Türkiye'nin yönü: Referandum öncesi olasılıklar

Metin Çulhaoğlu / 01-03-2017

Dünyanın ve Türkiye’nin bugünkü durumu, yakın gelecekte olabilecekler konuşulup tartışılırken “kaos”, “belirsizlik”, “olumsallık” gibi terimler sıkça kullanılıyor.

Bu durumun, herhangi bir maddi gerçekliğe karşılık düşmediğini, bilimsel analiz yöntemlerini bir kenara bırakmış olanların mazereti bu terimlerde bulduklarını söyleyenler de vardır. Ne var ki, bu tür eleştirileri yapanların dünyanın ve ülkenin en azından yakın geleceğine ilişkin az çok net denebilecek çıkarımlarda bulundukları da görülmemektedir. Dünya kapitalizminin, egemen sınıfların ve ülkelerdeki siyasal iktidarların emek düşmanı sağ politikalara daha fazla yöneldiklerinin ikide bir dile getirilmesi sadece durum tespiti sayılabilir, gelecek öngörüsü ya da çıkarımı değil…

Kritik ilişkiler

Uluslararası durumu ve karşılıklı dengeleri bir yana bırakıp Türkiye’ye baktığımızda ise yola çıkılması gereken kritik noktanın egemen sınıf-devlet-siyasal iktidar üçlüsü arasındaki ilişkilerde ortaya çıktığını söylemek mümkün görünmektedir.

Buradan bakıldığında günümüzdeki konfigürasyonu ya da “toplu durumu”, en azından Türkiye için şöyle özetleyebiliriz: Üçlüde, aralarında belirli bir mesafe olması gereken devlet ve siyasal iktidar daha fazla iç içe geçerken, egemen sınıfın bu ikiliye tanıdığı hareket alanı genişlemekte, iç içe geçen ikili de bu genişlemiş hareket alanında kimi riskler de içeren girişimler denemektedir.

“Zaten hep böyle olmamış mıydı?” diye sorulursa yanıtımız “hayır” olacaktır ve bu “hayır” yanıtı Türkiye’nin ötesinde dünyadaki hemen hemen tüm kapitalist ülkeler için de geçerlilik taşımaktadır.

Nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi: Kapitalizm, yüz yıl önceki emperyalizm aşamasının da ötesinde bir “içe dönük çürüme” yaşamaktadır. Kendi hareket yasaları doğrultusunda el değmemiş, bakir ve dönüştürülecek alanların sınırına gelip tüketen sermaye, şimdi birikim sürecini bu kez “başkalarına ait” olanları onların elinden alma, metalaşmadan kalabilen alanları metalaştırma sürecindedir. Başkalarına ait olanlara tecavüz (encroachment) anlamını taşıyan bu hareket, devletin ve siyasal iktidarın hem bu amaçla kullanımını hem de bu kullanımın sorunsuz olabilmesi için ikisi arasındaki mesafelerin kısaltılmasını gerektirmektedir.

İkincisi: Karşıt sistemin, yani sosyalist sistemin ortadan kalkması, kapitalizmin elini rahatlatmış, hareket alanını genişletmiştir. Kapitalizm artık karşı tarafın kazanımlarını ya da oraya vermek zorunda kaldığı ödünleri bir bir geri alma kararlılığındadır. Bu, “onay” olmayan yerlerde ve durumlarda “zor”a, yani devlete ve onun siyasal iktidarlarına daha fazla ihtiyaç duyulması anlamına gelmektedir.

Üçüncüsü: Dünya kapitalizminin günümüzdeki eklemlenmesini açıklayan bir terim olarak kullanılabilecek “küreselleşme”, rekabet unsurunu en ön plana çıkarmıştır. Yeni bir topyekûn emperyalist savaşa henüz dönüşmemiş olsa bile bu rekabet savaşı aratmayacak bir kıyıcılıkla sürmekte, adeta kapitalizm öncesi merkantilist dönemi anıştıracak biçimde siyasal iktidarlara, devlete, onun silahlı güçlerine alan açmakta, hareket serbestisi tanımaktadır.

Yukarıda sıralanan üç öğenin üçü de Türkiye açısından geçerlidir ve bu ülkede yaşananlarla yaşanacak olanların en genel anlamda çerçevesini çizmektedir.

Ancak, doğru da olsa genel ve soyut sayılabilecek bu çerçevenin içinin Türkiye özelinde doldurulması için söylenmesi gerekenler vardır.

Yıllar önce açılan bir dönemin sınırlarında AKP

Biraz basitleştirerek söylersek, bugün Türkiye, kapıları 24 Ocak kararları ve 12 Eylül’le (1980) açılan bir güzergâhın artık geri dönülmesi mümkün olmayan noktasına gelmiştir. Başka bir deyişle, 15 yıllık AKP iktidarının, kendi başına yepyeni şeyler icat ettiğini değil, kendisinden önce başlayan süreci mantıksal sınırlarına kadar taşıdığını söylemek daha yerindedir.

O zaman soru şu olacaktır: 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan yeni sermaye birikim modeli ve dünya kapitalizmiyle daha ileri düzeylerde eklemlenme, bu ülkenin kimyasındaki hassas noktalarla oynamadan yürümez miydi?

Bu soruya özel Türkiye referansı olmadan soyut düzeyde “elbette yürürdü, yürüyebilirdi” yanıtını vermek mümkündür. Ne var ki teorik doğrular bir ülke (toplumsal formasyon) düzlemine yansıdığında, orada somutlanıp yeniden şekillendiğinde girilebilecek mecra, izlenebilecek yol ya da akılabilecek kanal sayısında bir sadeleşme olur; buna karşılık belirsizlikler ve olumsallıklar girilen mecra içinde artar ve çeşitlenir.

Türkiye’de, 1923 Cumhuriyeti ve onun getirdikleriyle öteden beri sorunlu siyasal, ideolojik ve kültürel akımlar olmuştur. Bu akımlar ülkedeki sermaye birikimi ve kapitalist gelişme süreçleriyle hiçbir sorun yaşamamış, kendilerini her modele ve döneme uyarlamayı başarmıştır. 1980’e kadar fazla ön plana çıkmayıp anaakım siyasal oluşumlara eklemlenen bu çevreler daha sonra ülke siyasetine ve toplumsal yaşama ağırlıklarını koyma zamanının geldiğini düşünmüştür.

Kuşkusuz sadece “düşünme” değil, başka bir gerçek daha görülmüştür: Cumhuriyet’in bu ülkeye getirdiği ilkeler, yapılanmalar ve kurumlar ile ülke kapitalizminin küresel rekabette kendine yer bulması için yapılması öngörülenler arasında yer yer bağdaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Çok kârlı olabileceği düşünülen bir özelleştirmeyi bozan yargı kararı; sınıf bilinci olmasa bile yurttaş olarak hakkını arayan emekçi; bir koyup üç alma fırsatları çıkmışken ihtiyatı elden bırakmayan çevreler; 3 Mart 2003 tezkeresinde ABD’yi öfkelendiren Meclis; barış diye, “yurtta sulh cihanda sulh” diye en kritik dönemlerde hamle yapılmasını engelleyenler; küreselleşme ve rekabet dönemi, uzmanlaştığı alan dışında başka hiçbir şey düşünemeyen insanlar yetiştiren bir eğitim sistemi gerektirirken aydınlanma izlerini taşıyan eğitim sisteminde ısrar edilmesi; kısacası devletin rekabet ortamındaki bir şirket gibi yönetilmesini engelleyen ne varsa hepsi…

Liberal bir ortamda olmaz mıydı?

Peki, bu “engeller”, koşulları fazla zorlamak yerine günümüz liberalizmi ve onun Türkiye’ye uyarlanmış versiyonlarıyla aşılamaz mıydı?

Yerinde gibi görünen bu sorunun aslında maddi bir temeli yoktur.

Günümüz kapitalizminin gerekleri ve dayattıklarıyla kendi yoğunlaştırılmış ideolojisi ve ihtirasları arasında kendince bağlantılar kurmuş bir siyasal oluşuma “böyle yapma da liberal olarak kal, öyle yap” demenin herhangi bir mantığı olamaz. Başka bir deyişle, bugün AKP zamanımızın ruhuna aykırı işler yapmamaktadır; zamanın ruhu neleri gerektiriyorsa bunları kendi ideolojisiyle denemektedir.

Söylenenler, medyada önemli yerlere gelmiş, siyasal süreçleri yakından izleyenler tarafından da teyit edilmektedir. Örneğin, bunlardan biri olan Enis Berberoğlu’nun yazdığı gibi: “Türkiye’de Balyoz ve Ergenekon sürecine kadar yerleşik düzen şöyleydi. Yüksek Yargı, Büyük Sermaye ve Medya adeta senato gibiydi. Sanki görünmez bir veto hakkı vardı ellerinde. 2003’teki tezkere krizinden sonra, önce Ergenekon ve Balyozla askeriyeyi çökerttiler. Vergi yasalarıyla iş dünyasıyla medyayı, 2010 referandumuyla da yargıyı bitirdiler.” (Enis Berberoğlu, Çöp Adamın Gayrı Resmi Tarih Tanıklığı, Gürkan Hacır’la söyleşi, Asi Kitap 2016, s.92)

Sonuçta ne olduğunu üç seçenekten birine işaret ederek bağlayalım:

Siyasal iktidarlar bazı şeyleri egemen sınıfa rağmen yaparlar…

Siyasal iktidarlar bazı şeyleri tam tamına egemen sınıf öyle istediği için yaparlar…

Siyasal iktidarlar bazı şeyleri egemen sınıfa ikbal kapıları göstererek ve onu buna razı ederek ya da sessizleştirerek yaparlar…

AKP bizce çok açık biçimde bunlardan üçüncüsünü yapmıştır ve yapmaktadır.

AKP’nin “hayali cemaati”

AKP kendi cemaatini oluşturmaktadır.

Cemaat elbette gerçektir, gerçek insanlardan topluluklardan oluşmaktadır; “hayali” olan bu insanlara kendilerini bir ve aynı hissettiren atıflardır. Bu bağlamda AKP, Avrupa’da 18. yüzyılda başlayan, Türkiye’de de 20. yüzyılda yaşanan bir süreci tersine çevirmeye çalışmaktadır.

Benedict Anderson “Batı Avrupa’da 18. yüzyıl yalnızca milliyetçiliğin doğum çağı değil aynı zamanda dinsel düşünce tarzlarının da günbatımıdır” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “O halde gereken, mukadderatı sürekliliğe, rastlantıyı anlama, dünyevi bir tarzda dönüştürecek yeni bir şeydi. Daha sonra göreceğimiz gibi, bu işi yapmaya çok az şey ulus kavramı kadar elverişliydi ve elverişlidir.” (Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, çeviren: İskender Savaşır, Metis Yayınları 1995, s. 25)

AKP, kendi cemaatini, Avrupa’da çok önceleri “günbatımını” yaşayan, Türkiye’de ise 20. yüzyılda günbatımını yaşamasa bile uzunca bir süre gizlenen ve derinden çalışan dinci düşünceyi ulus devletin milliyetçi yanlarıyla harmanlayarak kurmaktadır. Artık söz konusu olan, “sürekliliği mukadderata”, “anlamı rastlantıya” bu kez ilahi bir tarzda dönüştürecek olan “eski” bir şeydir: Sünni-selefi İslam…

AKP’nin bu yolda aldığı önemli mesafeye rağmen bir sorunu vardır: Bu ülkede her şeye rağmen mayası tutmuş olan laiklik ve laik düşünce…

Temeldeki dinamikler ne olursa olsun, Türkiye’nin geleceği bu ikisi arasındaki mücadeleyle şekillenecektir; “saf” sınıf mücadelesi ve ortaya çıktığında sınıf hareketi de dinci gericilik ile laiklik arasındaki gerilime kayıtsız kalamayacak, getireceği netleşme ve sadeleşmelere rağmen bu kanallardan birinde yol alacaktır.

Olasılıklar

Hemen bir uyarıda bulunalım: Marksist birikimin, Marksist yöntemin ve bu düşüncedeki “belirlenimciliğin” olacak olanları önceden doğru kestirme tekeli gibi yorumlanması Marksizm’in karikatürüdür. Sanılanın tersine, Marksizm’in belirsizlikler ve olumsallıklar için tanıdığı esneklik alanı, örneğin liberal düşüncenin tanıdığı alandan çok daha geniştir.

Az önce, sermaye egemenliğinin siyasal irade ve tercihler karşısında tarihsel olarak daha edilgen ve kabullenici bir konumda yer aldığından söz etmiştik. Ancak bu söylenen hiç kuşkusuz sermaye sınıfının ne olursa onu kabulleneceği, bu sınıfın kırmızı çizgisinin hiç kalmadığı anlamına gelmez.

Örneğin, Türkiye’de özellikle son dönemde çok sözü edilen açık “iç savaş” için böyledir. Türkiye’de sermaye sınıfının, sonucu ne olursa olsun bir iç savaştan çıkar sağlayacağını, dahası bunu isteyip körüklediğini söylemek mümkün değildir.

Gene de olasılıklardan biridir ve gerçekleşirse sermaye sınıfına rağmen/ona dayatılarak/razı edilerek gerçekleşebilecektir.

İç savaştan daha akla yatkın görünen olasılık ise, bir biçimiyle “restorasyondur”.

Sözcüğü tırnak içinde kullanmamızın nedeni ise “eski haline getirme” ya da son 15 yıllık AKP iktidarının yaptıklarını silip kazıma anlamında bir restorasyonun kesinlikle mümkün olmayışıdır. Böyle bir “restorasyon” düşüncesinin, zamanında Balzac’ın kapitalizm öncesi yaşam ve ilişki tarzlarına, değerlerine duyduğu sempatiden fazla farkı olmayacaktır.

O zaman restorasyon değil de “istikrar”, “yerleşme” ve “oturma” diyelim.

Bugün bakıldığında bu da mümkün görünmemektedir. Bir sarkaç gibi düşünürsek, salınan kütle yerçekimine adeta meydan okumakta, “denge noktası” olarak düşünülebilecek ne varsa hepsi tersine sarkacın salınımlarına süreklilik kazandırmaktadır. Sonuçta, yarın bir gün bulunduğu söylenecek herhangi bir denge (mutabakat, konsensus, modus vivendi, vb.) sarkacı yeniden salınımlara itecektir.

Türkiye’nin geleceğinde bu anlamda bir istikrar görünmemektedir.

Ancak, istikrarsızlığın mutlaka “kaos” anlamına gelmeyeceğini de unutmamak gerekir. Süreç, kapitalizmin kendisinin seyriyle ilgili “birbirini izleyen ‘yeni normaller’ silsilesi” olarak tanımlanabilir.

***

ABD, AB, Rusya, komşu ülkelerle ilişkiler, yeni bir darbe olasılığı, Kürt sorununda yeni gelişmeler…

Referandumdan çıkan sonuca göre yaşanabilecekler…

Hiç olmayacak olanla başlarsak, Türkiye’nin Atlantik ekseninden kopması kesinlikle mümkün değildir; ancak iplerin tamamen koparılması ne ölçüde düşünülemeyecek bir şeyse, 1950’lerdekini andıran “tam biat” da o kadar öyledir. Bunun nedeni de kimilerinin dediği gibi iktidardakilerin bağımsızlıkçı vatan millet aşkının kabarması değil, dünya konjonktürünün kimi serbestliklere alan tanımasıdır.

Yani “Şangay Beşlisi” vb. söyleyenin kendisinin de inanmadığı ilkel bir retoriktir.

Darbeye gelirsek, Türkiye’nin geleceğinde darbe olasılığı vardır…

Darbelerin ilginç bir diyalektiğinden söz edilebilir: Bir dönem üst üste gelen ve başarılı olan (mevcut iktidarı alaşağı etme anlamında) darbeler zaman içinde yeni darbe heveslerini kırarken, başarısız kalan bir darbenin yeni darbe girişimlerini tetiklemesi ciddi bir olasılıktır. Başarılı olan bir darbenin başarı nedenleri üç dört maddeyle açıklanabilirken, başarısız bir darbenin başarısızlık nedenleri on, on beş maddeyle açıklanabiliyorsa ikincisi ciddi bir tahrik ve teşvik unsuru sayılmalıdır.

“Kürt sorunu”na gelince…

Türkiye’de sermaye sınıfının ve onun herhangi bir siyasal iktidarının sorunu bu halinde bırakarak yoluna devam etmesi mümkün değildir.

Referandum sonrası bu konuda yeni gelişmelerin devreye gireceği kesindir.

***

“Bize” gelince, daha önce söylediğimizi bir kez daha tekrar edip bitirelim:

“Bugün eylemli olmak, değiştirmenin berisinde, anlamanın ve yorumlamanın da ön koşulu haline gelmiştir. Hep belirsizliklerden, olumsallıklardan söz ediyoruz ya; sosyalizmin kanlı canlı bir alternatif olarak kendini göstermesi, kimsenin kuşkusu olmasın, görünürdeki özne/taraf sayısını, belirsizlikleri azaltacak, karmaşık tabloyu sadeleştirecektir.”