştir. İstanbul’da ise, toplam istihdamın %62,7’si hizmet sektöründe yer almaktadır.[15] Ancak bu yükselişe rağmen, hizmet sektöründe ‘burjuva’ların oranı 2005 ile 2011 yılları arasında binde 6 olarak sabit kalırken, emekçilerin oranı %58’den %64’e yükselmiştir.[16] Dolayısıyla, genişlemeye devam eden hizmet sektöründe sınıf atlama ve burjuvalaşmanın neredeyse imkansız hale geldiğini, buna karşılık hem işçi sınıfının hizmet sektörüne doğru kayışının hızlandığını, hem de hizmet sektöründeki büyümenin işçileşmeyle birlikte ilerlediğini söylemek mümkündür.

Daha önemlisi ise, söz konusu grupların, kapitalizmin bireylerin yaşamı üzerindeki tehdit edici baskısına ve denetimine karşı savunma mekanizmaları geliştirmek konusundaki “acemi”liğini atamamış olması ve bunun karşı karşıya olunan şiddetli sömürüyü ve duygusal yıkımı ağırlaştırmasıdır. Sonuçta başarısızlık, güvencesizlik, belirsizlik ve geleceğe dair umutsuzluk, artık “yoksul” kitlelere özgü bir deneyim olmaktan çıkıp, “orta sınıf” olarak adlandırılan geniş kesimlerin gündelik deneyimi haline gelmiştir.[17]

Dolayısıyla, bir kısmı bağımsız meslek sahipliği gibi toplumsal koşulları açısından gerçekten “orta sınıf” olarak tanımlanabilecek, bir başka kısmı ise görece uygun çalışma koşulları ve gelir düzeyleri nedeniyle yapılan yanlış bir değerlendirme sonucu işçi sınıfına dahil edilmemiş olan geniş bir toplumsal kesim, kapitalizmin yeni iş ve emek rejimi sonucunda hızla mülksüzleşmekte ve işçileşmektedir.

Sınıfı arayanlara sonuç

Hayli uzun sayılabilecek bir kuramsal girişten sonra, sonuç kısmını görece kısa tutacağız. Bunun nedeni ise, sonuçların önemsiz olması değil, böylesi bir girişin üzerine bina edilecek sonuçların daha uzun ve kolektif bir tartışma sürecini gerektirmesi. Sosyalist hareketin gündem sıralamasında bir yer edinmesini umduğumuz bu tartışmadan çıkacak sonuçlar, nihayetinde sınıfı arayanlar açısından çok önemli bir boşluğu dolduracaktır.

O halde, şimdiden söylenebilecek olanları söyleyelim.

Sosyalist harekette işçi sınıfının farklı kesimlerine yönelik bakışın her zaman sağlıklı yaklaşımlarla oluşmadığı bellidir. Buna göre, yukarıda genişçe betimlemeye çalıştığımız kentli emekçilere karşı takınılan tavırlardan biri, bu kesimleri “orta sınıf” çuvalına tıkıştırıp, işçi sınıfını da sadece kol emeğiyle çalışan sanayi işçileri şeklinde tanımlamaktır. Böylesi bir yaklaşım, sadece işçi sınıfının çok geniş bir kesimini gözden çıkarmış olmakla kalmamakta, aynı zamanda sınıf kuramının son derece yanlış bir yorumuna dayanmaktadır.

İkinci tavır ise, esasında işçi sınıfının bileşeni olarak dolaysız “sınıf sorunları” yaşayan kentli emekçilere, salt yaşam tarzı bağlamlı söylemlerle erişmeye çalışmaktır. Bu yaklaşım da, kentli emekçileri “orta sınıf” çuvalına dolduran yaklaşımla akrabadır esasında ve kentli emekçilere seslenmeyi akıl etse de onların siyasal ve toplumsal gücünü, bu gücün biriktiği cevheri, yani onların sınıf aidiyetini ıskalamaktadır.

Oysa, sosyalist hareket, kentli emekçiler sorununu bir “sınıf mücadelesi” sorunu olarak ele almayı, işçi sınıfının bu kesimlerine “sınıf” vurgulu bir söylem ve eylem tarzıyla yaklaşmayı daha fazla ertelememelidir. Dahası, 12 Eylül’den bu yana işçisizleştiğini söylediğimiz sosyalist hareketin emekçi kesimlerle yeniden bağ kurabilmesi, onların temsilciliğini üstlenmesi hedefi açısından da kentli emekçiler son derece stratejik bir noktada yer almaktadır. Başta Gezi Direnişi sırasında gözlendiği gibi, işçi sınıfının kentli kitleleri, gerek eğitim ve meslek deneyimleri gerekse kültür ve yaşam tarzı alışkanlıkları nedeniyle, sol ve ilerici değerlere açık bir pozisyon tutmakta, belirgin bir siyasallaşma ve mücadele potansiyeli taşımaktadırlar.

Tablo buysa, işçi sınıfının geleneksel kesimlerine yönelik çalışma planlarına ve araçlarına benzer biçimde, kentli emekçilere yönelik çalışmanın plan ve araçları hakkında da düşünmeye başlamak için vakit gelmiş demektir.

Kentli emekçileri “orta sınıf” çuvalına dolduran veya onları bir “life style grubu” olarak değerlendiren yaklaşımların güç kaybetmesi sevindiricidir.

Bu sevinç, sosyalist hareketle işçi sınıfının kitlesel ölçekte buluşması ve mücadeleye atılması için gereken fikri ve fiili dönüşümün vesilesi kılınabilirse, ne mutlu!