AKP’li yıllar: Kısa bir ekonomik bilanço

Korkut Borata / 01-03-2017

AKP’li yılların ekonomik bilançosu, öncelikle büyüme göstergeleri açısından ve önceki yılların durgunluk ve kriz ortamını da kapsayarak değerlendirilebilir.

AKP iktidarının son yıllarında Türkiye ekonomisi, “beş kırılgan yükselen piyasa ekonomisinden biri” olarak nitelendirilmiştir. Bu tespit, 2003-2015 döneminin, AKPbağımlılık ilişkilerindeki değişimler açısından da incelenmesi gerektiğini gösteriyor.

Parlamenter demokrasi tarihi içinde AKP’nin en uzun süreli tek parti iktidarı olmasının nedenleri de tartışılmalıdır. Bu tartışma AKP iktidarı ile halk sınıfları arasındaki bağlantıların ekonomik-politik bir bilançosunu gerektiriyor. Sermaye çevrelerini de kapsayan benzer bir bilanço, bu yazıda yer almıyor.

Bu üç temanın derinlemesine, ayrıntılı incelenmesi, bu yazının boyutlarını aşar. Bu gündeme ışık tutan bazı nicel göstergeleri kullanıp yorumlamakla yetineceğim.

Büyüme: Beş kayıp yıl, “Lale Devri”, normale dönüş

AKP iktidarına yol açan ekonomik gelişmeler, 1998’de Mesut Yılmaz hükümetinin IMF ile imzaladığı bir “Yakın İzleme Anlaşması” ile başlar.

Bu, bir kredi anlaşması değildir; yine de hükümeti bağlayan bir program içermektedir. Sonraki on yıl boyunca (Mayıs 2008’e kadar) Türkiye ekonomisini yönlendirecek IMF/Dünya Bankası programlarının ilk adımıdır.

Bu kritik adıma yol açan etkenler, önceki yılların sınıfsal gerilimlerine bakarak kavranabilir. Tablo 1, Türkiye’nin neoliberalizme geçişini izleyen on yılda bölüşüm ilişkilerinde meydana gelen değişimleri, sadece kritik yıllar için veriyor. Sütun 1, sanayide brüt ücret payını içeriyor. Tarım ve sanayi arasındaki göreli fiyat hareketlerini temsil eden (sektörel verim hareketleri ile düzeltilmiş) iç ticaret hadleri sütun 2’de yer alıyor. Sütun 3’te ise, faiz gelirlerinin milli gelirdeki payı yer alıyor .

12 Eylül ve ANAP yıllarının bölüşüm şoku, hem işçi sınıfı, hem de köylülük açısından 1989-1993 yıllarında belli ölçülerde telâfi edilir. “Emeğin rövanşı” 1994 krizi ile geçici olarak, bir yıllığına frenlenir. 1998’e gelindiğinde ücret payı 1993 zirvesine yaklaşmış; göreli tarımsal fiyatlar ise o zirveyi aşmıştır.

1990 sonrası koalisyon hükümetleri yıllarıdır. Emek gelirlerindeki ilerlemenin kamu maliyesinde yarattığı dengesizliklere karşı, 1989’da neoliberal politikalarda ileri (ve erken) bir adım daha atılır: Sermaye hareketleri serbestleştirilir. Yüksek faizli devlet tahvillerini bankalar satın alır ve rantiyelere pazarlarlar. Faiz gelirlerindeki artış, yüksek enflasyon koşullarında gerçekleşen bu sürecin sonucudur.

Yüksek reel faizler finansal varlıklara eklenmekte, yani gelir akımlarına dönüşmemekte ise, faizlerin milli gelir payındaki tırmanma yanıltıcı olur. Yine de faiz gelirlerinin 1998’de ulaştığı boyut, rantiye/finans kapital ikilisi ile kredi kullanan sermaye çevreleri arasındaki çıkar karşıtlığının ciddiyetini yansıtmaktadır.

Bu gerilime, tüm emekçi sınıflarla burjuvazi arasındaki temel bölüşüm karşıtlığı da eklenmektedir. Koalisyon hükümetleri emek gelirlerini yüksek enflasyona endekslemekte; ücretler, maaşlar, tarımsal destekleme, emekli aylıkları, asgari ücretler disiplin altına alınamamaktadır.

1998’e gelindiğinde sermaye çevreleri kalıcı bir çözüm aramaktadır. Çözüm, ekonomiyi IMF/Dünya Bankası gözetimine sokmakta bulundu. Yakın İzleme Anlaşması ilk adımı oluşturdu. Bu adım, 1999-2002 arasında imzalanan kredi anlaşmalarıyla sürdürüldü.

IMF anlaşmaları, nominal döviz kurunu hedefleyen; kamu maliyesini “faiz dışı fazla” hedeflerine, para arzını ise yabancı sermaye girişlerine bağlayan bir enflasyonla mücadele programı içermiştir. Ne var ki, 1998-2002, çevre ekonomilerini sarsan; Doğu Asya’da başlayıp Arjantin’de son bulan; metropol ile çevre ekonomileri arasındaki sermaye hareketlerinin gerilediği bir dönemdir. Bu gerileme Türkiye’ye yansıdığında IMF programı (hemen hemen otomatik olarak) ekonomiyi daraltacaktır. Sonuç, 2001 krizidir. Bu programın “deneysel” niteliği, daha sonra IMF yetkililerince itiraf edilecektir.

Dünya Bankası’nca tasarlanan yapısal uyum programlarında ise, neoliberal modelin önceki yıllarda aksayan bir öğesi öncelik taşıyacaktır: Bölüşüm, siyasî iktidardan bağımsızlaşacak; piyasaya teslim edilecektir.

Bu uluslararası ortamın ve sözü geçen neoliberal programların sonucu, beş yıllık yoksullaşmadır. Tablo 2’nin son satırı, neoliberal yılların farklı dönemlerdeki büyüme ortalamalarını veriyor. 1998-2002 döneminin %1’lik büyüme temposu, kişi başına milli gelirin 2002’de, 1997 düzeyinin %4,4 altına inmesi anlamına gelmektedir. Yoksullaşmayla sonuçlanan beş kayıp yıl söz konusudur.

Kasım 2002 seçimleri, parlamentodaki partilerin tümünü tasfiye etti. Kemer sıkma programlarına halk tepkilerinin sözcülüğünü üstlenen AKP tek başına iktidar oldu ve IMF/Dünya Bankası programlarını 2008’e kadar sürdürdü.

Böylece, Türkiye burjuvazisi ile uluslararası sermayenin ittifakı AKP’yi iktidara taşımış oldu.

2003-2007’de AKP hükümetleri, IMF programını sürdürerek %7,3’lük ortalama bir büyüme temposu yakaladı (Tablo 2, sütun 4). Temel fark, değişen dış koşullarda ve IMF modelindeki revizyonda aranmalıdır. Önceki “beş kayıp yıl”ın mirası olan âtıl kapasite sayesinde, tüketim talebini harekete geçiren herhangi bir ivme, ek yatırımlara gereksinim olmadan büyümeye taşınacaktı. Uluslararası sermaye hareketlerindeki hızlı canlanma bu ivmeyi sağladı. AKP’nin Lale Devri, herhangi bir politika değişikliğine gerek duymadan, adeta “kendiliğinden” gerçekleşti.

2008’de patlak veren uluslararası krizin, dünya ekonomisini uzun süreli bir durgunluk aşamasına taşıdığı ortaya çıktı. Türkiye ekonomisi bu ortama önce (2008-2009’da) küçülerek geçti (Tablo 2, sütun 5-6). 2008-2015 yıllarının büyüme ortalaması yüzde 3,8’dir. Potansiyel büyüme hızına, yani normale dönüş söz konusudur.

Artan dış bağımlılık

AKP’nin devraldığı ve sürdürdüğü IMF programlarının özgün katkısı, artan, giderek yapısal bir özellik kazanan dış bağımlılık oldu. Bu özellik, AKP yıllarını, Türkiye’de neoliberalizmin diğer dönemlerinden ayrıştırmıştır.

Bu dönemler, Tablo 2’nin sütunlarını oluşturuyor. Her dönem içinde gerçekleşen yabancı sermaye akımları, cari denge ve (dolarlı) milli gelir toplamlarına oranlanıyor ve ortalama büyüme hızları ile karşılaştırılıyor . Dışsal kırılganlıklardaki artış, neoliberalizmin farklı aşamalara ilişkin öncelikleri ve bunların politikalara yansıması ile açıklanabilir.

12 Eylül/Özal yılları (1980-1988) içinde, emek maliyetlerini çökerterek sanayi ürünü ihracatında rekabet gücünü sağlamak öncelik taşıdı. Sermaye hareketleri denetlendi; rekabetçi döviz kuru (“pahalılaşan dolar”) hedeflendi. Yabancı sermaye girişleri, “ılımlı” oranlarda kalan cari açığın finansmanı ile sınırlıdır.

Serbest sermaye hareketleri ve “popülizme dönüş” (1989-1997) yabancı sermaye girişlerinin bağımsız (“otonom”) özellik kazandığı; cari açığı aştığı bir dönemi başlatmıştır. Kamu açığının finansmanı için kullanılan dış krediler bu çerçevededir. Öte yandan TCMB, döviz fiyatlarını (kabaca) enflasyona endekslemiş; böylece dövizin ve ithalatın ucuzlamasını frenlemiştir. Yüzde 4’ü aşan büyüme temposu, bu sayede yüzde 1’in altında cari açık oranıyla gerçekleşmiştir.

İki durgunluk ve küçülme dönemi (1998-2002 ile 2008-2009) karşılaştırıldığında büyük bir farklılaşma gözleniyor. “Beş kayıp yıl” boyunca uluslararası sermaye akımları hareketleri daralmaktadır; IMF programları ekonomiyi durgunlaştırmış ve cari açığın hemen hemen kaybolmasına yol açmıştır.

On yıl sonrası ile karşılaştıralım: 2008-2009’da milli gelir düşmektedir; ama %4’e yaklaşan oranda dış açık verilmiştir. Yüksek cari işlem açıkları, artık, ekonominin kalıcı bir yapısal özelliği olmuştur. Küçülme, bunalım koşulları dahi dış açığı ortadan kaldırmamaktadır.

Lale Devri’ne (2003-2007’ye) damgasını vuran yeni politika modeli, dış kırılganlıkların kronikleşmesinin nedenidir. 2015’e kadar sürdürülecek olan bu model, bağımsızlaşan merkez bankalarını, “enflasyon hedeflemesi” programına bağlamıştır.

Bu yeni program, üç öğeye dayanır: Serbest sermaye hareketleri, dalgalı döviz kuru, sıkı para politikası. Merkez bankaları döviz kurunu değil, enflasyonu aşması gereken faiz oranını hedeflerler. 2003-2007’deki gibi sermaye hareketleri canlı ise, bu ortam, “ucuzlayan döviz, yüksek reel faiz” sonuçlarına yol açar. TCMB verilerine göre 2002-2008 arasında döviz sepetinin reel efektif fiyatı %30,5 oranında ucuzlamıştır. Bu, TL’nin reel olarak %43,8 oranında değerlenmesi anlamına gelir.

Bu bağlantıların yol açtığı dış göstergelerin kırılganlaşması, IMF belgeleri tarafından da ortaya konmuştur ; ancak, “bozulma” sürecine katkı yapan politika modeli göz ardı edilerek…

Birbirini besleyen iki sonuca işaret edeyim: Şirketlerin döviz borçları hızla yükselmiştir; zira yüksek reel faizle alınan TL kredileri, dövizli kredilerin maliyetini fazlasıyla aşmaktadır. 2002-2015 arasında şirketlerin döviz açıklarının milli gelire oranı yüzde 2,8’den 26,5’e yükselmiştir. Aynı etkenler spekülatif, “sıcak” para girişlerini de tırmandırmaktadır. 2003-2007’de hazine bonosuna para bağlayan yabancı spekülatörlerin dolarlı yıllık getiri oranları, ortalama %31,2’dir. Finansal çalkantı yılları hariç, toplam yabancı sermaye girişlerinin içinde spekülatif, sıcak akımların payı %40’ın üzerinde seyretmiştir.

Bu dışsal kırılganlıklar, ekonominin yapısına sanayi üretiminin artan ithalat bağımlılığı ile taşınmıştır. Çeşitli araştırmalar, AKP’li yıllarda sanayi üretiminin dış dünyaya aktardığı katma değer oranının giderek arttığını ortaya koyuyor .

Emekçi sınıflar: AKP ne verdi; ne aldı?

AKP iktidarı döneminde sınıflar arası (birincil) gelir dağılımındaki değişikliklerin incelenmesi iki önemli bulguyu ortaya koymuştur: Ücretlerin milli gelir ve katma değer içindeki payı aşınmış; köylülüğün 1998-2002 yıllarında karşılaştığı sert fiyat çöküntüsü ise telafi edilmemiştir .

Bu bulguların dökümüne giremiyoruz. Aynı sonuçları kuşbakışı yansıtan Tablo 3’ü kullanacağız.

Tablo, kişi başına milli gelir ve toplam (özel ve kamusal) tüketim ile işçi ve çiftçi başına ücret ve tarımsal gelirlerin 2004-2013’teki büyüme oranlarını vermektedir. Bunlardan hareketle dört belirleme yapabiliyoruz.

Birinci olarak, 2004-2013 yıllarında emekçi sınıflar için mutlak yoksullaşmanın söz konusu olmadığı belirleniyor. Sabit fiyatlarla ortalama kişi başına ücretler ve çiftçi gelirleri AKP iktidarı boyunca yıllık %1,4 ve %2,1 oranlarında artmıştır.

İkinci belirleme, kişi başına milli gelir artışı (%2,9), işçi ve köylü başına gelir artışları (%1,4 ve %2,1) ile karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor: Emekçi sınıfların milli gelirden payları aşınmıştır.

Üçüncü belirlemeye göre, kişi başına tüketim, kişi başına milli gelirden daha yüksek bir tempoyla artmıştır. Bu, cari işlem açıklarındaki (dış tasarruflardaki) artış sayesinde mümkün olmuştur.

Kişi başına tüketim artışı, emekçi sınıflara da yansımıştır. Buradan dördüncü belirlemeye ulaşıyoruz: İşçi ve köylü sınıflarının tüketimleri, gelir artışlarının çok üzerinde seyretmiştir.

Böylece, genel bir sonuca ulaşıyoruz: Artan cari açıklar biçiminde ortaya çıkan dış bağımlılık, tüketimi besleyen bir büyüme biçimine yol açmıştır.

Tüketim artışlarının işçi ve köylü sınıflarına aktarılmasında ise iki farklı mekanizma söz konusudur.

Özel tüketim artışları, dış kaynak girişlerinin finansal sistemi şişirmesi ve tüketici kredilerinin tırmanması ile mümkün olmuştur. Kredi kartları, ihtiyaç, konut ve araç kredileri toplamının milli gelire oranı 2002’de %1,9, 2014’te yüzde 20,4’tür . Önemli bir araştırmanın bulguları göstermiştir ki, dönemin sonuna doğru işçi ve köylü sınıflarını kapsayan geniş bir kesitin borçları, varlıklarını aşmıştır ve emekçiler tipik bir borç tuzağı içine savrulmuştur .

Kamusal tüketimde, yani devletin cari ve sosyal harcamalarında gerçekleşen artışlar, neoliberal programlarda büyük öncelik taşıyan kamu dengesi ısrarla gözetilerek gerçekleşmiştir. Bu kısıt altında biçimlenen kamu maliyesi, artan sosyal harcamaları, tüketim ve ücretler üzerindeki vergi yükünü yükselterek karşılamıştır .

Ekonomik ve sosyal politikaların bu bileşkesi, AKP iktidarının sürekliliğini açıklayan etkenlerden biridir: Borçlanma olanaklarının hızla genişlemesi (finansallaşma), iktidarın katkısı; borç tuzağında debelenme ise emekçinin kişisel basiretsizliği olarak algılanır.

Sosyal yardımlarda, sağlık hizmetlerindeki artış, hükümetin yoksulları gözetmesidir. Bordrolara ve tüketim harcamalarına yüklenen bir vergi sisteminde emekçiler kendilerini vergi mükellefi olarak görmez.

Finansallaşmanın, borç tuzağının, eşitsizlikleri artıran bir maliye sisteminin sınıfsal eleştirisi, sol siyasetin gerilediği bir dönemde etkisiz kalmıştır.