Sağ popülizm: Faşizme giden bir yol mu?

Doç. Dr. Cenk Saraçoğlu / 01-01-2018

Son iki yılda önemli mesafe kat eden “zamanımızın ruhu” üzerine soldan yapılan tartışmaların kesişme noktasını son dönemde birer hareket ya da bir yönetme biçimi olarak yükselmekte olan "sağ popülist" siyasetin nasıl anlaşılması gerektiğine dair sorular oluşturuyor. ABD'de Donald Trump iktidarında, Fransa'da Le Pen'in muhalefetinde ve Avrupa'nın farklı yerlerinde son dönemde önemli mevziler kazanan göçmen karşıtı ırkçı siyasal partilerde cisimleştiği düşünülen sağ popülist dalga, kimi çalışmalarda AKP Türkiye'sini, Hindistan'daki Modi ve Filipinler'deki Duterte yönetimlerini içine alacak şekilde genişletiliyor. Bazı değerlendirmelerde ise bazı anlamlı ortak özellikler taşıdığı düşünülen bu siyasal iktidar ve hareketlerin "faşizm" başlığı altında değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bu yazı bu tartışma düzlemi içerisinde popülizm ve faşizm kavramları üzerine bir çerçeve oluşturarak bir konum belirlemeyi hedefliyor.

Sağ ve sol popülizm

Son dönemde bahsedilen büyük gerileme dalgası ile ilgili yapılan çalışmalara konu olan hareketlerin, partilerin ve iktidarların gerçekten de farklı içeriklerle de olsa Ernesto Laclau’nun popülizm kavramlaştırmasında özetlenen bir siyaset yapma mantığına sahip olduğu söylenebilir. Hepsinde de halkın talepleri karşısında duyarsız olarak kodlanan yerleşik siyasal establishment ve onun elitlerine karşı (burada, Türkiye’de olduğu gibi mevzu bahis siyasal figürlerin iktidardayken bile böyle bir söyleme sarıldıkları gözlemlenebilir)  toplumun bekası için tehdit teşkil eden bir gündem üzerinden “halkın” sözcülüğü iddiası işlemektedir. Farklı coğrafyalarda, farklı siyasal programları inşa etmeye çalışan bu siyasal arayışların genel bir “popülizm” kategorisi altına yerleştirilmesinin arkasında Laclau’nun tarif ettiği yukarıda özetlenen mantığın çeşitli derecelerde hepsinde merkezi bir stratejik/ideolojik öğe olarak bulunması yatar.

Öte yandan aynı siyaset mantığının 2008 krizi sonrasının ilk evrelerinde yükselen sol hareketler içinde de kullanıldığı söylenebilir. Bugün Yunanistan’daki iktidar partisi konumunda olan Syriza, İspanya’da oldukça benzer bir siyasal jargona sahip Indignados hareketi ve ABD’deki Demokrat Parti başkan aday adayı Bernie Sanders’in seçim kampanyası “halkın” yerleşik siyasal elitler ve establishment karşısında güncel bir taraflaşma gündemi üzerinden inşasını gündemlerine aldıkları için “popülist” sıfatıyla anılmışlardı. Benzer bir siyaset mantığına yaslansalar da aralarındaki ideolojik referanslar ve siyasal ve toplumsal vizyonu açısından derin farklar bulunan bu iki dalga son dönem literatürde “sağ” ve “sol” popülizm olarak birbirlerinden ayrıştırılarak ve karşıtlaştırılarak incelendi. Son dönem gerileme dalgasının hem alamet-i farikası hem de müsebbibi olarak “sağ popülizm” işaretlenirken belirli çalışmalarda “sol popülizm” (özellikle Laclau çizgisinin mimarlarından Chantal Mouffe gibi düşünürler tarafından) bu gerici dalgadan çıkış konusunda alternatif bir yol önerdiği düşüncesiyle desteklendi.

Öncelikle bu yazının konusunu teşkil eden popülizmin sağ versiyonu olarak addedilen akımların hangi özellikleriyle “sağda” görüldüklerini belirtmek bunların içerdikleri popülist siyaset mantığı dışındaki daha spesifik ortaklıklarını da ortaya çıkarmak açısından önemli olacak. Bu noktada en yaygın şekilde vurgulanan özelliğin sağ popülist hareketlerin liderleriyle bunların takipçi kitlesi arasındaki ilişki olduğu söylenebilir. Sağ popülizmde lider ile kitle arasında kimi zaman birincisinin fetişleştirilmesi ile noktalanabilecek bir ilişki söz konusudur. Sağ popülizmde lider-kitle ilişkisi, sol popülizmden farklı olarak kitlelerin hareketin kendi dinamiği içerisinde şekil verilmiş taleplerinin bir liderin sözcülüğünde ve bir tema altında siyasete aktarılmasına dayanmaz. Daha çok, mevcut yakınma ve taleplerin bir lider tarafından duygusal ve ajitatif bir söylemle işlenerek ve böylelikle de kökenlerinden koparılıp bağımsızlaştırılarak kendi bünyesinde cisimleştirilmesine ve onun şahsi hedefleriyle açıkça özdeşleştirilmesine dayanır. “Halk ya da millet” olarak işaretlediği kitlenin ham haldeki ortalama talep, hissiyat ya da statüsüne seslenerek onlarla bir özdeşlik algısı uyandırmaya çalışan lider aynı zamanda bunları kendi hırslarına uygun bir şekilde işleyip köklerinden kopararak bir sözcü konumundan sürükleyici ve belirleyici konuma yükselir; ve böyle bir sürükleyici ve belirleyici güç bir kez kazanıldığında lider “ortalamayı” yani “halkı” da tarif edecek ve bütün bir toplumun bu "halka" uyumunu bekleyecek bir iktidara da sahip olmuş olur.

Sağ popülizmdeki lider-kitle ilişkisinin bu biçimi alması bu hareketlerin genel toplum ve siyaset vizyonundan, yani popülist mantığın ilişkilendirildiği ideolojik içerikten bağımsız düşünülmemelidir, ki sağ popülizmi soldaki versiyonundan esasta ayıran da bu içeriktir. Sağ popülizm muhayyel ya da gerçek bir establishment’a, iktidar blokuna ya da elitlere karşı “halkı” (ya da milleti) inşa etmeye ön ayak olurken aynı zamanda bu karşıtlığı hakiki sınıfsal temelinden saptıracak ya da bütünüyle koparacak güncel bir tehdide karşı alarm duygusunu kışkırtır. “Halk” ile establishment ya da iktidar bloku arasında kurulan karşıtlık ikincisinin sınıfsal karakterinden doğan gerçek bir karşı karşıya gelişe değil ikincisinin güncel ve bir an önce üstesinden gelinmediği takdirde yıkıcı olacağı ilan edilen “tehdit” karşısındaki aymazlığına, çaresizliğine, pasifliğine ve çürümüşlüğüne yapılan vurgu dolayımıyla kurulur. Bu tehdidin Avrupa ve Kuzey Amerika’da çoğunlukla göçmenler ve mülteciler ve hemen her yerde kötü emelleri olan başka devletler ve aynı zamanda toplum/ülke içindeki hainlerle işaretlenip içeriklendirilmesi bu hareketlerin hemen tümünün ırkçılık ve şoven bir milliyetçilikle ilişkilenmesini sağlar. İşte bu durum söz konusu hareketleri sadece örgütlenme biçimleriyle değil aynı zamanda ideolojik içeriğiyle de sağda sabitleyen temel unsurdur.

Sağ popülizm ve faşizm

Popülizm kavramı son dönemde egemen ana-akım siyasetin içerisine girdiği krizin yarattığı boşluğu doldurarak geniş bir toplumsal taban desteği kazanan bahsettiğimiz sağ hareketlerin kitleselleşmesini sağlayan ortak siyaset mantığını ortaya koymamızı sağlamak açısından iyi bir araç olma işlevini görüyor. Öte yandan popülizm kavramının tek başına bu tartışmaya derinlik kazandırmaya kafi gelip gelmeyeceği tartışmalıdır.  Kapitalizm ve onun krizi dünya ölçeğinde değerlendirilebilecek genel bir takım eğilimlere ve sonuçlara sahip olsa da bizzat onun eşitsiz ve bileşik gelişiminden ötürü her “toplumsal formasyonda” ya da her ülke ölçeğinde bu genel eğilimler kendisini özgül biçimlerde sunabilir. Bu yüzden de kapitalizmin genel iktisadi, siyasal ve ideolojik krizinden beslenen “sağ popülist” moment ülkeler bazında hiç de yabana atılmaması gereken ve ele alınmadığında analizi eksikli kılacak özgül özellikler barındırmaktadır. Popülizm bahsettiğimiz genel ve sınırlı içeriğiyle bu özgüllükleri kavramaya yetmeyecektir. Bu noktada tartışmayı ülke ölçeğine doğru derinleştirme çabası daha özgül içeriğe sahip “faşizm” kavramını çerçevemize davet etmeyi gerektirir.

O halde bu yazının sorunsalı bağlamında yapılması gereken bu ideolojik yönelimin çeşitli görünümlerinin ne derece faşist bir potansiyel taşıdığı, içinden geçtiğimiz karanlık dönemin aynı zamanda bir faşistleşme sürecini içerip içermediğidir. Böyle bir tartışma sağ popülizmin kapitalizmin coğrafyasındaki farklı görünümlerini birbiriyle kıyaslamayı da mümkün kılacak ve sağ popülizm kavramıyla ulaştığımız noktanın ötesine bizi taşıyabilecek.

Faşizmin iki ideolojik şartı

Faşizm pek çok milliyetçi-şoven siyasi hareketle ve diğer olağanüstü devlet biçimleriyle ortak yönler taşır. Öte yandan faşizmi müstakil bir hareket, ideoloji veya rejim olarak teşhis etmemizi sağlayan şey, ortak özellikler barındırdığı başka sağ hareketlerin “yoğunlaşmış, mükemmel bir biçimi” olması değil, bu ortak özelliklerin hepsine farklı bir anlam ve içerik yükleyen, sadece ona mahsus ayrıksı siyasal motivasyonlardır. Burada şöyle bir çetrefilli soru gündeme geliyor: Bir siyasal hareket veya bir siyasal örgütlenme biçimi olarak ortaya çıktığında faşizmin ayırt edici kurucu ideolojik öğelerinden hangisi bu yazının sorunsalı için masaya yatırılmalıdır? Bu noktada, Alberto Toscana’nın Historical Materialism dergisinin bloğundaki makalesinde (2007) değinilen faşizmin diğer milliyetçi/şoven ve gerici hareketlerde görülmeyen iki özelliğine odaklanmanın gerekli olduğunu düşünüyorum: faşizmin geçmiş, bugün ve gelecek zaman arasında kurduğu özel bağlantı ve onun karşı-devrimci yıkıcılığı. Faşizmin farklı görünümlerinde yer alan ama sağ siyasetin farklı odaklarında da görülebilecek pek çok diğer ortak öğe (örn. ulusal ya da ırksal üstünlüğe eşlik eden mağduriyet fikri, ulus saflaştırma arzusu, liderin içgüdülerinin evrensel akıldan üstünlüğü vb) bu iki ideolojik motivasyonla rezonans halinde farklı bir içeriğe ve anlama kavuşur. Bu iki öğe ancak çok özgül toplumsal şartlarda bir siyasal/toplumsal karşılığa sahip olabileceğinden içinden geçmekte olduğumuz çağın nesnel/toplumsal koşullarına nüfuz etmemize yardımcı olabilir

Birincisiyle başlayalım: Faşist hareketler, “bugünün” ya da “anın” acil bir şekilde aşılmaması durumunda ulusun topyekûn bir yok oluşla karşı karşıya kalacağı iddiasını salgılar ve kitleleri acilen an’ın sorumluları karşısında seferberliğe çağırır ve bu seferberlik üzerinden bir kitle hareketi yaratmaya çalışır. Öte yandan an’a karşı kışkırtılan yıkıcı seferberlik onun yarattığı sorunların nesnel tespitine ya da bunlar üzerinden geliştirilen siyasal bir programa dayanmaz. Önerdikleri şey “bugünü”, "geçmişi" gelecek için kurgulayarak kesintiye uğratmaktır:  Yani ulusun geçmişte yaşadığı varsayılan mitleştirilmiş bir “altın çağı” belirsiz bir gelecekte yeniden tesis etme iddiasıyla "bugünü" yıkmak. Kısacası faşizm “bugünün” nesnelliği karşısında somut bir siyasal program değildir, bir ayağı mitik bir geçmişe, diğer ayağı muhayyel bir kutlu geleceğe uzanır, Roger Griffin'in bahsettiği “küllerinden yeniden doğma” ya da “milli yeniden diriliş” mitosunu (palingenesis) devreye sokarak halkı “bugünün” müsebbipleri karşısında teyakkuza ve şiddete çağırır; kendi şiddetini de bu şekilde meşrulaştırır.

Bu ideolojik kurgu faşizmin ikinci karakteristik özelliği olan karşı-devrimciliğinin de ipuçlarını verir. Faşizm bugüne, onun kurumlarına ve geçmişten devralınan burjuva ideolojik tasarımlara yine onun yarattığı siyasal araçları kullanarak saldırırken, bütün siyasal ve ideolojik alanı yeniden şekillendirme iddiasını taşır ve bu açıdan biçimsel olarak “devrimcidir”; öte yandan faşizmin “devrimciliği”, onu söylemsel olarak karşısına alsa bile kapitalist üretim tarzının ve hatta burjuva hukukunun temellerine  dokunmak gibi bir vizyon içermediğinden esasında sahtedir ve yaratıcı olmaktan çok yıkıcıdır; bu yıkıcılık insanlığın kazanılmış ortak değerlerini de hedef aldığından karşı-devrimcidir.

Faşizm: Sağ popülizmin ereği mi?

Pekiyi, faşizmin bu karakteristik iki özelliği bugünkü sağ popülist hareketlerde ne derece içerilmiştir? Bu soruyu günümüzdeki her bir sağ popülist hareket için aynı şekilde yanıtlayamayız. Bu da sağ popülist hareketler arasında anlamlı bir kıyaslama eksenine sahip olduğumuz anlamına gelir.

Öncelikle “an’ın” ulusun bütünlüğü ve bekası için ivedilikle ve sertçe müdahale edilmesi gereken tehlikeler barındırdığına yönelik faşist retorik bugünkü sağ popülist hareketlerin hepsinde mevcuttur. Öte yandan faşizmde de mevcut olan an’a yönelik alarmist retoriğin bugünün belli başlı sağ popülist hareketlerinde mitik bugün-geçmiş-gelecek kurgusuna doğru ne derece açıldığı sorgulanmalıdır. Bahsettiğimiz faşizmin karakteristik yıkıcılığı ve zamansallık kurgusu gelişmiş kapitalist ülkelerdeki popülist siyasal aktörler için belirleyici olmaktan uzaktır. Bunların çoğunda an’ın çıkmazlarına karşı öne sürülen şey mitik bir geçmişin belirsiz bir gelecekte yıkıcı bir şekilde yeniden canlandırılması değil, daha hafızalarda oldukça taze olan neoliberal dönem öncesi dönemin bugün sembolik olarak bile kaybolmuş iki öğesini geri çağırmaktır: a) refah devleti uygulamalarının bir ideolojik kurgu olarak temel aldığı kaynaşmış ve türdeş organik toplum ve b) hem bu güya türdeş topluma hem de kendi “ekonomisine” hakim  güçlü ulus-devlet. Bu nostalji “basit bir geçmiş zaman özlemi” olmaktan ibaret değildir elbette. Bahsedilen neoliberal dönem öncesi ideolojik kurgunun toplumsal hayatta ve izlenen ekonomik politikalarda hiçbir karşılığının kalmamasının nedeni, yani “bugünün” müsebbibi, ülkedeki göçmenler ve mülteciler olarak işaret edildiği oranda bu nostalji toplumun en zayıf kesimlerine yönelik bir saldırganlığa ve tahakküm arzusuna doğru açılır. Öte yandan bu saldırganlık -en azından şimdilik- geçmişteki altın çağı canlandırmaya yönelik bir ideolojik motivasyonla bütün bir uluslararası ve ulusal kurumsallıkları baştan aşağı sarsmaya yönelik bir kopuş fikrini barındırmamaktadır.

Gelgelelim benzer bir değerlendirmeyi geç kapitalist ülkeler için, özellikle de içinde yaşadığımız “popülist momentin” en özgün örneklerinden birini sergileyen Türkiye için yapmak zordur. Yıkıcı bir karşı-devrimcilik ve mitik bir geçmiş-bugün-gelecek kurgusu (non-contemporaneity) bizim karşılaştırma eksenimiz ise, bugünün Türkiye’sinde siyasal iktidarın Batı Avrupa’daki sağ popülist siyasal aktörlere göre bunları taşımaya çok daha teşne bir ideolojik çerçeveye sahip olduğu iddia edilebilir. Türkiye’de AKP iktidarını gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sağ popülist iktidar ve hareketlerden ayırt eden önemli unsurlardan birisi, diğer bütün sağ partilerde rastlanabilecek otoriteryanizm, liderlik kültü, milliyetçilik vb. özellikleri parti liderliği etrafında yeni bir rejim inşası girişimi için seferber etmesi ve buna göre içeriklendirmesidir. Bu durum partiyi kendisinden önceki bütün (“eski Türkiye” diye addedilen) burjuva kurumsal/hukuki yapılanmayı ve ideolojik mirası zora da yaslanarak yeniden biçimlendirme ve kimi temel öğeleri tasfiye misyonuyla, yani bir yıkıcı ideolojik motivasyonla bütünleştirmiştir.

Diğer bir ayrım noktası ise AKP'nin sağ popülist siyasal stratejisinin temellerini hala hatırlanabilir bir reel toplum vizyonu üzerinden kuramayacak derecede yüzünü daha gerilere, bugünle senkronik olamayacak derecede modern-öncesi ve mitleştirilmiş bir geçmişe çevirmesidir.  Özellikle 2010 referandumundan bu yana AKP iktidarının “eskinin” şoke edici tasfiyesini meşrulaştırırken kullandığı ve kimi yerlerde “yeni-Osmanlıcılık” olarak ifade edilen retorik “milletin” altın çağı olarak kodlanan mitleştirilmiş bir Osmanlı geçmişini (kudretini) muhayyel bir gelecekte parti ve lider önderliğinde hayata geçirmek; “bugünün” kilitleyici çıkmazını mitik bir geçmişin “fantazisi” ve kutlu bir gelecek vaadiyle askıya almak.

Öte yandan Türkiye'de siyasal iktidarın “bugünü” askıya alma ve kesintiye uğratma iddiası bizzat “bugünün” sınırlılıkları içerisinde pek çok kez açıkça akamete uğramış ve bu retorik özellikle dış politikada (en özelde de Suriye politikasında) sürekli boşa düşmüştür. En temelde bu durum geç kapitalistleşmiş ve uluslararası sermayeye bağımlı bir ülke olarak Türkiye’nin ne iktisadi ve ne de askeri güç anlamında dışarıda bir “istisnai hal” yaratabilecek kapasiteye sahip bağımsız bir emperyalist ülke olarak davranamayacağının ve iddiasını kitleler nezdinden inandırıcı kılmakta yaşadığı sınırlılıkların bir yansıması olarak görülmelidir. Kısacası Türkiye'deki iktidar her ne kadar Batı Avrupa ve ABD’deki sağ popülist siyasal aktörlere kıyasla ideolojik doğrultu açısından faşizme daha fazla açılan yönlere sahip olsa da bu doğrultuyu sürdürebilme ve “fiili bir faşist rejim” kurabilmenin gerektirdiği özerkleşme kapasitesinin sınırlılığı açısından bir yandan da bir olağanüstü devlet biçimi olarak faşizme onlara göre daha elverişsiz bir konumdadır.

Sağ popülist retoriğin çelişkileri

Faşizmin iki ayırt edici ideolojik motivasyonu üzerinden düşündüğümüzde gelişmiş kapitalist ülkelerdeki popülist-şoven hareketlerin neoliberalizm dönemi öncesinde burjuva siyasetinin bir iddia olarak benimsediği güçlü ve egemen ulus-devlet ve organik/türdeş toplumu geri çağırmaya yönelik bir retorikle kitleselleştiğini söylemiştik. Bu hareketler bugün bu iddiaların sembolik olarak bile sergilenememesinin sorumlusu olarak merkez burjuva siyasal elitlerini, uluslararası finans tekellerini ve başta Avrupa Birliği olmak üzere uluslararası örgütleri işaret ediyorlardı. “Halkı” bunlara karşıtlık üzerinden inşa ve temsil etmeye soyunan bu sağ popülist hareketler nostaljisi yapılan önceki döneme ait tasarımları retoriğinin merkezine yerleştiriyor olsa bile bunların yeniden “hissettirileceği” siyasal ve iktisadi ortamın nasıl tesis edileceğine dair altı dolu, somut ve sistemli bir dönüşüm programı önermiyorlar. Bu krizin doğurduğu işsizlik, güvencesizleşme ve (kimi Batılı ülkeler için söz konusu olan) sanayisizleşme gibi yapısal sorunların göçmen karşıtı söylemlerle nihai bir çözüme kavuşturulamayacağı ortadayken bu sorunlar karşısında kapitalizmin ve kendilerini destekleyen sermaye güçlerinin paradigmasının dışına çıkamayacak olan sağ popülizmin bir retorik olarak cazibesini iktidarı ele geçirdiğinde ne kadar sürdürebileceği şüpheli. Nitekim ABD’de Donald Trump’ın başkanlığının henüz ilk yılları böyle bir çıkışsızlığın ve bunun beraberinde getirdiği iç çekişmelerin emarelerini sunmaya şimdiden başladı.

Lakin bu durum iktidara geldiklerinde bu hareketlerin faşizme bulaşmadan kendilerinden sönümlenip sahneden çekilecekleri anlamına gelmiyor. Tam tersine, öyle gözüküyor ki sağ popülist retoriğin desteğini aldığı kitlenin beklentileri ile bu hareketlerin gerçekteki sermaye yanlısı karakteri arasındaki çelişkinin bizatihi kendisi bu ihtimale de açılan bir olumsallık barındırmaktadır. Bu hareketlerin bir karşı mobilizasyonla devrilmesi ne kadar ihtimal dahilindeyse, rıza üretme kapasitelerinin azaldığı bir durumda içeride kıyıcı bir şiddet ve terörle olası muhalefeti sindirmeleri, dışarıda da yeni ve daha büyük ölçekli savaşı kışkırtmaları o kadar mümkündür. Bu ikincisi, halihazırda pek çok ortak kalıbı paylaştıkları faşizmin, en olgun haliyle bütün bir siyasal hayata hakim bir konuma yükselmesine neden olabilir.  

Kısacası, gerek ileri kapitalist gerekse de geç kapitalistleşmiş ülkelerde sağ popülist hareketlerin kitlelerle kurduğu bağın temelini teşkil eden retoriğin kapitalizmin gerçekliği karşısında son derece kırılgan, yapay ve kısa ömürlü olduğu iddia edilebilir. Bu retorik bu kofluğuna ve kırılganlığına rağmen yaşadığımız medeniyet kaybını ağırlaştıran ve yıkıcı etkiler taşıyan bir dinamik olarak ortaya çıkıyorsa bu sadece  burjuva siyasetinin artık kronikleşmiş çok boyutlu krizine çözüm üretecek araçlarının tükenmesi ile ilgili değil.  Bu kriz karşısında gerçek bir siyasal ve toplumsal alternatifi sunabilecek sol siyasetin uzun süredir devam etmekte olan örgütsüzlüğü ve etkisizliğiyle de ilgili.