Marksizm ve halkçılık: Bir kavrama yaklaşma çabası

Can Soyer / 01-01-2018

Her bilimin ve kuramın kendine özgü kavram setinin olması kaçınılmaz. Bu kaçınılmazlık, marksizm gibi yöntemsel yanı son derece titiz olan bir düşünce açısından daha da geçerli. Ve marksizmin kavram seti denildiğinde ilk akla gelen ise “sınıf” kavramıdır elbette.

Öte yandan marksizm, sadece kendi kavramlarına yaslanan değil, aynı zamanda düzenli ve sistemli biçimde kavram üreten, kavram devşiren, kavram güncelleyen bir dinamizme de sahiptir. Marx’ın kendisinden önceki ekonomi-politikçilerin, felsefecilerin, siyasetçilerin kavramlarını bir yandan acımasızca eleştiriden geçirmesi, bir yandan da eleştiriden geçirdiği kavramların bazılarını kendi kavramına dönüştürerek içselleştirmesi en bilinen örnektir. İşin aslı, “sınıf” kavramı da bunlardan, yani Marx’ın icat etmeyip, sıkı bir eleştiriden geçirdikten sonra kendi sistemine içselleştirdiği kavramlardan biridir.

Bu yazıda, benzer bir kuramsal işlemin “halkçılık” kavramı açısından da söz konusu olup olamayacağına eğileceğiz. Kavramın uzun bir geçmişi olması ve bu geçmiş boyunca çeşitli açılardan eleştiriden geçirilmesi nedeniyle, işlemin “eleştiri” kısmına fazla yer ayırmayacağız. Bunun yerine, eleştirisi zaten bilinen “halkçılık” kavramının, günümüz siyasal ve toplumsal mücadelelerinin ihtiyaçları  bakımından, marksizmle pozitif bir biçimde ilişkilendirilmesinin imkanlarına yoğunlaşacağız.

Türkiye’de “halkçılık” tartışması

Türkiye’de kemalist ideolojinin önde gelen bileşenlerinden biri olan “halkçılık”, uzun yıllar boyunca marksist düşüncenin eleştirisinden geçmiş sayılır. Kemalizmde tarif edildiği haliyle “halkçılık”, yeni kurulan bir burjuva toplumundaki sınıf mücadelelerini frenleme, sınıflar arasındaki çıkar uzlaşmazlığını gizleme çabasıyla ilişkiliydi. Diğer bir deyişle, “halkçılık” kavramının bu biçimde tarif edilmesinden beklenen, toplumun farklı sınıflardan oluşan ve bu sınıfların uzlaşmaz çıkarlarıyla bölünmüş yapısını gözlerden gizlemek, yoksul ile varsılı “halk” kavramında eriterek “imtiyazsız, kaynaşmış, sınıfsız” bir toplum söylemini benimsetmekti.

Bu teze, en başta zamanın komünistleri ve devrimcileri karşı çıktılar ve toplumun “halk” kavramı içinde eritilmesine karşı koymak için “sınıf” kavramını sivrilttiler. Kuşkusuz, “sınıf” kavramının “halk” kavramına karşı kullanılmak için “icat” edildiğini iddia etmiyoruz. “Sınıf” marksist teori ve siyaset açısından zaten merkezi ve bilimsel bir kavram olarak ait olduğu yerde duruyordu. Ancak “halk” kavramına konulan mesafede (hatta antipatide), o dönemin sıcak karşıtlıklarının ve siyasal mücadelelerinin payı olduğu da inkar edilemez.

Ancak, dünya ve ülke 1930’ların koşullarından nitelik olarak bambaşka bir noktadır. Dahası, Türkiye’nin egemen sınıfları ve onların politik temsilcileri, salt görünüş için bile olsa, halkçılık esinli en ufak yönelimden ve söylemden bile fersah fersah uzaktadır. Bunun ötesinde, Türkiye kapitalizminin 100 yıllık gelişimi ve bu sürecin son 20 yılda kat ettiği yön, “halkçılık” kavramının yeni bir bakışla ele alınmasını mümkün kılmanın ötesinde, zorunlu hale getirmektedir.

Bugünün siyaseti, geçmişin ağır gölgesinden kurtarılır ve verili topografyanın zemininde kavranırsa, artık, “halk” deyince şekilsiz bir bulamacın değil, basbayağı emekçi toplum kesimlerinin akla gelmesi kaçınılmaz olur. Dahası, eğer sınıf mücadelesi dil hakkında da bir mücadeleyse, “halk” kavramının böyle akıllara kazınması da siyasal mücadelenin bir başlığına dönüşür.

Kuşkusuz, bir kavram, sadece artık kimse ona sahip çıkmıyor diye ele geçirilemez. Ele geçirip içselleştirmek istediğimiz kavramı, aynı zamanda sıkı bir eleştiriden geçirmemiz, kuramsal sistemin bütünü ile bağlantılandırmamız ve bu bütün içindeki özgün yerini tarif etmemiz gerekir. “Halkçılık” kavramının burjuvazi tarafından terk edilmesini saptadıktan sonra, kavramsal düzeydeki bu işlem hayata geçirilmezse, söz konusu kavramın içselleştirilmesi değil, eğreti biçimde bitiştirilmesinden öteye geçilemez.

Bu açıdan, iki işlem öne çıkmaktadır: Halkçılığın marksist kuram içine yerleştirilmesi ve halkçılığın siyasal mahiyetinin inşası.

Halkçılık kavramının yeri: Mülksüzleşme

Halkçılık ve ilişkili kimi kavramların nasıl tanımlandığı ülkeden ülkeye ve dönemden döneme farklılık göstermiştir. Bu tanımlar ya da anlamlar arasında en yaygın olanlarından biri, halkçılığı bir tür anti-elitizm olarak kavrayan ve asıl olarak sağ/faşist hareketlerde gözlenen yaklaşımdır. Ancak, halkçılığı, anti-elitizm olarak anlayan yaklaşımlar, toplumu farklı sınıflar arasındaki bölünme ekseninde değil, elitler ve halk ayrımı şeklinde kavradığı için açıkça egemen sınıfların çıkarlarına hizmet etmektedir. Kapitalizmin neo-liberal diskurunda ise halkçılık (popülizmle özdeşleştirilerek), oy ve destek arayışındaki siyasetçilerin kitlelerin istek ve beklentilerini karşılamaya yönelerek mevcut ekonomik politikalardan taviz vermesi olarak tanımlanır ve neredeyse düzen siyasetinin en büyük suçu gibi muamele görür. 

Başka tanım ya da yakıştırmalar da çıkarılabilir elbette. Ama önemli olan, kavramın marksist bir siyasal programın içine nasıl yerleştirileceğidir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu yerleştirme biz öyle istiyoruz diye öyle olmayacağına göre, bunun için uygun yeri açmak ve uygun bağlantıları kurmak zorundayız.

Bunun için en uygun yerin ve ilişkinin mülksüzleşme olduğunu söylemekte ise bir sakınca olmasa gerek. Burada mülksüzleşme kavramını iki anlamıyla da korumak mümkündür. Bir yandan, kapitalist sömürünün vahşice yayıldığı bir dönemde işçi sınıfının giderek daha da yoksullaştırılması ve toplumun görece müreffeh kesimlerinin de işçi sınıfı saflarına doğru itilmesi, yani proleterleşme anlamında mülksüzleşme söz konusudur. Öte yandan, kamusal mülkiyetin ve halkın ortak varlıklarının gerek özelleştirmeler gerekse yağma ve talan politikaları ile halktan koparılması anlamında bir mülksüzleşmeden bahsetmek gerekmektedir.

Üstelik, mülksüzleşmenin bir kerede olup biten bir olay değil, kapitalist üretim tarzının devinimi içerisinde sürekli yeniden gerçekleşen/genişleyen bir süreç olduğunu hesaba kattığımızda, mülksüzleşme üzerine bina edilen halkçı bir siyasetin süreklileşmiş bir mücadele tarzını doğurması da doğaldır. 

Mülksüzleşmenin kapitalist sömürü ve egemenlik ile dolaysız bağları ise, bir halkçı siyasetin sınıfsal kimliğini ve perspektifini garanti altında tutacaktır. Son olarak, mülksüzleşme olgusunun halkçı bir yaklaşımın yerleştirileceği yer olarak saptanması, halkçılığın sadece bir “kültür” olarak (ki bu da son derece önemli ve ihmal edilmemesi gereken bir boyuttur) anlaşılmasını da önleyecektir. Bu açıdan, marksist bir siyaset için halkçılık kavramının kullanımı, ancak mülksüzleşme eksenine tutturulduğunda mümkün olacaktır.

Halkçılık kavramının siyasal mahiyeti

Gelgelelim halkçılığın siyasal mahiyetinin berraklaştırılması hala biraz çaba gerektirmektedir. Zira, mülksüzleşmenin yanı sıra, kimi siyasal ve ideolojik başlıklar da aktif birer mücadele başlığıdır ve aynı halkçı yaklaşımın bu başlıklarda da üretilmesi kaçınılmazdır. Konu mülksüzleşmenin ötesine geçip siyasete, hele hele ideolojiye geldiğinde halkçılık da daha fazla bir doku veya renk olarak algılanmaya müsait hale geliyor.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, konunun kültürel ve ideolojik boyutlarının önemini reddetmesek de halkçılığın aslolarak bir siyasal program ve somut talepler dizgesi halinde inşa edilmesi şarttır. İşte bunun için de genel olarak demokrasi ile liberal düşünce arasındaki bağların koparılması, liberalizmin demokratik haklar ve talepler alanından dışlanması gereklidir. 

Burada demokrasi ile kast ettiğimiz, esasında sosyalizm-öncesi talepleri (seçim güvenliği, yargıda adalet, temsil hakkı, basın özgürlüğü vb.) ifade etmektedir. Bu demokratik taleplerin liberal düşünce ile bağlarının koparılması ise, bunların bir burjuva rejiminin olağan unsurları olduğu inancını yok etmek anlamına gelmektedir. Bu başarılabildiği, yani demokrasi ile liberal düşünce arasındaki bağlar koparılabildiği takdirde, bu tür demokratik haklar için mücadele ile sosyalizm mücadelesi de örtüştürülebilecektir.

Diğer bir deyişle, günümüz toplumlarının ihmal edilemeyecek ölçüde kitleselleşen demokratik haklar sorunu, demokrasinin liberal düşünce ve kapitalist egemenlik biçimi ile ilişkisi koparılıp atıldığında bir sosyalizm ve devrim sorununa dönüşebilecektir.

Marksizm ve siyaset: Bir taşıyıcı kanal olarak halkçılık

Marksist teorinin ve yöntemin son derece detaylı ve ince işlenmiş bir bütünlüğe sahip olduğu açık. Dahası, marksizm bir katı ezber sistemi değil de, sürekli yeniden üretilen bir siyasal mücadele kılavuzu olduğu için detayların ve işlemelerin yeri ve vurgusu da sık sık farklılık gösterip zenginleşebilmekte. Bu haliyle, marksizmin kitlesel bir hareketin, bu bir saf sınıf hareketi de olsa, yaygın biçimde benimsenmiş, içselleştirilmiş, künhüne erilmiş “bilinci” olması imkansızdır.

Kitlelerin, geniş yığınların, emekçi kesimlerin bir ülkü ve hedef olarak benimseyip paylaşacakları, bu niteliğiyle marksizm olmaktan çok, bir ideolojik ve siyasal program olarak, bir toplum ve yaşam biçimi olarak sosyalizmdir. Bu nedenle, Marx, o meşhur cümlesinde yığınların teoriyi anlamasından değil, teorinin yığınları kavramasından söz etmiştir. Yani teori, yığınlara uzanacak, ulaşacak ve onlarla birlikte devinerek gelişecektir.

Bu noktaya geldiğimizde ise iki sonuç ardı arkasına sökün eder. Birincisi, teori yığınları kavradığı andan itibaren, yine aynı “teori” olarak kalamaz; kaçınılmaz olarak yeni verilerle zenginleşir, sentezlenir, böylelikle gelişimini sürdürür.

İkinci sonuç ise daha önemli: Teori, yığınlara, hiçbir aracı ya da dolayım olmadan uzanamaz; yığınlara uzanan teorinin mutlaka bir aktarma halkasına, kendisini özgürleştirecek bir kanala ihtiyacı vardır. Bütün bu süreçler bir “tabula rasa” üzerinde gerçekleşmeyecekse eğer, o zaman teori ile yığınların buluşmasının kanalı somut bir ülkedeki somut bir dönemin somut siyasal mücadele başlıkları olmak durumundadır.

Tartışmamızın önemli sorularından biri de tam bu noktada ortaya çıkıyor: Halkçılık sözünü ettiğimiz kanal mıdır?

Tam olarak bunu kast etmiyoruz. Bu bahiste söz konusu edilebilecek ve gerçekten siyasal mücadelenin öncelikli gündemleri olarak değerlendirilmesi gereken birçok kanal vardır. En başta sömürü, yoksulluk, güvencesizlik, piyasacılık, gericilik, yağma ve talan, şiddet, baskı, sansür, faşizm ve daha birçok konu. Bütün bunlar, teorinin yığınlara uzanmasına hizmet edecek kanallardır ve siyasal mücadelenin öncelikli gündemleridir.

Halkçılık olarak kodladığımız (ve esasında biraz da aradığımız) şey ise, bütün bunları buluşturup bütünleştirecek, ülkenin dağınık ve parçalı muhalefet güçlerini bir araya getirecek, ona renk ve karakter verecek, tutarlılık ve kararlılık kazandıracak bir etere benzemektedir. 

Benjamin Arditi’nin söylediği gibi, halkçılık, bütünlüklü bir teorik çerçeve, katı bir ideolojik sistem ya da toplumsalın bir örgütlenme ilkesi olarak değil, siyasal ve toplumsal mücadelenin belirgin bir “vurgusu”, bir tür siyasal kültür olarak işlevlidir.

İşte halkçılık, halkçı bir üslup ve yaklaşım, Türkiye’nin giderek karmaşıklaşan ve (zaman zaman) birbirinden uzaklaşan sorunlarının buluşturulabileceği siyasal programın zemini olarak değerlendirilmeyi beklemektedir.

Halkçılık, sosyalizm düşüncesinin ve mücadelesinin etkileşime girebileceği en yakın halka, onun yığınlarla kucaklaşabileceği en geniş zemindir. 

Ve Türkiye’de 20. yüzyılın başından bu yana varlığını koruyan bir “halkçı damar” vardır. Bu damar, sosyalizmin temizlemesi gereken bir pürüz veya çapak değil, onun kapsaması ve devrimcileştirmesi gereken bir “politika-altı” bilinçtir.