24 Ocak: Bir milat ve işaret ettikleri

Dr. Ali Rıza Güngen / 01-01-2018

Bugün sadece, takvimler Ocak ayını gösterdiğinde hatırlanması gereken bir tarihmiş gibi davranılan 24 Ocak 1980’de Türkiye tarihinde önemli bir kırılma gerçekleşti. Türkiye ekonomisinin dünya ile bütünleşme sürecinde devletin piyasa karşısında ve piyasa için üstleneceği rol bu tarihte, takip eden onyıllarda tersine çevrilemeyecek bir şekilde değişti.

Aslında 24 Ocak kararları o zamanın Başbakanı Süleyman Demirel tarafından “yoklukları kaldırmak için önlem” olarak duyurulduğunda, Demirel hükümeti Nisan 1979’da Türkiye’yi ziyaret etmiş Dünya Bankası komisyonunun uyarıları doğrultusunda davranıyordu. Yeni hükümet, Türkiye’nin borcunun ertelenmesine karşılık Dünya Bankası’nın “yapısal uyum” anlayışına riayet edeceğini belirtiyor ve aynı zamanda başta TÜSİAD olmak üzere büyük sermaye çevrelerinin piyasaya yaslanma çağrılarına kulak kabarttığını göstermeye çalışıyordu. İhracata dayanarak ve iç pazarı baskılayarak gerçekleşecek dönüşümün kritik ayağı olan ücretlerin baskılanması 12 Eylül darbesi sonrasında gerçekleşse de, kararlar bir bütün olarak 1980 sonrası ekonomik düşünce açısından simgesel önem taşımaktaydı.

24 Ocak kararları özellikle 1980-1989 arasındaki ekonomik çerçeveyi biçimlendirdi. Ancak etkisi bununla sınırlı kalmadı. Bugün sermayenin kriz ve yönetememe durumunda başvurduğu yöntemleri anlamak için bu etkiyi bilmek önemlidir.

Hatırlamak gerekirse, açıklanan önlemler ve ona eşlik eden yapısal uyum programı gerçekçi döviz kuru ve ihracat teşviklerinin kademeli bir ithalat serbestliği ve gümrük tarifelerinin güncellenmesiyle destekleneceğini beyan ediyordu. Yapısal uyum programının bir getirisi borç yapılandırması ile siyasal iktidara 1980’lerin ortasına kadar rahat nefes aldırmaktı. Bu dönemde dış borcun etkin yönetimi, enflasyonu denetim altında tutmak için parasal kontroller, faiz oranlarının giderek serbest bırakılması, kamu iktisadi teşebbüslerinin etkinliğinin artırılması ancak fiyat belirleniminde paylarının azaltılması ve verimliliğin genel olarak artırılması için önlemler alınması hedefleniyordu.

Dikkat çekeceği üzere kamunun özel sektördeki payının azaltılması düşüncesi doğrudan bir özelleştirme seferberliği anlamına gelmiyordu. Ancak KİT’lerin piyasa karşısında ikincilleştirilmesi önce güçten düşmeleri, sonrasında ise özelleştirilmelerinin yolunu döşemekteydi.  Liberal ekonomi programı, o tarihler itibarıyla sermaye hareketlerinin serbestliğini de gündeme getirmemekteydi. Finansal serbestlik ancak faizin piyasa koşullarında belirlenmesini takiben ve para ve sermaye piyasalarının derinleşme sürecinde ileride atılacak bir adımdı. Sonrasında yapısal uyumu takip edecek adımlar bir bütün olarak burada yer almamasına karşın 24 Ocak bir paketti ve etkisi o dönemle sınırlandırılamayacak kadar büyüktü.

Peki bu kararların günümüzdeki siyasal iktisadi çerçeve açısından anlamı nasıl ifade edilmeli, ya da 24 Ocak’ın mirası bugünü nasıl etkiliyor?

Bazı işaretler ve dersler

1980’in güç dengesi altında yukarıda sayılan önlemlerin etkili bir şekilde alınamayacak olması ilginç bir olaylar dizgesini harekete geçirdi: Cumhurbaşkanı’nın seçilememesinden, Meclis’in işlemediğine ve siyasal sistemin tıkanmışlığına dair argümanlara uzanan, ülkede kargaşa ortamının hükümranlığını ilan ettiğinin altını çizen birçok gerekçeyle 12 Eylül’deki askeri müdahalenin koşulları hızla olgunlaştırıldı ve devrimciler üzerinde terör estirildi, ancak bir yandan da 24 Ocak ve takibindeki olaylar dizgesi Türkiye siyasetindeki önemli dönüm noktalarına dair unutulmaması gereken bir izlek sundu.

Kısaca açıklamak gerekirse, ithal ikameci dönemin miadı esasen 1970’lerin başında iç pazarın doygunluğa ulaşmaya başlaması ile dolmuştu. Devlet bürokrasisi içinde çok sayıda uzmanın da dahil olduğu bir cephe, dünyada piyasacılığın akademi koridorlarından taşarak siyasal dehlizlere akmasıyla eşzamanlı bir şekilde Türkiye ekonomisinde yapısal bir dönüşüm vakti geldiğinden emindi. Fakat Türkiye tarihinin en kitlesel ve örgütlü sosyalist grupları ile kazanımlarından vazgeçmeye niyetli olmayan emekçiler sert bir bariyer olarak karşılarında duruyorlardı. Düğümü, şiddet ve nesilden nesile aktarılacak travma ile siyaset dışılaştırma çözdü.

Kriz ve yönetememeyi takip eden şiddet dalgası tanıdıktır. Bu durum yönetemezlik ve dönüşüm sancısı koşullarında egemenlerin ve onların devlet kademesindeki uzantılarının başvurduğu temel bir stratejiyi işaret etmektedir: 24 Ocak kararlarının ekonomik olarak işaret fişeğini çaktığı 1980 örneğinde kitle hareketinin etkisiz hale getirilmesi ve bununla birlikte taleplerinin bir kısmının karşılanması ya da hareketin bir bölümünün müesses nizama dahil edilmesi anlamında bir pasif devrim tarifi mümkün değildir. O dönemde gerçekleşen, kitle hareketinin bütün uzantılarıyla tasfiyesinin hedeflenmesidir. Kısa vadede bu tarz şiddetli dalgalar ve yok etme stratejisi karşısında bütün mevcudiyetiyle direnmek dışında bir yol bulunmamaktadır: ses çıkarmamak, görünmeyince yok farz edileceğini düşünmek, kişinin kendisine ya da örgütüne dokunmayan yılanları olumlaması mümkündür ancak bunların demokrasi, devrim ya da toplumsal özgürlük savunusuyla bir arada yürümesi mümkün değildir. 24 Ocak ve takip eden zulmün gösterdiğini geriye bakarak ifade edelim: elde sağlam ne varsa geçmiş onyılların mücadelesi ve 1980’de en yüksek noktasına çıkan zulme karşı direngenliğin ürünüdür. 

Ancak başka bir işaret de siyasette uzun erimli düşünmenin gerekliliğini göstermekte ve solun yetersizliklerinin altını çizmektedir. 24 Ocak’ta işareti verilen kamusal varlıkların yağmalanması süreci 30 yılı aşkın bir süredir devam etmekteyken, bu yağma karşısında bir türlü etkili bir savunma hattı örememek de bir yetersizlik beyanıdır. Piyasacılığa karşı kamusallığı, ortaklığı ön plana çıkaran güçlü bir çizgiyi toplumsallaştıramamak, bir yandan da uzun vadeli girişimlerde bulunmamak ve özelleştirme karşıtı mücadeleyi hukuka havale etmekle açıklanabilir. Daha genel bir açıdan ele alınacak olursa da bir dönemin siyasal iktisadi reformu ya da işaret fişeği ve şiddetle de olsa dayatılan uygulaması takip eden onyıllar boyunca mücadele konusu olmaktadır. Bir yenilgi ya da mevzi kaybı mücadelenin kaybı anlamına gelmediği gibi, sınırlı başarılar da kazanımları teminat altına almamaktadır.

Devlet biçimi değişikliği

Türkiye’de 24 Ocak kararları sonrasındaki siyasal iktisadi yönelim ve 1982 Anayasasının siyasal-hukuki çerçevesi birlikte bir devlet biçimi değişikliğine tekabül etti. 1970’lerde, Marksist devlet tartışmasından mülhem kavramları kullanarak tarifleyecek olursak, kurumlar arası hiyerarşi ve erkler arasındaki ilişkiler değerlendirilerek kavranabilecek rejim biçimi 1980’lerde yürütmenin yasama hilafına güçlendirilmesiyle değişti. Parlamenter rejim, tekrar çok partili ve sınırlı demokrasiye geçiş sonrasında kabuk olarak korunmakla birlikte erkler arasındaki denge farklılaştı. Devletin sermaye birikimine müdahalesi ve devletin vatandaşla olan ilişkisi üzerinden tanımlanabilecek devlet biçimi de 1980’den başlayarak değişti, ifadesini Anayasa’da ve takibinde çıkan yasalarda buldu. Sermaye birikimine verdiği destek ve sunduğu zemin açısından neoliberal, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılması ve örgütlenme hakkının kısıtlanması nedeniyle otoriter olan devlet biçimi 1980 sonrasında büyük ölçüde değişmeden korundu.

Halen 24 Ocak’ın yarattığı kırılma sonrasında açılan düzlemde bulunmamız, bir başka ifadeyle aynı devlet biçimi altında bulunmamız olarak görülebilir. Örneğin özellikle 2013 sonrasında alternatif ve zaman zaman kalkınmacı olarak ifade edilen mekanizmalar arayışı devlet katında yoğunlaşmış olsa da devletin sermaye birikimine müdahalesi açısından 24 Ocak’tan bu yana neoliberal çerçevenin dışına ya da ötesine taşan bir değişim gerçekleşmemiştir. 1989’da finansal serbestlik Türkiye’deki canlanma-çöküş çevrimlerini etkiledi, 2001 sonrasında kurumsal düzenlemeler Türkiye’de müteakip krizlerin bankacılık sektörü ya da kamu finansmanı kaynaklı olmasını zorlaştıracak düzenlemeler getirdi. Ancak değindiğim anlamda niteliksel değişme görülmedi.  

Neoliberal otoriterliğin mirası ve 1989 ile 2001 dönemeçleri sonrasında yeniden ürettiği çıkmaz ise Türkiye ekonomisinin dışarıdan gelen finansmanla canlandığı, kısa süre sonra çalkantı ve çöküş deneyimlediği, geniş kitlelerin sürekli yoksulluk ve açlığa mahkum edildiği bir kabustur. 2017 yılı sonunda, bir yıl içinde vadesi gelen özel sektör borcu ve cari açık göz önünde bulundurulduğunda 210 milyar doları aşan finansman gereksinimi bulunan bir ekonominin inşasının temelleri Türkiye’nin dışa açılma hikayesinde tespit edilebilir. Sermaye girişinin yoğunlaştığı çevrimleri giriş temposunun yavaşlamasıyla durağanlığın takip etmesi ve Türkiye ekonomisindeki kapkaççı sermaye grupları kadar uluslararası piyasalarda rekabet etmekle övünen sermaye gruplarının da sürekli olarak emek örgütlenmesini bastırmak zorunluluğu hissetmelerinde Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisi ile bütünleşme biçimine dair 1980’de açığa çıkan tercihin rolü büyüktür.

Olmasaydı olmazlardı

Kenan Evren’in ölümü sonrasında Evren’in portresi yanında duran bir Erdoğan karikatürü, üzerinde yazan “olmasaydın olmazdık” ifadesiyle çok etkili bir şekilde ironiyi anlatıyordu. Aynı ifade 24 Ocak Kararları için de kullanılabilir: “Olmasaydı olmazlardı”.

Bir hukuk devletinin eşit vatandaşları olmaktan çıkartılıp kapıkullarına dönüşmeye zorlandığımız eşikteyiz. Neoliberal otoriter devlet biçimi 1980 darbesinin hemen sonrasıyla karşılaştırılabilecek kadar baskıcı hale gelerek korunsa da, rejim biçimi yürütmenin tekrar ve daha da güçlendirildiği bir Başkanlık’a dönüştü. Hükümetin, özel sektörün borcunun yönetilebilmesi için dövizin aşırı pahalılanmasını engellemesi, ancak ekonomik büyümenin tempo kaybetmemesi için de faiz oranlarının düşürülmesi gerekiyor. Bu kıskaçla baş edemeyen hükümet, bir yandan küçük işletmelerin batmaması için bunların risklerini toplumsallaştırmaya devam ediyor ve yeni yollar arıyor, öte yandan yeni finansman kaynakları yaratabilmek için kamu varlıklarını teminat göstererek finansal giriş yaratmak istiyor.

Sermayenin tercihinin toplumsal tercih haline gelmesi için de 24 Ocak paketi ve ilanını takip eden aylarda olduğu üzere baskı ve dikta kullanışlılık arz ediyor. Bugünün farkı sermayenin o dönemki kadar net bir projeye sahip olmaması şeklinde ifade edilebilir. Ancak halen kamu varlıklarının (bu kez borçlanma için teminata dönüştürerek) yağmalanmasının sermayenin imdadına yetişmesi söz konusudur. 24 Ocak’ın getirdiği anlayış kamuyu önemsizleştirme, kendini düzenlediği iddia edilen piyasayı öne çıkarmadır ve esnetmeler, çekiştirmelerle de olsa yürürlüktedir. Süreğen kılınan bu olağanüstü hal döneminde dahi gösterilecek direngenliğin ve savunulacak kamusal alternatiflerin gelecek yıllarda siyasal olarak daha fazla manevra alanı yaratacağı, bugün göstereceğimiz direngenliğin nihayet, 24 Ocak’ı, sonu gelmiş piyasacılığın Türkiye’deki simgesel başlangıcı olarak anmamızı olanaklı kılacağı bilinmelidir.