Kemalist halkçılık: Müsavat, tesanüt, velayet

Emrah Gülsunar / 01-01-2018

“Halkçılık” (populism), Latince “sıradan halk” anlamına gelen ve toplumun aristokratlardan ayrılan kesimini imleyen populus kelimesinin sonradan people (“halk”) kelimesine dönüşmesi sonucu ortaya çıkmış bir kavramdır. Türkçedeki “halk”, Arapça kökenlidir ve “benzer özellikleri taşıyan insan topluluğu, ahali” anlamına gelir. En geniş anlamıyla halkçılık, toplum içerisindeki (soy, servet, siyasal yetke ya da eğitim gibi) çok çeşitli sosyolojik bağlamlarda tanımlanabilecek imtiyazlı kesimlere karsı aynı imtiyazlara sahip ol(a)mayan “sıradan” insanların yanında konumlanma, onların hak ve hukukunu koruma anlamına gelir. Ancak her kavram ve sözcük gibi “halkçılık” da kullanıldığı zaman ve mekândaki siyasal/sınıfsal güç mücadeleleriyle ilişkili olarak farklı bağlamlarda kullanılagelmiştir. Ben bu yazıda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu-resmi ideolojisi olarak Kemalizm’in “halkçılık” ilkesini kısaca değerlendireceğim.

Kemalist halkçılığın kökenleri

Modern anlamıyla halkçılığın bir siyasal yaklaşım olarak ortaya çıkması, 16. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa’da modernleşme hareketlerinin başlamasıyla koşut olarak ilerlemiştir. Modern toplumda siyasetin önceki sınıflı toplumlardan farkı, siyasal karar alma yetkesinin, bu yetkeyi çeşitli dinsel öğretilerden devşiren soylu bir elitle sınırlı kalmasının bir zorunluluk olmadığı, “sıradan” halkın da siyasal alanın çok çeşitli biçimlerde öznesi olabileceği fikridir. Bu fikir kendisini en açık biçimde 1789 Fransız Devrimi’nde somutlaştırmıştır. Bu bağlamda, tüm özgüllükleriyle birlikte Osmanlı-Türk modernleşmesinde, II. Mahmut döneminde (1808-1839) kurulan danışma meclislerinden 1950’de çok partili hayata geçilmesine (hatta sonrasında işçi sınıfının bir siyasal özne olarak ortaya çıkışına) kadarki uzun erimli büyük siyasal-toplumsal dönüşüm de aslında “halk”ın adım adım siyaset sahnesine çıkmasının tarihi olarak karsımıza çıkar. Özellikle 1908 Jön Türk Devrimi’nde, devamcısı olan Kemalist Devrim’den önce, “halk” vurgusunun oldukça ön planda olduğu görülür. Bu bakımdan Kemalist modernleşmeyi (1919- 1938) ve onun halkçılık ilkesini, bu uzun erimli sürecin uğraklarından bir tanesi olarak ele almak ve onu 1908 Jön Türk Devrimi’yle birlikte düşünmek bir zorunluluktur.

Kemalizm’in halkçılık anlayışı üzerinde etkili olan üç olgudan bahsedilebilir. Birincisi, 1860’lar Rusya’sında bir orta sınıf entelektüel hareketi olan ve “halk” olarak görülen köylüye “gitmeyi” salık veren narodnizm, önce Balkan halklarını ve Ermenileri, onlar dolayımıyla da Jön Türk aydınlarını etkilemiştir. 1908 Devrimi sonrasında farklı kesimlerce çıkarılan “Halka Doğru” dergileri, Kemalist halkçılığı önceleyen ve Rus narodnizminden etkilenmiş siyasal-toplumsal hareketler olarak karşımıza çıkarlar. İkinci olarak, sosyolojide yapısalcı-islevselci yaklaşımın kurucusu olan Fransız sosyolog Émile Durkheim’ın, özellikle Ziya Gökalp dolayımıyla, toplumun çeşitli sınıf ve kesimleri arasında çatışmayı değil is birliğini öne çıkaran toplum modeli önce Jön Türkler sonrasında ise Kemalistler üzerinde etkili olmuştur. Somut düzeyde ise, üçüncü olarak, kısmen Durkheim’ın dayanışmacı toplum anlayışını ön plana çıkartan Üçüncü Fransız Cumhuriyeti (1870-1940), Fransa’nın bu dönemde Osmanlı ve Türk aydınları üzerindeki kültürel hegemonyasıyla da ilişkili olarak Kemalist halkçılık anlayışını etkilemiştir. Bu üç olguya bir de Kemalist kadroların asker-küçük burjuva formasyonlarını ve bu formasyonun onların toplumda nizam ve dayanışma arayan seçkinci perspektiflerini etkilediğini ekleyebiliriz.

Bu arka plan üzerinden, Kemalizm’in “halkçılık” ilkesinin siyasal ve sosyo-ekonomik düzeylerde 3 niteliğinden bahsedilebilir.

Siyasal meşruiyet ve eşitlik

Kemalizm’in halkçılık ilkesinin içerimlerinden başlıcası siyasal eylemin meşruiyetini devşirdiği yer bakımından “halk”a yapılan vurgudur. Tüm dünyadaki modernleşme süreçlerinde olduğu gibi Osmanlı-Türk modernleşmesinde de siyasal meşruiyetin kaynağı tedrici bir biçimde dünyevileşmiş, eski rejimde tanrısallık ve dinsellikten kaynaklanan meşruiyet seküler bir nitelik taşıyan “halk”a (ya da çoğu zaman aynı anlama gelmek üzere “millet”e) geçmiştir. Kemalizm’in “millet/halk egemenliği” anlayışı da bu sürecin dogal bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Siyasal egemenliğin kaynağının “halk/millet” olduğu Kemalist modernleşme sürecinde (yasalarda, söylevlerde, parti programlarında) her fırsatta tekrarlanmıştır. Nitekim bu anlayıs net yansımasını devrimci bir dönüşüme işaret eden saltanat ve hilafetin kaldırılması uygulamalarında bulmuştur. Bu bakımdan Kemalizm’in halkçılık ilkesi, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkeleri ile doğrudan bir iliskisellik taşır ve onun bu yönü tüm dünyadaki burjuva devrimlerinin temel bir özelliği olmasıyla devrimcidir.

Kemalist halkçılık, “halk”ı yekpare bir biçimde tasavvur eder. Bu yekpareliğin/bütünlüğün siyasal kertedeki yansıması ise her bireyin (diğer bir deyişle halkın her bir üyesinin), ırk, sınıf ya da soy ayrımı yapılmaksızın hukuksal düzeyde eşit (müsavi) olarak görülmesidir. Bu şekilde, Tanzimat’tan (1839) itibaren ciddi dönüşümler geçirmiş olmakla birlikte, öncesinde padişahın tebaası olarak görülen halk, artık yasa önünde eşit haklara sahip bir yurttaş topluluğuna işaret etmekte, doğuştan getirilen ve soya bağlı arkaik siyasal ayrıcalıklar tasfiye edilmektedir. Kemalist rejimin 1926’da Medeni Kanun’u kabul etmesi ya da 1934 tarihli Soyadı kanunu bu baglamda düşünülebilecek önemli reformlardır. Bu doğrultuda Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) 1931 programında şöyle yazmaktadır: “Irde ve egemenlik kaynağı ulustur. (...) Kanun karşısında saltık [mutlak] bir eşitlik kabul eden, ve hiç bir ferde, hiç bir aileye, hiç bir klasa, hiç bir cemaata ayralık tanımayan yurddasları halktan ve halkçı kabul ederiz”. Siyasal meşruiyetin kaynağında olduğu gibi halkçılığın bu yönü de anti-monarsist ve (geniş anlamıyla) anti-feodal ayrıcalıklara karşı olduğu oranda Kemalizm’in eşitlikçi bir yönünü temsil eder.

Toplumsal dayanısma

Kemalist halkçılığın belki de en önemli yönünü oluşturan sosyo-ekonomik düzeydeki içerimleri (sosyolojik anlamda) muhafazakâr tonlar taşır. Kemalist halkçılık, monarsik ve feodal imtiyazları ortadan kaldırıp halkı siyasal düzeyde eşitlerken, sosyo-ekonomik düzeydeki ayrım ve eşitsizlikleri “ulusal çıkar” altında görünmez kılar. Bu durum en açık şekilde Kemalist elitin toplumsal sınıflarla kurduğu ilişkide görülür. Kemalistlere göre erken Cumhuriyet döneminde Türkiye toplumunda Avrupa toplumlarında görüldüğü biçimiyle toplumsal sınıflar (özellikle de burjuvazi ve işçi sınıfı) yoktur. Toplumsal sınıflar, daha çok “meslek grupları” ya da “zümreler” olarak düşünülür. Bu “zümreler”, farklı dönemlerde farklı biçimlerde tasnif edilmiştir; örnegin 1935 tarihli CHP programındaki tasnif “çiftçiler, küçük zanaat sahipleri, işçiler, özgür ertik sahipleri, endüstireller, işyarlar [memurlar]” şeklindedir. Kemalistlere göre esas olan, bu zümrelerin birbirleriyle çatışma değil ulusal çıkar doğrultusunda is birliği hâlinde hareket etmesidir. Aynı programda şöyle yazar: “Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı klaslardan karşıt değil, fakat ferdig ve sosyal hayat için, is bölümü bakımından, türlü hizmetlere ayrılmış bir sosyete saymak esas prensiplerimizdendir. (...) Bu örgenlerin [organların] her birinin çalışması, öbürünün ve kamunun hayatı ve genliği için zoragdır. (...) Partimizin bu prensiple amaçladığı gaye, klas kavgaları yerine sosyal düzenlilik ve dayanışma elde etmek, (...) uyum kurmaktır”.

Kemalist halkçılıkta esas olan sosyo-ekonomik kertedeki bireysel ve özellikle de sınıfsal çıkarların “ulusal çıkar” şemsiyesi altında toplanması ve eritilmesidir. Dolayısıyla “sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” biçimindeki formülasyonun doğal bir sonucu olan bu anlayış, bireysel ve sınıfsal çıkarlara hizmet edeceği için piyasa ekonomisine karşıdır; daha çok korporatist ve solidarist/dayanışmacı (o dönemki ismiyle “tesanütçü”) bir sosyo-ekonomik örgütlenmeyi öngörür. Anti-liberal ve piyasa karşıtı perspektifin diğer bir sebebi ise dönemin önemli isimlerinden Recep Peker’in deyimiyle “ferdiyetçiliğin aşırıya kaçtığı” piyasa-merkezli bir sosyo-ekonomik örgütlenmenin (Avrupa toplumlarında tecrübe edildiği üzere) keskin sınıf ayrımlarına yol açarak sınıf savaşını körükleyeceği ve son tahlilde komünist bir devrime sebebiyet verebileceği ihtimalidir. Dolayısıyla Kemalizm’in halkçılık ilkesi anti-liberalizme ek olarak anti-sosyalist özellikler de taşır. Bununla birlikte, Kemalist halkçılık, anti-liberal ve anti-sosyalist olmakla birlikte anti-kapitalist değildir, zira kapitalist toplumun temel niteliği olan sermaye birikimi, öncesinde gayri-Müslim azınlıkların mallarına el konulmasını izleyen süreçte, köylünün ve işçinin artı-degerinin devlet eliyle sanayileşmeye ve ticaret burjuvazisine aktarılması biçiminde sürmektedir.

Bununla birlikte, bu dönemde temel olarak köylünün artı-degerine el konulması ve nüfusun ezici çoğunluğunun köylü olması, Kemalizm’in halkçılık anlayışının “köycülük”le iç içe geçmesine de sebep olmuştur. Mustafa Kemal’in köylüyü ve çiftçiyi söylev ve demeçlerinde sık sık övmesi bu bağlamda düşünülebilir. Aynı şekilde 1930’lu yıllarda, ürkek bir biçimde olmakla birlikte, toprak ağalarının gücünün kırılması amacıyla yoksul köylüye toprak dağıtılması ve köylünün eğitim düzeyinin artırılması gibi uygulamalara da gidilmiştir. Bu uygulamalar Kemalist hareketin anti-feodal perspektifinin halkçılık ilkesi ile ilişkili uzantıları olarak karşımıza çıkarlar.

Otoriterlik ve velayetçilik

Kemalist modernleşme sürecinde, toplumsal sınıfların reddi ve zümrelerin ulusal çıkar için dayanıştığı inancı, tek partici siyasal otoriterizmin ve sendikal faaliyet de dahil olmak üzere toplumdaki diğer tikel örgütlenmelerin yasaklanmasının fikrî dayanağı olarak kullanılmıştır. Daha 1923 yılı başlarında Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasında Mustafa Kemal, Fırka’nın tüm milleti kapsayacak şekilde, tüm sınıfların refah ve saadetini düşünen bir yapıda olacağına çeşitli söylevlerinde sıkça vurgu yapar. Bu vurgu, Mustafa Kemal’in toplumsal zümrelerin çatışmadan, belirli bir dayanışma ve bütünlük içerisinde işleyebileceği ve siyasal kertede bu dayanışan zümrelerin çıkarlarını “ulusal çıkar” şemsiyesi altında temsil edebileceği fikrinden doğar. Bu düşüncenin doğal sonucu ise Halk Fırkası dışındaki diğer partilere ya da sınıf siyaseti yapan sendika türü örgütlenmelere gerek olmamasıdır, zira Fırka zaten bütünlük arz eden halkı siyasal alanda tüm yönleriyle temsil etmektedir. Başka partilerin ve sınıf temelli örgütlerin kurulması ise hem sınıf siyasetini körükleyerek hem de anlamsız siyasal mücadeleye yol açarak ulusal çıkarlara zarar vermektedir. Konjonktürle ilişkili olarak 1920’lerde daha ılımlı dile getirilen bu “dayanışmacı halk-tek parti” anlayışı, Büyük Buhran ya da faşizmin yükselişi gibi uluslararası gelişmelerin de etkisiyle 1930’larda daha uç bir boyuta vardırılmış, toplumsal sınıfların olmamasının tek partiyi (ve tek şefi) zorunlu kıldığı açıkça vurgulanır olmuştur.

Farklı siyasal partilerin ve sendikaların açılmasına ve bu şekilde çoğulcu demokratik bir anlayışın yerleşmesine şüpheyle bakılması, toplumsal sınıfların reddinin yanında Kemalist elitin somut halka duyduğu derin güvensizlik ile de doğrudan ilişkilidir. Halk, Kemalist söylemde “iyi”dir, üstün niteliklere sahiptir ve öncesinde belirtildiği gibi meşruiyetin yegâne kaynağıdır. Ancak burada atıf yapılan daha çok soyut düzeydeki bir “halk” ya da “millet”tir. Gerçekte ise somut halk tekinsizdir. Eğer kendisine siyasal alanda söz söyleme hakkı tanınırsa irticai oluşumların peşinden gidebilir ve (her nasıl tanımlanmışlarsa) ulus çıkarlarını riske edebilir. Dolayısıyla “halk”, Kemalist elit için öncelikle belirli bir tedrisattan geçirilerek terbiye edilmesi gereken bir yığındır ve ancak (ne kadar süreceği belirsiz) bu terbiye sürecinden sonra gerçek anlamda siyasal kararlara etki etmesi mümkün olabilir. O zamana değin ise, somut düzeyde demokratik bir rejime geçilmemesi, inkılâpların tek parti rejimi altında sürdürülmesi ve örneğin seçimlerin iki dereceli yapılarak somut halka gerçek anlamda yöneticilerini seçme hakkı tanınmaması daha doğrudur.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 1925 yılında “Fırka, efkâr ve itikadat-ı diniyyeye hürmetkardır” maddesine atıf yapılarak kapatılmış olması (Mustafa Kemal’in siyasal rakiplerini tasfiye etme isteğine ek olarak) halka duyulan dinsel ideoloji bağlantılı güvensizlikle ilişkilidir. Kemalistler açısından buradaki temel korku, tek dereceli demokratik bir seçimde halkın dinsel ideolojiye yakın duran partilere oy vereceği ve bunun da muasır medeniyetler seviyesine çıkmada hayati önem taşıdığına inanılan reformların gerçekleşmesini önleyeceğidir.

Bunun yanında, Kemalist elitin, halkın siyasal yönetime somut düzeyde katılmasını gerçek anlamda samimi olarak arzuladığını, ancak erken Cumhuriyet dönemi boyunca halka duyulan güvensizliğin çeşitli sebeplerden ötürü aşılamadığını not edelim. Nitekim velayetçi olmakla birlikte bir demokrasi rejimi kurma girişimi olan kısa Serbest Fırka deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanması, bu “arzu etme ama güvenememe” geriliminin bir sonucu olarak düşünülebilir.

Sonuç olarak, tüm dünyadaki modernleşme hareketlerinin bir bileşeni olan halkçılığın Osmanlı-Türk modernleşmesinin kritik bir dönemindeki özgül bir izdüşümü olarak düşünebileceğimiz Kemalist halkçılık ilkesi üç önemli niteliğe sahiptir. Feodal ve monarşist imtiyazlara son vererek siyasal meşruiyetin kaynağını dünyevileştiren ve bu bağlamda toplumu siyasal-hukuksal düzlemde eşitleyen “müsavatçılık”; toplumsal sınıfların varlığını reddederek Türkiye toplumunu ulusal çıkar doğrultusunda birbiriyle dayanışan çeşitli zümrelerin bileşimi olarak tasavvur eden “tesanütçülük”; halkın eğitimsizliğiyle ilişkili olarak somut düzeyde ona güvenmeyen, onu belirli bir tedrisattan geçirerek aydınlatmayı amaç edinen ve halk aydınlanana kadar otoriter siyasal rejimi gerekli gören “velayetçilik”.