Solun yönü: Halkçılık, laiklik, özgürlük

Can Soyer / 01-03-2017

Tarihin kritik uğraklarında toplumsal ve siyasal süreçlerin iç içe geçmesine, farklı gündem ve başlıkların üst üste gelmesine, net olanların bulanıklaşmasına, bulanık olanların netleşmesine çok sık rastlanır. Bu açıdan, yazgının tayin edileceği tarihsel dönemler, berrak bir manzara sunduğu kadar, bu berraklığı bozan karmaşık örtüşmeler de sunar. Tarihteki öznelerden kimilerinin ileri fırlarken, kimilerinin ayağının dolaşması ve yere kapaklanması da bu nedenledir.

Türkiye de tarihsel bir uğraktan geçmektedir. Türkiye’nin yakın gelecekteki (ve belki de daha ilerideki) yazgısının tayin edileceği o an gelmek üzeredir. Sadece Nisan ayındaki referandumdan bahsetmiyoruz, ama referandumun en sert ve önemli kavşağı olduğu geçiş döneminden, özgün bir dinci faşizme geçiş döneminden bahsediyoruz. Durum böyle olduğu için, iç içe geçen süreçlerin, üst üste binen gündemlerin, netleşen ve bulanıklaşan olguların gözlenmesi şaşırtıcı olmuyor.

Bizim cephemizden bakıldığında, böylesi yaşamsal bir anda, masaya yatırılması ve sonuç alıcı çözümlere varılması gereken tartışmalardan biri de bu kör gidişi önlemenin yolları ve imkanlarıdır. Teorik birikimimizin söylediklerinin yanında, Türkiye’nin zengin tarihi de bu toprakların içine itildiği karanlıktan kurtulmanın ancak ve sadece kitlesel bir sol çıkışla mümkün olacağını göstermektedir.

Haliyle, ülke tarihimizin en kritik uğrağında, üstelik de toplumun geniş kesimlerinin huzursuzluk ve arayış içinde olduğu bu denli açıkken, sol düşüncenin (tekil bir sol öznenin ya da sol içi bir kulvarın değil, bir bütün olarak solun) kitlesel bir çıkışı nasıl hayata geçireceği acil yanıt bekleyen sorulardan sayılmalıdır.

Yanıt dediğimizde ortaya cesametli bir iddia attığımızın, bu ölçüde zorlu bir soruya yanıt vermenin ancak kolektif bir üretimle mümkün olduğunun farkındayız. O yüzden, bu yazıda, yanıtı değilse de yanıta götürecek kimi ipuçlarını sıralamakla, bizleri sonuç alıcı bir çözüme götürecek yola kimi yön levhaları serpiştirmekle yetineceğiz.

Politik öznelerden telaşlı nesnelere
Gerekçelerini veya nedenlerini tarihsel bir çerçevede incelemek için bu yazıda fırsatımız olmasa da Türkiye’de sol düşüncenin son 35 yılına (azalıp çoğalarak) damga vuran sorunların başında kitlesel bir muhalefet dinamiği ile buluşamamak gelmektedir. Bütün bu süre boyunca, solun geniş kitlelerle hareket ettiği ya da etme fırsatını yakaladığı anlar olmuştur elbette, ama bunların hiçbiri kalıcı olmamış, sol bu anlarda elde ettiği kazanımları koruyup ileriye taşımayı başaramamıştır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu, o ya da bu örgütlü odağın veya sol kulvarın değil, bir bütün olarak sol düşüncenin mustarip olduğu bir sorundur.

12 Eylül saldırısının ağır koşulları altında büyük bedeller ödeyen, eşzamanlı olarak kapitalist dünya sisteminin dört koldan bastıran ideolojik saldırısına maruz kalan sol, ayakta kalmayı başarmış olsa da kitle bağlarının yeniden tesisi konusunda benzer bir başarı kazanamamıştır. Bu bir suç ya da hata değil, öncelikle somut durumdur. Bir hata aranacaksa, durumun kendisinde değil, bu durumun süreklileşmesinde, 35 yılın sonunda hala kendisini yeniden üretebilmesinde aranmalıdır.

Sonuç olarak, Türkiye’de sol düşünce, kaybettiği sınıf ve kitle bağlarını yeniden tesis etmekte ve kitlesel bir muhalefet dinamiğini kapsamaya uygun işlerlikli bir örgütlenme modeli (öncü parti modeli değil, kitle örgütlülüğü modeli) yaratmakta arzu edilen noktanın uzağındadır.

Böyle bir sınavdan bu kadar birincinin çıkması anormal değil mi?
Ancak bu sorunların berisinde yatan bir başka sorun, belki de diğerlerine yataklık eden bir başka açmaz gözlerden kaçmamalıdır. O da Türkiye’de sol düşüncenin, başta liberal tasallut olmak üzere çok çeşitli kuşatma güçleri karşısında paralize olması, böylelikle ülkedeki politik gündemlere somut ve gerçekçi yanıtlar üretememesidir. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, 35 yıllık emeğin bir türlü sonuç alamamasının esas nedeni, politik konjonktüre, o konjonktürde öne çıkmış politik gündemlere, halkın politik gündemler içinde biçimlenmiş taleplerine uygun bir siyaset ve kitle örgütlülüğü modeli yaratamamaktır.

Hal böyle olunca, kitlesini, kitle örgütlülüğü modelini, kitlesel/popüler politik söylemini bulamayan/kuramayan sol, çevresindeki gelişmelerin yön verdiği bir yaprak misali oradan oraya savrulmuş, bir derman arzusuyla çalmadık kapı bırakmamıştır. Bugünkü gibi kritik ve tarihsel uğraklarda ise, bu koşuşturma iyice telaş halini almış, Onur Orhan’ın tabiriyle, “politik özneler”den “telaşlı nesneler”e dönüşmüştür.

Kitlesel sol çıkış
Bugünkü Türkiye’ye hem ülkenin bütünü hem de solun kendi misyonları açısından bakıldığında, ihtiyaç listesinin başında kitlesel bir sol çıkış durmaktadır. Üstelik, böylesi bir çıkış için gereken nesnel koşullar (hadi ‘tümüyle’ demeyelim, ama) büyük ölçüde uygundur da.

AKP/Saray Rejimi, son raunda çıkmış bir boksör gibi gücünün ve imkanlarının tümünü kullanmaya başlamıştır. İktidar tarafından gelen saldırılar, toplumun bir bölümünde tepki ve hoşnutsuzluk yaratmakta, bunlar kimi örneklerde karşı koyuş veya direniş örneklerine dönüşmektedir. Kullanılan ölçeklere göre değişmekle birlikte, ülkemizin üçte biri ile yarısı arasında değişen niceliklere denk gelen geniş bir kesim AKP/Saray Rejimi’nin dayatma ve baskılarından, laikliğe saldırılardan, özgürlüklerin bastırılmasından, piyasacı zorbalıktan, özetle en sert kavşağı Nisan ayındaki referandumda alınacak olan rejim değişikliği sürecinden büyük ölçüde rahatsızdır ve bu gidişatı durduracak, tersine çevirecek bir çıkış aramaktadır.

Düzen içi muhalefetin bu tür arayışlara yanıt vermeyi başaramaması (ve, görünen o ki, başaramayacak olması), esasında solun kitlesel bir çıkış için aradığı fırsatın önüne düşmesi demektir. Bugün, yukarıda çizilen tablodaki talepleri temsil ederek ve geniş halk kesimleriyle buluşarak AKP/Saray Rejimi’ne karşı mücadelenin başına geçemeyen bir solun, uzun bir süre daha içinde bulunduğu ataletten çıkma fırsatı olmayacaktır.

O halde çözüm nerede aranmalıdır? Beylik bir yanıt olsa da tekrar etmek zorundayız: Çözüm ne salt akılda ne de salt mantıkta bulunacaktır; çözüm öncelikle tarihte, tarihsel biçimlenişin özgül koşullarında, yani “somut durumun” bağrında aranacaktır.

Bu ‘tarih’ ise, içinde bulunduğumuz konjonktür açısından, Tekel Direnişi’nden başlayan öncesiyle ve bugüne kadar süren sonrasıyla Gezi Direnişi, Gezi Direnişi’nin yarattığı politik atmosfer ve toplumsal arayıştır.

Tarihte solun iktidara yürüdüğü örnekler soyutlandığında, yaklaşık olarak şu tabloyla karşılaşırız: Mevcut iktidar, egemenliğini korumak için olabildiğince katılaşır; iktidar aygıtının bir parçası olan ve toplumun genelini düzen sınırları içinde tutmayı hedefleyen muhalefet unsurları görevlerini yerine getiremez, daha doğrusu halkın yükselen taleplerinin şiddeti bu düzen içi muhalefet güçlerinin “yatıştırıcı” girdileriyle dizginlenemez hale gelir; büyük bir çoğunluğu olağan bir rejimde karşılanabilecek olan talepler, rejimin sıkışması ve katılaşması nedeniyle düzen içinde karşılanamaz olur; bu ortamda bir yandan işçi sınıfında bir yandan da toplumun geniş emekçi kesimlerinde (kronolojik ya da eşsüremli olmayan) hareketlilik ve aranışlar gözlenir; sol özne hem işçi sınıfındaki hem de toplumsal muhalefetteki bu aranışları tek bir potada eriten kitlesel, merkezinde sınıf perspektifinin yer aldığı bir eklemlenme inşa eder ve böylelikle iktidar karşısında geniş kitlelere yaslanan bir hareketin öncüsü olarak hedeflerine yürür.

Türkiye’nin güncel durumu açısından düşünüldüğünde, özetlediğimiz genel yaklaşımın kimi unsurlarının daha az, kimilerinin daha fazla belirgin olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, Türkiye’de toplumsal muhalefet diyebileceğimiz geniş ve farklı katmanlara sahip bir dinamiğin aranışından ve hareketliliğinden söz etmek mümkündür. Buna karşılık, sınıf hareketi diyebileceğimiz bir olgudan (tekil örnekler, kıvılcımlar, tohumlar olsa da) söz etmek mümkün görünmüyor. Ya da düzen içi muhalefet unsurlarının halkın taleplerine yanıt üretme kapasitesinin neredeyse yok olduğunu saptamak zor değil, ancak halkın büyük bir kesiminin hala düzen içi muhalefet unsurlarıyla temas halinde olduğu da bir gerçektir.

Ancak siyasette koşullar vardır; koşulların ötesi ya da dışı yoktur. Mevcut durumdaki politik biçimlenişin tümüyle arzu edilen hale kavuşmasını beklemenin karşılığı da anlamı da bulunmamaktadır. Politik özne, nesnel koşullardaki “eksiklik”leri kendi öznel enerjisiyle gideren (giderebildiği ölçüde özne sıfatına hak kazanan) bir varoluş biçimidir. Yani somut durumda bir sınıf hareketi gözlenmiyorsa, toplumsal muhalefeti en yüksek derecede hareketli ve örgütlü kılmak, bunun yanı sıra sınıf hareketinin önünü açarak toplumsal muhalefetle buluşturmak veya geniş kitlelerin düzen içi muhalefete dair tüm umutlarını tüketmesini beklemek yerine alternatif bir muhalefet odağını inşa etmek gereklidir.

Özetle, Türkiye’nin geçmekte olduğu kritik uğrakta, kitlesel bir sol çıkış hem mümkündür hem de ülkemizin kurtuluşu için yegane yoldur. Ancak bunun başarılması için solun kitlesel ve halkçı bir siyasal hegemonya inşa etmesi, işçi sınıfı ile halkın arayış içindeki farklı kesimlerini buluşturması zorunludur.

Halkçılık, laiklik, özgürlük
Kuşkusuz, bütün bunların teorik bakımdan tartışılmasının bir sınırı vardır. Tartışma bir yerden sonra somut koşullara ve mevcut imkanlara gelip dayanmak durumundadır. Deyim yerindeyse, “somut durumun” ötesine geçip “somut çözümleme” aşamasına geçilmelidir.

Türkiye’nin bugünkü koşulları içinde kitlesel bir sol çıkışın hem sınıf perspektifini koruması hem de farklı toplum kesimleriyle buluşması mümkündür. Ancak bu imkanın nasıl ve hangi araçlarla hayata geçirileceğinin de netleştirilmesi gerekmektedir. Üstelik bu, sanıldığı gibi, en uygun olanların bir seçmesi biçiminde değil, solun tarihsel misyonu ile güncel görevleri, stratejisi ile taktiği arasındaki tutarlılık açısından değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Bu anlamda, dinci ve faşizan karakteri her geçen gün pekişen AKP/Saray Rejimi karşısında konumlanacak kitlesel bir sol çıkışın laiklik ve özgürlük mücadelesine öncülük etmesi kaçınılmazdır. Bir başka ifadeyle, bugün, eğitim seviyesi, gelir durumu, kentlilik bilinci, gelecek beklentileri, öncelikler ve hassasiyetler gibi konularda birbirinden farklı tutumlara sahip olsalar da halkın çok geniş bir kesiminin üzerinde ortaklaştığı/ortaklaşabileceği ve bir kitlesel politik hat olarak parçası olmayı tercih edeceği başlıklar laiklik ve özgürlük sorunuyla ilgili olanlardır. Burada söylenen, solun, laiklik ve özgürlük dışında hiçbir konuya eğilmemesi, işsizlik, yoksulluk, savaş, kadın cinayetleri, başkanlık sistemi, hukuksuzluklar, kentsel yağma, çevre tahribatı vb. konularında konuşmaması değildir elbette. Söylenen şudur: Sol, bütün bu başlıkları da kapsayan bir genişlikte, AKP/Saray Rejimi karşısındaki mücadeleyi laiklik ve özgürlük ekseni üzerine bina etmeli, bir araya getirmeyi umduğu kitleleri bu eksende buluşmaya çağırmalıdır.

Neden böyle olduğu ise uzun uzun açıklanmaya muhtaç değildir. Birincisi, Türkiye’de AKP karşıtı halk kesimlerinin büyük çoğunluğunun ortak öncelik ve hassasiyeti laiklik ve özgürlüktür. İkincisi, iktidarın mevcut yöneliminin, cari eğiliminin laikliği ve özgürlüğü tümüyle ortadan kaldırmak olduğu bilinmektedir. Üçüncüsü, laiklik ve özgürlüğün sol düşünce ile hiçbir uyumsuzluk sorunu bulunmamaktadır. Dördüncüsü, esasında olağan bir rejimde karşılanması mümkün olan (bu anlamda kategorik olarak düzen içi sayılabilecek) bu taleplerin, düzen dışına çıkılmadan karşılanması artık imkansız hale gelmiştir. Beşincisi, laiklik ve özgürlük talebinin kazandığı bu eşitsiz enerji, düzen dışı bir unsur olan solun nihai hedefine ulaşmasına da muazzam bir fırsat sunmaktadır.

Ancak solun, bir benzetme yaparsak, önüne düşüveren elmaları toplamaktan daha ötesini yapması da gerekmektedir. Bu da laiklik ve özgürlük talebinin halkçı bir içerikle, emekçi bir kimlikle doldurulmasıdır. Diğer bir deyişle, laikliğin bir burjuva kültürüne, ayrıcalıklarla bezeli bir yaşam tarzına indirgenmesine ve özgürlüğün liberal sorumsuzlukla, cilalanmış serbest piyasacılıkla kirletilmesine izin vermeyerek, emekçi kimliğini kızıl bir damar gibi laiklik ve özgürlük mücadelesinin tam içinden geçirmek.

Bu görev yerine getirildiği zaman, yani halkçı bir damarla laiklik ve özgürlük eksenine yaslanan kitlesel bir sol çıkış yaratıldığında sadece AKP/Saray Rejimi ile mücadelede bambaşka bir ufka varılmış olmayacak, aynı zamanda solun uzun yıllar boyunca geride bırakamadığı sorunlar da büyük ölçüde aşılmış olacaktır.